21 Şubat 2017 Salı

Disleksi'ye giriş

Tuna 4,5 yaşındayken kreşten bir resimle geldi. O dönemde adlarını yazmayı da yeni öğrendiklerinden resmin altına adını yazmıştı. Ama tersten. Hem de tüm harfler olması gerektiğinden farklıydı. Resmin fotoğrafını çekip IG hesabımdan paylaşıp disleksiden şüphelendiğimi yazmışım. Şüphelenmemde, ilk yazı yazma davranışının tersten olmasının yanısıra Tuna'nın 3 yaşında konuşmaya başlaması da etkendi. Sonra öğrendim ki dislekside kesin tanı ancak çocuk okumaya başladıktan sonra konuyormuş ama ilk ipucu çocuğun geç konuşmasıymış. Kreşteki öğretmenleri de "çocukların genelde hepsi tersten yazmaya başlar" diyince ben de şüphemin üstünü örtüp kenara çekildim.

Derken bizimkinin ilkokul çağı geldi. Kolej ihtimalini -bir ton sebepten- eledim ve mahalle mektebine yazdırdım. Eve en yakın olan okul zaten bizim buraların iyi okullarındandı. Kurayla iyicene bir öğretmene denk gelince içimiz rahat gönderdik çocugumuzu okula.

Fakat bir sorun vardı. Kitlesel eğitim denen boktan şeyin genel sorunlarından söz etmiyorum. Başka türlü bir şey. Uyum sorunu desem değil. Harf temelli öğrenme sorunu desem değil. El yazısı saçmalığı sorunu desem değil. 
Tuna harfleri birleştiremiyordu. Daha doğrusu yanlış birleştiriyor ya da yanlış okuyordu. EL yerine LE; EN yerine NE okuyordu çoğu zaman. Harfler ilerlediği halde, yani sınıf mesela artık R, S..harflerine geçtiği halde bizimki hala ELA, LALE EL ELE'de kalmıştı. Öğrenmede bir sıkıntı vardı. Öğretmene göre Tuna zaten çok hareketli, yaramaz, dikkatsiz!! bir çocuktu. Ben de çalışan anne olarak gayet zamansız ve ilgisizdim!! Birkaç defa eve not yazıp bir kez okula görüşmeye çağrıldım.Hepsinde çocuğumu şikayet edip eve yollandım. Tuna bariz şekilde derslerle ilgisizdi. 

Kulağında duyma sorunundan şüphelenip KBB uzmanına götürdük. Çünkü 2-3 sene önce çok sayıda otit geçirmiş ve bir dönem tek taraflı duyma kaybı yaşamış ama kendiliğinden geçmişti. Ara ara seslendiğimiz zaman duymadığı (ya da duymazdan geldiği), bazen de söylenen şeyleri anlamadığı farkettiğimizden işitme testini kabul ettik. Test sonucuna göre duyma kaybı da yoktu.

O ara Bebek Yapım Bakım Onarım grubunda bu nesil çocuklarının okumasının neden bu kadar zor olduğu konulu bir soru sormuştum. Sanırım o postlardan birinde, kendi kızında disleksi sorunu olan bir anne (Olcay) benim derinlere ittiğim disleksi endişemin üstünü açtı tekrar. Kafamda yine bir ton "Acaba?"ile ilk dönemin sonuna geldik. 

İlk dönemin sonunda çok çok zorlanarak da olsa okumaya başladı ama 2-3 heceden sonrasını okuyamıyordu. 2.dönem mecburen etüde başlattık çünkü sabahçı bir çocuk öğlen 1de evde olur ve ders çalışması için birine ihtiyacı vardır. Benimse bu iş yoğunluğunda evde 2 çocuğu avutup eyleyip bir de üstüne ders çalıştırmam imkansızdı.

Etüdün ilk günü etüd öğretmeni beni aradı. "Tuna'da bir tuhaflık var, bir şeylerden şüpheleniyorum" dedi. "Disleksiden mi?" diye sordum. Öğretmeni, lafı ağzından almama çok şaşırdı ve "evet şüpheleniyorum ama bir süre daha gözleyelim" dedi. 

Tuhaf bir şekilde etüdde disiplinli çalışmayla Tuna büyük ilerleme katetti. Okuması hızlandı ama hala arkadaşlarının çok gerisindeydi. Etüd öğretmeni disleksi şüphesini artık dillendirmiyordu ve her şey yolunda gibiydi.

Hatta artık akşamları o bize kitap okuyordu. Fakat kitap okurken eğer çok yorgunsa harfler yine karışmaya başladı. BABA'yı DADA; ANDA'yı NABA olarak okuyor; ağır ağır okusa da okuduğunu anlamıyordu. Okuduğu "şey"le ilgili en ufak bir soruya yanıt veremiyordu. En son OBAM restorana gidip ODAM restoran diye okuduğunu görünce "yeter artık ben bu şüpheyle daha fazla yaşayamam"dedim ve bir uzman arayışına girdim.  Olcay o ara yine beni "daha fazla gecikme" diye dürttü. Ne kadar bilirsen bil, insanın bazen dürtülmeye çok ihtiyacı oluyormuş. Söz konusu kendi çocuğun olunca hele, hiçbir negatif durumu yakıştıramıyor insan.

Netice itibariyle Ege Üniversitesi'nde bir psikiyatristten randevu aldık. Tuna'ya 2.5 saat boyunca bir çok zeka ve gelişim testi yapıldı. Sonuç: %100 disleksi. 

Şu ana dek biraz etüddeki çalışma sisteminden dolayı biraz da kendi çabasından dolayı okumayı öğrenmiş olmasının sebebi hem ağır vak'a olmayışından hem de yüksek performans zekasıymış. Yani beynin bir tarafı harflerle cebelleşirken (düşük sözel zeka) diğer tarafı normal üstü performansta olduğundan buraya dek gelebilmiş ama burda tıkanmış. İlerleyemiyor. Destek şart.

Doktorun tanısı hem rahatlattı hem korkuttu.

Rahatladım çünkü disleksi, tedavisi olan bir gelişim bozukluğu. Rahatladım çünkü solunu sağını karıştırması, sıralama gerektiren işlerde çuvallaması (cumadan sonra hangi gün gelir sorusuna verilemeyen cevap gibi), art arda 2-3 görev birden verince ilkinden sonra ne yapacağını unutması, ayakkabısını giyerken ne yapacağını unutup kapıda kalakalması, tüm sakarlıkları, düzgün cümlelerle konuşamaması, tuhaf hırçınlıkları, günün vakitlerini karıştırması, önce-sonra, dün-bugün-yarın, geçen sene, gelecek sene karıştırması..... hepsi disleksiden dolayıymış.

Korkuttu çünkü bundan sonraki süreç nasıl olacak hiç bilmiyorum. Özel eğitim alması gerektiğini biliyordum ama nerede olacaktı bu? Özel eğitimi kurumlarının nasıl paragöz olduklarını çok yerden duymuştum. Endişeli ebeveynleri avuç içine almak dünyanın en kolay şeyi. Gideceğimiz kurumun önceliği para ise çocuğumun alacağı eğitim nasıl olacak? Kaç seans kaç sene sürecek bu eğitim? Sonuç alabilecek miyiz? Ne zaman sonuç alabileceğiz? 

Şimdilik bir özel eğitimi kurumuyla yola çıktık ama çok da içime sinmedi.
Disletik çocuklar, diğer gelişim sorunu olanlardan farklı. Dışarıdan bakınca, sohbet edince, hatta öğretmeni olunca bile kolay kolay anlayamazsınız. "Normal"dirler. Haliyle başka türlü zeka ve gelişim sorunlu çocuklarla birlikte aynı eğitimi kurumuna gitmek, çocuğun psikolojisini ciddi anlamda bozabilir. Zaten okulda öğretmenleri ve arkadaşları tarafından "başarısız, gerizekalı, aptal, anlamıyor" diye yaftalandıklarından bu nokta çok hassas. Sadece disletiklerin gittiği bir kuruma gitmesi çok önemli. Bulduğum kurum sadece disletik çocukları alıyor. Şimdilik haftada 1 gün 40 dk+40 dk eğitim alacak.

Gelelim asıl içimi burkan konuya. Tuna tüm bu test, hastane, tetkik, tanı sürecinde hep "neden?"sorusunu kah yuksek sesle hak içinden sordu durdu. "Karnemde zayıf var diye mi geldik? "Okuyamıyorum diye mi bu doktordayız?" "Ben her şeyi yanlış yapıyorum di mi anne?" gibi bir ton soru cümlesiyle dikildi karşıma. 
Okuyamamasının ve arkadaşlarından bir çok konuda "farklı"olmasının özgüvenini bu kadar yıkıma uğrattığını farketmemişiz.  Çok üzüldük.

Facebook virali gibi dolaşan Hint filmi "Her Çocuk Özeldir"i gözyaşlarıyla izledim. Tuna'yı başarısız diye yatıla okula göndermedik ve okulda da kimse ne dövdü ne aşağıladı ama ordaki çocuğun hislerine yakın şeyler hissettiğini farkettim. 7 yşında bir çocuk için bunlar ağır duygular.

Bizimki çok çok erken konmuş bir tanı. Çok şükür bu eğitimi karşılayacak maddi gücüm var. Oğlumuzu, hayat boyu destekleyecek enerjimiz var. Onun "özel" bir çocuk olduğunun farkındayız ve bu gerçeği kabullendik. 

Ya hiçbirine sahip olmayanlar?
Ya yıllar içinde bu eğitimi sisteminde bu dünya düzeninde telef olan çocuklar?
Okumayı sökemediği için oto sanayiye çırak olan ama aslen bir mucit kadar zeki çocukların yitik hayatları?
Emekliliği gelmiş, içi geçmiş ve disleksinin D'sinden bihaber öğretmenlerce hayatı karartılan binlerce pırıl pırıl çocuk?

Özel eğitim alacağı kurumdaki uzmanın anlattığı anekdotla şimdilik yazıya nokta (ya da virgül) koyayım.

Özel eğitimci, disletik çocuğun sınıf öğretmenini arıyor.
"Hocam, çocukta işte böyle böyle bir sorun var"
"Ya hocam ben 30 yıllık öğretmenim. Oluyor böyle bunlar. Çalışmıyorlar. Çalışsa geçer. Tembel bunlar"





11 Mart 2015 Çarşamba

Doğumunuzun Belgeseli Olsun İster misiniz?

Tuna'nın doğumuna ilişkin içimde kalan uktelerden biridir doğum fotoğrafçımın olmayışı. 7 sene önce doğum fotoğrafçılığı bu kadar yaygın değildi.
Aradan geçen yıllarda kelimenin tam anlamıyla bir sosyal medya devrimi yaşandı ve paylaşmak, göstermek bir rutin haline geldi desem abartmış olmam sanırım. Hal böyle olunca doğum fotoğrafçısız doğum göremez olduk. Ki bence bu şahane bir şey :) İlk doğumumdan eli ayağı düzgün tek fotoğrafım bile yokkken, 2. doğumuma ait onlarca muhteşem karem var. Hala doğum albümümüme her bakışımda içim cız ediyor. Doğum fotoğrafçıları iyi ki varlar ve hayatımızdalar.
Size bahsetmek istediğim yeni girişim, doğum fotoğrafçılığını bir, hatta birkaç tık ileri taşıyor: Doğumunuzun belgeselini çekiyorlar.
Girişimin kurucuları benim ATV yıllarımdan tanıdığım usta bir haberci. Yani işin hem teknik hem organizasyon hem de metin kısmı emin ellerde.
Ekip, doğuma kalan sayılı günlerde tüm aileyle röportajlar yapıyor. Annenin tüm son hazırlıkları, ailenin heyecanı, doğum anı ve hemen sonrası kaydediliyor. Toplam 3-4 günlük çalışma 15 dakikalık bir belgesel olarak aileye veriliyor ve inanılmaz bir anı olarak saklanıyor. Bu hizmetin bedeli 2000-2500 tl arasında değişiyor.
Bebek belgeseli ekibi anagirisimci.com okurlarından bir aileye ücretsiz çekim yapmak istedi ve ben de bayıla bayıla bu postu yazdım :)
Eğer gebeliğinizin son günlerindeyseniz, tüm ailenizin bu işe rızası varsa ve doğumunuzun belgelenmesini istiyorsanız bu posta yorum bırakmanız yeterli. Instagram ya da facebook profiliniz varsa size ulaşılabilecek profil bilgilerini de yazın lütfen.
İki uyarıyı ekleyeyim. Bu çekimin tüm yayın hakları belgesel ekibine ait olacak ve kazanan kurayla değil ekibin inisiyatifiyle belirlenecek.
Haa "benim kurayla işim olmaz, kimmiş bunlar, benim doğumumu da çeksinler" derseniz de İLETİŞİM: 0532 418 47 84

24 Ocak 2015 Cumartesi

1 Yaş sonrasında “hala” emzirmek

“Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” demiş Heraklitos, değişimin kaçınılmazlığını vurgulamak için.  Öyle ya. Yıllar geçer insanlar değişir. Hayata bakış değişir. Siyasi görüşler, dinler bile değişirken ebeveynlik tarzlarının değişmemesi imkansız.
İki çocuğu arasında-bizimki gibi-uzun sayılacak yıllar olanlar beni daha iyi anlayacaktır
Tuna’yı büyütürken kafam çoğu konuda net değildi. Daha doğrusu değilmiş. Bunu şimdi anlıyorum. Sanıyordum ki 1 yaşından sonra emzirmek anneyle bebek arasında gereksiz bir bağımlılık yaratıyor. Bu da bebeğin bağımsızlaşmasını engelliyor. Ayrıca sanıyordum ki 1 yaş sonrası anne sütünün besin değeri azdır ve her şeyi yiyen bebeğin emmesine de gerek yoktur! Bir de tuhaf bir şekilde 1 yaşından sonra bebeklerin artık çocuk olduğunu falan sanıyordum. Bebek yürüdü mü? Tamam artık “oldu” o. Hoş, çevremde keyifle emziren fazla anne de yoktu. 1 yaş sonrası emzirenlerin çoğu, erkenden bıraktıramadığı için lanet ede ede emziren, halinden şikayetçi annelerdi. Bir de anne sütünü herr şeyden üstün gören fanatikler vardı. İkisini ortasında yaşayan gerçekten kimsem yoktu. Yokmuş.
Tuna’yı sütten ben kesmedim. Kendisi 9 aylıkken bıraktı ama biraz fazla ek gıda alması, emmeyince sağıp verme kolaylığı vs vs gibi acemilikler olmasaydı şüphesiz daha uzun süre anne sütü alabilirdi.
İda kız şu an 14 ay, 10 günlük. İlk 6,5 ay sadece anne sütü aldı. Ek gıdalara geçtikten sonra çok az ek gıda ve çok fazla anne sütü almaya devam etti. 9.ayda adamakıllı kendini doyuracak kadar kendisi yemeye (baby led weaning) başladı. Yemek de emmek de kendi insiyatifindeydi. 1 yaşını geçti ve hala sadece 8.9. aydaki kadar ek gıda alıyor ve ciddi miktarda hala emiyor. 6.aydan sonra sütümü sağıp miktarına bakmadım. Yağlı mı sulu mu bilmiyorum. “Günde 500 ml anne sütü almalı” diyen kaynağı ne idüğü belirsiz sloganları duymadım. Ne zaman ve ne kadar isterse  o kadar emiyor ve o kadar yemek yiyor.
1 yaş sonrası çoğu doktor -hem de pediatri hekimi- anneyi sütten kesmeye zorluyor. 2 yaş civarı bıraktırmak daha zor olduğu için ya da anne bebeğini sürekli memeyle sakinleştirme kolaylığına gitmesin ya da anne de bebek de deliksiz uyusun ya da bebek anneye bağımlı olmasın ya da bebek iştahsız olduğu için ya da başka başka bir sürü sebepten dolayı. İstedim ki bu yazıda tüm bu önermeleri yıkalım.
- 2 yaşından sonra daha zor bırakıyorlar: Daha o konuyu işlemedik ama Tuna’nın emzik bırakma zamanını hatırladım. 21-24 ay gibi bebekler artık sanki kendileri büyümek istiyor ve kendi bağımlılıklarından kendileri kurtulmak istiyor gibi. Sadece uyku zamanı verilen emziği Tuna kolayca bırakmıştı. İda da düşünce, canı yanınca, canı sıkılınca memeye yapışan bir bebe değil. Bazen çok emmek istese de genelde uyku oncesi, uyanınca arada keyif yapmak için falan emiyor. 15.aydan sonra durum değişebilir ama eğer memeye yapışıyorsa da bir bidliği vardır ve her halükarda zamanı gelince bırakacaktır.
- Sadece memede sakinleştirmek yanlış: Kesinlikle evet. Bu yüzden anne-bebek arasındaki tek iletişim yolu meme olmamalı. Bunu emzirirken de sağlayabilirsiniz. Ya da aksine emzirmediğiniz halde bebeğinizi sakinleştirmekte zorlanabilirsiniz.
- Uyku, uyku. Ah o deliksiz uyku: Bu tamamen ayrı bir yazı konusu olacak kadar derin mevzu ama kabaca anlatayım. İda diş çıkarma döneminde değilse gece en fazla 2 kere uyanıyor. Hatta 14 aylık olduğu gün deliksiz 8-9 saat uyuyup-ve beni de uyutup- bir ilke imza attı. Fazla uyumaktan beynim uyuştu ama olsun :)
Eğer sık sık uyanıyorsa, bizim kızın zaten bir derdi var demektir.  Emzirmekle alakası yoktur yani.
Ve şunu da not edin lütfen: Emzirmek, uyku eğitimine engel değil. Gece emzirmesini kesip gündüz aynen devam edebilirsiniz.
1 yaş sonrası 3-4 gün uğraştım gece emmelerini kesmek için. Gece uyanınca biberon ve emzik kabul etmeyen İda sadece 10-15 dakşka ağlamayla su içip geri uyur oldu. Sonradan suyu da kesince 14.ayda güzel uykuya kavuştuk. Ve güzel haber: Hala anne sütü almaya devam ediyor.
- Bağımlıyım, bağımlısın,bağımlı: Kimse kusura bakmasın ama en abuk argüman da bu. Sanırım 13 aylık bir bebeğin, hala bebek olduğunu unutup, çantasını sırtına takıp okula gitmesini falan bekliyor insanlar. Ya da “hadi ben yatıyorum, sabah görüşürüz” demesini. Bebeklerin bağımsızlıklarını ilan etmesi uzun bir süreç ve emzirmek /sütten kesmek saç ayağının ufak bir parçası. Bebeğin kendi kendine yemek yiyebilmesi, yürüyebilmesi, kaydıraktan kayabilmesi, merdiven çıkabilmesi…. gibi gibi başka mihenk taşları  da önemli. 1 yaşında sütten kestiğiniz bebeğiniz hala püreyle ve sizin verdiğiniz kaşıkla besleniyorsa -bence- emen bebekten daha bağımlı bir bebektir. Bir de şunu gözlemliyorum. Bebeğinin sürekli emmek istediğinden şikayet eden anneler, aslında bebeğine en çok iten anneler. Bebeğe kucağını ve memesini gocunmadan açsa, belki o bebek kendini daha rahat salacak. Anneye daha az yapışacak, daha az uyanacak… Tıpkı çocuğu kucağa alışmasın diye kucaklamaktan imtina eden anneler ve bebekleri gibi. O kucağı koşulsuzca açsa bebek zaten kucağa doyacak ve giderek daha az kucak isteyecek.
- Emzirmek seksi öldürüyor: Emzirirken salgılanan prolaktinin, yeni bir bebeğe hamile kalma olasılığını azaltmak için, libidoyu baskıladığı gibi bir gerçek var evet. Özellikle ilk 6 ay, anne sütü bebekler için yaşamsal önemde olduğundan libidio mibido allaha emanet oluyor ama ebeyevn olmak meşakkatli ve özveri gerektiren bir süreç. Kaldı ki emzirme miktarı azaldıkça, libido geri geliyor korkmayın :)
Bazı anneler, bebeğini emzirme gerekçesiyle bebeğini yatağa alıp kocasını kapı dışarı ediyorsa bu da emzirmenin suçu değil bence. Bebek,  evlilikteki sorunların gözle görülür olmasını sağlamıştır sadece.
- Sütten kesince iştahı açılır: Evet emen bebek fazla yemez. Kalanını sütle tamamlar. Muhtemelen pirinç unu bebeleri kadar topak olmaz ki bu ideal, sağlıklı insan profiline daha uygundur. Bebeği, yemek yemediği için, anne sütü gibi zengin içerikli bir gıdadan mahrum etmek gerçekten anlamsız. Anne sütünde olmayıp ette, avokadoda, brokolide, tarhanada olan bir ŞEY yok. Kaldı ki bebekler genelde ihtiyaçları kadarını yer ya da emer. Yani ya anne sütüyle ya da ek besinle alması gerekeni alıyordur bebeğiniz.
“Yemiyor, sadece emmek istiyor” diye memeden kesilen çocukların çok büyük bir kısmı yememeye devam ediyor. Böylece elinizde hem yemeyen, hem de anne sütünün süper büyütücü etkisinden mahrum kalmış bir bebek kalıyor.
Kendi çocuklarımdan örneklendireyim. Tuna da İda da ay ay hemen hemen yanı kiloda ve boydalar. İda, Tuna’nın o zamanki aldığı ek besinin yarısını bile yemediği halde kiloları hemen hemen aynı gidiyor..Hatta İda 1 yaş sonrası atağa geçip abisine fark bile attı. Demem o ki bebeğinizin gelişiminin zaten doğal bir gidişatı varken sırf daha çok kilo alsın diye sütten kesmeyin.
İşin aslı yememesinin sebebi emmesi değildi. Öyle zannediliyor, ama değil. Bir yaşındaki bir çocuğun ek gıdaları yememesinin, belli başlı sebepleri şunlar:
1) Anne ile yemek konusunda inatlaşmaya girmiş olma.
2) Uykusuzluk. Evet, özellikle gündüz uykularını iyi almayan çocuklar için ciddi bir sorun bu. Çünkü yemek yemek konsantrasyon ister, özellikle küçük çocuklar için. gündüz uykularını almamış çocuk yemek yeme ile uğraşacak zihinsel dinginliğe sahip olamayabilir.
3) Günlük düzenin olmayışı. Bu aslında gündüz uykuları sorunu ile birlikte olan bir sorun. Günün akışı belli değilse, ne zaman uyunuyor, ne zaman yeniyor belli değilse çocuğun da kafası karışır, en kolay olanı, memeyi seçer.
4) Annenin çocuğun yemek beklentisinin fazla olması. Belki de çocuk aslında yaşına gre güzel yiyor, ama anneye az geliyor olabilir. Burdan da birinci maddeye, inatlaşmaya giden yola çıkıyoruz.
Emzirmenin bir de şu avantajı var. Küçük bir cocuk hasta olduğunda doğal olarak iştahtan kesilir. Bu cok normaldir. Hastalik doneminde dogal olarak daha cok sivi almak ister, ek gidalari bir sure birakir. Bu da cok normaldir. Eger emziriyorsan elinde dunyanin en guclu anti-bakteriyel, anti-viral maddelerini iceren, ihtiyaci olan her turlu vitamin, mineral,vb. besin ogesini tam cocugun ihtiyac duydugu miktarda ve barsaklarinin emebilecegi sekilde iceren super besleyici bir sivi var: Anne sutu. Kucuk cocugu bununla hastalik doneminde rahatlikla ve guvenle besleyebilir, hastaligi kolaylikla atlatmasina yardim edebilirsin. Pekiyi, emmeyen bir kucuk cocuk hastalik doneminde dogal olarak istahi kesilip sivilara agirlik verdiginde nasil beslenir? Su, seviyorsa sut, sifa olsun diye binbir kavga ile verebilirsen ihlamur,adaçayı filan. Lakin bunlarin hic birinin anti-viral, anti-bakteriyel ozelligi olmadigi gibi tek baslarina cocugun hastalik donemindeki besin ihtiyacini da karsilayamazlar. İda 14 ayda 14 kere falan hastalandı. Bunların içinde ağır grip ve daha bugün son döküntülerini attığı 6.hastalık da var. Hiçbirinde ateşi 38i geçmedi. Hiçbirinde 3-4 günden fazla hasta kalmadı. Zinhar antibiyotik kullanmadık. Eşinde bile gezmedik. Eve sürekli hastalık taşıyan bir abi abla varsa anne sütü çok daha kıymetli oluyor.
Peki ne zamana dek emzirmeli? Bu konuda en ufak bir tarih yok kafamda. Her bebeğin ihtiyacı farklıdır ve bir bebeğin neye ihtiyacı olduğunu ancak bebeğin kendisi bilebilir.
Sütünüzle kalın :)
edit:yazıyı yazıp post etmeden hemen once ve post ettikten sonra süt doktorumuz sevgili tomris’e yolladım. hemen çabucak birkaç ekleme ve hatırlatma yapıp yazıyı evirip çevirdi  sihirli elleriyle. binlerce teşekkür kendisine

İç Güveysinden Hallice

İyi kötü 7 yıldır blog yazıyorum ama hiç bu kadar uzun süre yazamadığım olmamıştı. İki çocuklu hayatın bu kadar zor olacağını tahmin etmiyordum. Hayatımda bu kadar zor geçen 1 sene daha olmamıştı. Çok ama çok yorgunum.

Yorgunluğumun sebebi bir değil, pek çok. Bir kere Tuna artık ilkokula başladı. Bir ton sebepten dolayı Tuna’yı koleje değil mahalle mektebine, devlet okuluna verdik. Kolej desteği gazına gelmeden, normal insan gibi, arada ezilerek, yırtmaya çalışarak, hayat boyu karşılaşacağı insanlarla ilişkiye küçükten başlasın istedik. Ömrünün kalanı, çalışma hayatı kolej sterilliğinde geçmeyecek. Artıları-eksileri başka yazının konusu elbet.
Sabah 7:30da servise Tuna’yı veriyorum. 8 gibi İda uyanıyor. O yarım saat, gün içinde kendime ayırdığım ilk 30 dakika. İda 11,5 aydan beri tıpır tıpır yürüyor ve o koca gövdesini sürekli bir yerlere tosladığından, abisinin odasına gizli gizli girip irili ufaklı oyuncakları yutmaya çalıştığından sürekli takip gerekiyor. İsmiyle müsemma, dağ gibi bir kız kendisi. Bir de dediğim dedik. Bacak kadar boyuyla nasıl kararlı anlatamam. Hal böyle olunca öğlen uykusuna dek totomun yer yüzü gördüğü pek ender. Öğlen uykusuna yatırıyorum, 1 saat sonra hoop Tuna eve geliyor. “Oğlum yavaş, oğlum sessiz, oğlum ye, oğlum ödevini yap” nidaları eşliğinde telef olan İda’nın öğle uykusundna kalkmasıyla ev bize dar geliyor ve cümbür cemaat depoya iniyoruz. İşlerim son 1 yılda hayli ilerlediğinden artık bir depo tutmak gerekiyordu. Eşimin, eve 10 dk mesafedeki işyerinin bir kısmını depo yaptım ve evden çalışan girişimci anne modeli de uzun süre önce tarih oldu.
İşyerinin önü açık alan olduğundan Tuna burda bisiklet sürüyor, kahveden bize çay söylüyor :)bakkaldan bir şeyler alıyor. Eski usül mahalle kültürünü yaşaması ve “normal” insanların arasına erkenden karışmasından dolayı pek mesudum.
İda çılgınca yürüyor olmasına rağmen yaklaşık 1 aydır tek uyku yapıyor. Haliyle akşam 8 hatta bazen 9a dek harala güreleyle geçiyor ve çocuklar yatana dek gürültülü patırtılı saatlerden sonra pilim bitiyor. Normal insan gibi PC başına geçip çalışabileceğim tek vakit de bu saatten yatana dek geçen süre. Haftada 3 gün ev işleri ve İda’nın kısmen bakımı için bir ablamız geliyor ve arada kızı ona bırakıp çıkıyorum ama genel anlamda böyle bir kaos içinde yaşıyormuş ve delirmiyormuş gibi yapıyorum. Oysa çoğu kez cinnetin eşiğinde yaşıyorum. Bir adım ötem haykırarak ve yalın ayak koşan bir meczup. Gerçek diyom :)
Bu hengamede İda fındığıma güzel bir 1 yaş partisi yaptık. Hiç enerjim ve vaktim olmamasına rağmen, sırf ilerde “abime yapmışsınız bana neden yapmadınız?” diye atarlanıp bize oklavayla dalmasın diye yapmadıysam allah belamı versin. “Ay şu yükleme arada çıksın, şu kumaşlar hele bir gelsin, şu kampanya bir bitsin” diye diye kızın doğum gününü, gerçek doğum gününden 15 gün sonra anca kutlayabildik. Bir yıldır hep ama hep abisinin ve kzuenini eskielrini giyen kızım ilk kez süslü püslü bir özel dikim elbise giydi. Instagram’da @perahandmade harikalar yaratıyor. Japon tarzı, su yeşili aksesuarlı, krem rengi elbise istiyorum dedim. Nokta atışı yaptı. Japon gülümün, doğal olarak, bir bok anlamadığı kendi doğum gününde biz çok eğlendik.
Hadi bu da elimi ısındırma postu olsun. Gaz verirseniz gerisini de yazıciim, söz.