15 Aralık 2009 Salı

Pekmezli Ballı Portakallı Islak Kek

En son 3-4 sene önce o da sadece bir kere yaptığım tarifi, yarın gelecek çocuklu misafirlerim üzerinde denemeye karar verdim :))

Posted by Picasa

Evde 1 yaş üstü iki çocuk olunca şööle yapış yapış brownieleri götürmek, onlara da ucundan tattırmak ayıp kaçacağından sıhhatli bir seçim yapmak üzere kara kaplı tarif defterimi açtım. En son sayfaya atmışım bu zavallı keki. Hemen hafızamı yokladım, işe koyuldum. Fırından çıkarınca tadına baktım fena olmamış.
Çocuklar için sağlıklı bir seçim olduğunu düşünerek paylaşayım istedim.
Tarife geçiyorum

Malzemeler

2 ya da 3 yumurta( portakal suyunun miktarına göre 2 ya da 3 yetiyor)
2 su brd. un (bu da nihai karışımın kıvamına göre artıp azalabilir)
1 çay kaşığı tarçın
2 portakalın suyu, ve rendelenmiş kabuğu(yarım bardaktan biraz fazla oluyor. eğer portakallar çok suluysa yumurta ve unu artırıp azaltmak gerekiyor)
3 kaşık erimiş tereyağı
2 su bardağı bal(ben yarım su brd bal ve 1 bardak pekmez koydum.)
kabartma tozu

Şerbeti için

1 yemek kaşığı bal, biraz da pekmez
1 su brd portakal suyu

Malzemeleri karıştırın. Bal çok katıysa benmari usülü ılıtıp sıvılaştırın. Normal kek hamuruna oranla biraz sıvı bir hamur elde etmeniz gerek. 160 derecede yarım saat pişirin. Sıcakken üzerinde delikler açın ya da en iyisi dilimleyin. Şerbeti azar azar yedirerek dökün. En iyi sonucu ertesi gün alıyorsunuz. Benim gibi sıcakken oburluk edip 2 dilim birden yemeyin.
Afiyet olsun :))

Annelik Halleri

Aslında bebeğimden çok kendimi, kendi annelik maceramı yazma niyetiyle başlamıştım blog yazmaya.
Ama farkettim ki Tuna ele geçirmiş blogu :))
Ben bile en çok Tuna'nın gelişimini, gözümün önünde büyümesini yazmışım.
Ne zaman farkettim bunu biliyor musunuz?
Sevgili Birben "annelerin blogunu açıyorum, var mısınız?" diyene kadar farkında değildim desem yeridir.
Evet yeni bir mecrada, bu kez kendi hislerimizi anlatıyoruz.
Buyrun annelerin bloguna...

13 Aralık 2009 Pazar

Geleneksel Hayat, Yeliz, Hülya Buluşması



Fazla söze gerek yok desem de elimin ayarı yok yazacam nasılsa.
Önce fotoğrafları vereyim önden...




Sonra da anlatayım.
Hayat ve Yeliz'le buluşmadan duramaz olduk:)Kadınlar gününe döndü olay-ki ben pek mutluyum bu durumdan.

Bu kez buluşma mekanımız Yelizler'in eviydi
Konuşlandık, çocuklar oynadı. Ela meme istedi, Arca yemek yedi. Ela yemek yedi, Arca uyudu. Tuna kendi evi gibi karıştırdı her yeri. Yelizler'in bebek tartısıyla sıpaları tarttık. 11 aylık Eloş'un 17 aylık Tuna'ya 500 gr takmasına şaştık kaldık.
İşte hep olağan şeyler:)

Haa bu kez Hayat Hocam'ın beyi Gültek Beyler de aramızdaydı. Çoluk-çombalak, hayat- memat, iş-güç meselelerinde erkeksi değerlendirmeler yaptı.

Bi dahakine bizde toplaşacağız bi aksilik olmazsa.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Domuz Gribi Aşısı

Yaptırdık, rahatladık.
"En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir" mottosuyla pazartesi günü itibariyle Tuna'ya aşını ilk dozunu yaptırdım.
Kolay olmadı karar vermek. Ama terazinin bir kefesine aşının olası yan etkilerini, diğerine de hastalandığı zaman nasıl çaresiz kaldığımı, birkaç gün içinde zayıflayıp güçsüzleştiğini, keyifsiz bi 10 gün geçirdiğimizi, aşısızken hayatımızın ne kadar kısıtlandığını, alışveriş merkezlerinde 30 dakkadan fazla kalamadığımızı koydum. Bu taraf ağır bastı.
Bir de aşıyla ilgili olumlu ve olumsuz donelerin kaynağını düşündüm.
- Medya: Medyanın işi oldum bittim kafa karıştırmaktır. Sağlık haberlerinin çoğu dış kaynaklı olduğundan ve çevirenler de sağlık konusunda aman aman bilgili olmadığından (bir zamanlar tamm da bu işi yapıyordum) bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunur ve ortaya yalan yanlış panik haberler çıkar.
- Devlet büyüklerimiz: Ah boşbakanımız ahhh! "Yaptırmaya gerek görmüyorum, zaten ABD'deki aşıyla bizdeki farklıymış" demeseydin belki de o 250 vatandaş ölmeyecekti. Şahsen devlet büyükleri benim kafamı bulandırmaktan çok, netleşmesine yardım etti, zira onlar 2 kere 2 4 eder derse şüphe duyarım.
- Dünya Sağlık Örgütü(DSÖ): Hangi ülke olursa olsun "aşılanın" diyor. Aşıyı üreten Glaxo-Smith Kline(GSK) güven vermese de (ilaç firmalarının kota doldurmak için ne taklalar attığını bilecek kadar tıbbî mümessil ve doktor tanıyorum) DSÖ'ye güveniyorum.
- Çocuk doktorumuz. "Yaptırın, ben de 3,5 yaşındaki oğluma yaptırdım" dedi. Zaten ben doktoruma ne sorsam cümleye "Dünya sağlık örgütü bu konuda şunu der" diye başlıyor. Yani DSÖ'yü baz alarak aşıyı yaptırmaya karar verdik.

Aşının etkisi 2-3 hafta sonra balayacak. Yani Ocak ayına dek korumaya devam. Aktardan kış çayı diye bi karışım aldım. Hafif yanan boğazımı bir günde iyileştirdi. İçindeki ıhlamur, adaçayı, kuşburnu, mercan köşke ilaveten sanırım davul tozu ve minare gölgesi de koymuşlar :)) Ne büyülü bi karışımmış arkadaş.. Tuna'nın diş nezlesini bile aldı götürdü hemen.
Dışarda el silmeye, eve gelir gelmez elleri yıkamaya devam.
Hasta olma ihtimalli kişilerden uzak duruyoruz. Ama zaten en zoru da bu.. Kimin hasta olduğunu bilmek çok zor..

Bu arada aslında bu salgının herkesi bilinçlendirdiğini düşünerek seviniyorum. İzmirliler zaten hep farklıdır ya, salgında da kendini gösteriyor aydınlık hali. Çok titiz insanlar. Otobüslerde bile "yüzüme öksürdünüz beyefendi" tarzında kavgalar çıkıyormuş :)

Ayrıca grip aşısı açısından da ilk kez takip eden yılın aşısının piyasaya çıkması gibi bir durum sözkonusu. Biliyorsunuz hep bir önceki yılın aşısı çıkardı piyasaya ve haliyle koruma etkisi sınırlı olurdu. Çağın -yayılma hızı açısından- en fena hastalığı grip, belki de böylece tarih olur.
Kimbilir...

3 Aralık 2009 Perşembe

Disiplin, birey olma,otorite korkusunu yenme üzerine

Showmax kanalında Can kulağı adında bir program var.
Sunucusu psikolog Dilek Kırcıoğlu.
Denk gelirse izlediğim, çocuk yetiştirme konusunda gözüme gözüme sokmadan bir şeyler öğreten ve genelde pratik, kapsül şeklinde bilgiler sunan bir kadın.

Geçenlerde iki seyirciye söylediği cümleler, nicedir üzerine kafa yorduğum birey olma, sorumluluk alma gibi konuları özetledi adeta.

Şöyle diyor Dilek hanım; "Çocuklarımıza prens&prenses gibi davranmak çok zararlı. Tecrübe ve öğrenme, çoğu kez bir acının sonucu elde edilir"
Biz Türk annelerinin daha bebekken başlayan aşırı korumacılığı malum. Böyle her haltta "biz ve onlar" diye ayrım yapmak sevimsiz ama ben bazen çok seviyorum Batılı ebeveynlik hallerini.
Çocuklara ev işi yaptırılmasını, daha doğrusu yaşadığı ortamı düzenlemede kendi payına düşeni yapmasını sonuna kadar destekliyorum. Öyle ceza olarak da değil üstelik.
Geçenlerde bi arkadaşla konuşuyorduk. "Kız olsa neyse de erkek çocuğuna gerek yok ev işi öğrenmeye" dedi. Genel mantık bu işte. Kızsa öğret ve yaptır; erkekse top peşinde koşmayı öğrense yeter..
Tuna zaten benim evde yaptığım her aktiviteye çok meraklı. Tamamen taklit etme zevkinden kaynaklı şimdilik. Çamaşır makinesini dolduruyor, boşaltıyor. Çamaşır sererken bana sepetten çamaşır veriyor. Eline bir parça ıslak mendil alıp yerleri siliyor(!), yemek yapma merakı zaten malum... Bir dolu arkadaşımızın komik bulduğu durumlar bunlar.

Bense bu meraklarını daha da körükleyip hayatının içine dahil etmeyi çoktan koydum kafama.

Bir de disiplin ve otorite meselesi var. Dilek Kırcıoğlu bu konuda da şöyle diyor. "Çocuklara uygulanan aşırı otoritenin iki sonucu olur. Ya aşırı güven eksikliği ve otoriteye fazla boyun eğme ya da otoriteye karşı aşırı hırçın davranışlar geliştirilir"
Bingo...
Bizim nesli bir düşünün. En iyi okullarda bile vardı sıra dayağı, gereksiz azarlanma, saçını azıcık açtın, tırnağını fazlaca uzattın, okula spor ayakkabıyla geldin, ceketini iliklemedin fırçası..
Sonra azıcık "serseri" tipleri için "askere gitsin de aklı başına gelsin, adam olsun" denir ya. Erken kalkıp spor yapınca adam olanı gören var mı??
Ben şahsen temel güvenlik şartlarını sağladıktan sonra her şeyi serbest bırakıyorum. Hal böyle olunca "hayır" dediğimde gerçekten fazla ısrar etmiyor Tuna. Daha çok küçük ve disiplinden çok kendi güvenliğinden emin olmaya ihtiyacı var ve ben de -kimine göre-fazlaca serbest bırakıyorum.(Arkadaşım bir anne "çok merak ediyorum bu özgür çocuğun büyüyünce nasıl olacağını" dedi geçenlerde)
Azarladığım konular daha çok kaldırımdan elimi tutmadan inemezsin, cep telefonumu alamazsın gibi kat'i konular.
Zaten ota boka fırça atıp erkenden çocuğu disipline sokmak haddinden fazla zararlı.
Çocuk yetiştirmedeki kelebek etkisine bakar mısınız?
Bir şey yapıyorlar, tepki veriyorsunuz ve çocuk bu tepkiyle yeniden şekilleniyor. Genetik mirası olan karakterine yeniden yön veriyor.
Ürkütücü bir sorumluluk değil mi?
Böyle durumlarda -elinde değil-insan durup kendi olası geçmişine bakıyor. Bizim neslin otorite korkusunu düşünüyorum. Her apoletlinin, her memurun haddinden fazla saygı gördüğü bir onyılda büyüdük. En dandik memura iş yaptırırken bile "efendim"li konuşmalar; SSK doktorunun önünde saygı duruşuna geçen hastalar (Hastasın sen yahu, bakacak sana. Görevi o), iş hayatında müdürünün önünde ezilme halleri..
Ben şahsen İstanbul'da okumasam ve kurtlar sofrası bir sektörde çalışmasam asla özgüvenimi sağlayamazmışım, onu farkettim.
Bunu farketmem de zaten kendi adıma nelere yapabilirim diye düşünmeme yolaçtı. Yani ben anneysem ve Tuna'nın gelişimi az çok bana bağlıysa hangi konulara odaklanmak gerek noktasındayım. Şimdiden atıp tutmanın anlamı yok. Sağduyu, empati ve sınırsız sevgi ekseninde olacak her şey.
Otorite korkusu demişken, Ferhan Şensoy'un ağzından duruma cuk oturacak bir olay anlatayım.
Sene yanılmıyorsam '80lerin sonu, '90ların başı. Orta oyuncular Nazi askerlerini canlandırdıkları oyundan kostümleriyle İstiklâl'e çıkıyor ve rastgele herkese kimlik soruyor. Kabak gibi gamalı haçlı kıyafetlere, takma bıyıklara rağmen bi allahın kulu "huoop n'oluyor?" dememiş.
Soru sormayı, baskıya boyun eğmemeyi öğretebildiğimiz çocuklarımızın olması dileğiyle, küçük işçi Tuna'nın çamaşırhane macerasına davet ediyorum sizi
p.s. ateşimiz 2.günde kesildi ve ardından bi hastalık gelmedi. Sanırım azı dişinin yanında başka dişler de geliyor. İyi dilekleriniz için teşekkürler




video

2 Aralık 2009 Çarşamba

Bayramlık ağzımı açıyorum

Bayram güzelden de güzel başladı ama pek fena sona erdi.
Annem-babam Antalya'dan geldi, babaannelere gittik. Cümbür cemaat sevgi topacıkları şeklinde yaşadık.Benim nazarımda, bu geleneksel kalabalık aile yaşamının çekirdek aile olmaktan çok daha sağlıklı olduğuna dair deliller giderek kuvvetleniyor. Özgür anne'nin dediği gibi, danaya gireceğimize eve girsek de hep beraber geniş geniş yaşasak değil mi??

Her gün oyunlar, lunaparklar, hem özlenen baba, hem de anneanne-dedeyle bol özlem giderme derken bayramın son günü sabah bir ateşle uyandık.



Daha çok vücut sıcaklığı gibi geldiğinden pek ciddiye almadım önce.
Öğlene kadar iştahsızlık, huzursuzluk sürünce ve ateşi de yükselince durumun vehameti anlaşıldı. Leblebi tanesi kadar şişen ama eti yaramayan azı dişi suçladım hemen. Sol azısını inleye dellene çıkarmıştı 10 gün kadar önce de tam sağdaki simetrisi kıvrandırıyor belli.

Hemen ateş düşürücüyle durumu kontrol ettik. Biraz keyiflenir umuduyla parka çıkardık. Tuna'yı ilk kez bu kadar mutsuz gördüm desem abartmış olmam sanırım. Çok keyifsizdi çookk..

Akşama doğru annemleri yolcu ettikten sonra ateş bir gelip bir gitmeye devam etti ve 38,7yi gördüm bi ara. Bildiğim kadarıyla 38,5in üzeri ateşe diş kaynaklı değil diyor doktorlar. Ben de "ateş ya dişten değilse" diye doktora gitmeye karar verdim. Ege sağlık hastanesinin acil çocuk doktoruna götürdük. Kan tahlili sonucu bakteriye rastlanmadı da içimiz rahatladı.
Nöbetçi çocuk hekiminin dediğine göre 38 derecenin üstüne diş ateşi denmiyormuş. Ama tabi her bünye farklı olduğundan belki diş çıkarmanın bizdeki semptomu yüksek ateş olabilirmiş.
Bugün ateşli 3. gün. Önceleri 4-5 saatte bir dönüşümlü olarak vermek zorunda kaldığım calpol ve ibufenler 12 saatte bire çıktı. Bu güzel haber.
Kötü haberse hiçbir şey yemiyor ve dişi hala kabarık. Yani hala günyüzüne çıkmıyor.
Ne zaman çıkacağını ise kimse bilmiyor



p.s. Bir akşam banyodan sonra doğaçlama şekilde kesiverdik Tunik'imin saçlarını. O ufacık kafadan bir avuç saç çıktı ve hatıra kutusundaki yerlerini aldı.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Kurabiye



Pi-nik Ayça'nın dünkü postta önerdiği bebek kurabiyesini yaptım.
Tarifi o kendine göre değiştirmiş.
Ben de kendime göre değiştirdim :)
Orijinal tariften pek eser kalmadı yani.
Ben ezilmiş ceviz ekledim. Pekmezi ve unu arttırdım.100 gr tereyağı fazla oluyor hakkaten. Ben de azalttım.
Keşke işe başlamadan adam gibi yazıyı da okusaydım. Ayça yazmış, "hamuru ince açmayın ve fazla pişirmeyin" diye. Benim bazı kurabiyeler ince oldu ve haliyle hafif gevrek oldu..


Posted by Picasa


Kurabiye kalıbım olmadığından Tuna'nın oyuncaklarını denedim.
En iyi sonucu dikdörtgenle elde ettim. Hem tepside rahat istifleniyor hem de minik ellerin tutması için uygun bir şekil ortaya çıkıyor.

Tuna uyurken yaptım kurabiyeyi. Kıpkırmızı yanaklarla uyanıp daldı mutfağa.
Tepsiden kavanoza birlikte yerleştirdik.
Öğleden sonra parka indiğimizde de 2-3 tane yedi.
Ve sanırım sevdi :)

24 Kasım 2009 Salı

Hipp vs Milupa


Tuna 5 aylık falanken tanıştım Hipp ile. Firma standında bana tadım yaptırdılar. "Önümüzdeki ay geçiyoruz ek gıdalara" diyince formül sütlerini tavsiye ettiler. "Sadece anne sütü alıyo benim çucuuum" dedim, gözümü bayarak ve de hafif gururla :))
Neyse ek gıda serüvenimizde kavanoz meyveleri hep başucumuzdaydı, kahvaltı tahılları falan da öyle. Hem başka alternatif olmadığından hem de doktorların tavsiyesinden dolayı Milupa'dan şaşmadık.
Ama gün geldi bu Ton Balığı sıkıldı aynı tatlardan. Bebelac'ın kusturucu lezzeti hep 1.kaşıkta yerle buluştu. Ülker markasına, marka olarak zaten kılım ama uygun fiyatından dolayı birkaç kez aldım meyvelerini. Hep mayhoş ve ekşimsi tatları biraraya getirmek gibi bi saçmalık yapmışlar. Sevmedi Ton.
Biz de artık market raflarındaki hacmi giderek artan Hipp'i denedik. O da organikti ve meyve çeşitlerini pek sevdik. Hele mürdüm eriklisini ucuza bulunca stok yapıyoruz.
Üst dişleri çıkarken ishal olunca muz ve şeftali yedirmek gerekti ama mesela Milupa'da bu meyveler sade olarak yok. Muzu kayısıyla; şeftaliyi de elmayla karıştırmışlar. Bir kabız yapcı bir barsak açıcı kombini yani...
O dönemde de Hipp imdada yetişti.
Deneyenlerin yalancısyım, bebeler sebzeli karışımlarını da pek seviyormuş.
Milupa'yla rekabete girdiğinden ve pastadan daha büyük dilim arzuladığından olsa gerek, Hipp'in kampanyası da çok oluyor.
Zaten Milupa daha çok bebek sütleriyle "malı götürdüğünden" ve ciddi anlamda tekel olduğundan meyve,sebze kısmını baya boşlamış bana sorarsanız.
Yani uzun zamandır favorimiz Hipp.
Belki hatırlarsınız, "neden organik ve besleyici bebe bisküvisi yapmaz ki firmalar?" demiştim.
Hipp sesimi duymuş olacak ki(peh peh) geçenlerde rafta baby's biscuit adlı ürünü gördüm. Tuna o arada kavanozlara saldırınca üstünü okumadan aldım.
Bi kafede meyvesini yedirdikten sonra eline bir tane tutuşturdum. O sırada içinde ne olduğunu okumaya koyuldum.
Amanın o da ne?
İçerik sıfıra sıfır..
Bildiğin beyaz un, nişasta, ŞEKER, kabartıcı ve azıcık B vitamini(lütfetmişler)
Bu ne yaaa? Azıcık demir ilavesi, azıcık vitamin takviyesi beklerken...
Özellikle alerjen bebekler için kuruyemiş konmadığını da üstüne basa basa yazmışlar. Ya alerjik olmayanlar?????
Neticede beyaz ekmek kadar besleyici olan 26 tane bit kadar krakere 5,35 TL verdik ve Tuna hiç de yüzüne bakmıyor.
Olmamış Hipp, olmamış.
Meyvelerle çaldığın kalbimizi geri aldık senden....

p.s. anketim geldi, sağ blokta anket koyiiciimm. fikir şeyedin bakalım..

22 Kasım 2009 Pazar

"Koşma Düşersin" mafyası

Evet abi varmış böyle bir şey.
Ekşi sözlük jargonuyla söylemek gerekirse "ben bugün bunu gördüm"..
Yolda mütemadiyen bu uyarıyı duymaktan fenalık geçirip tuhaf cevaplar veresim var.

Aşırı korumacı, "aman paşa oğlum" "aman çıtkırıldım kızım" Türk mantalitesi iş başında. Tuna'yı yolda öyle elimden tutmadan (ki ben tutmak istersem nasıl bir inat evlere şenlik) yürürken gören önce bir "ayy" lıyor.
Ardından istisnasız herkes şu ezberi tekrarlıyor:
"Koşma, düşersin!"

Şaka gibi...
En son dün birine çemkirdim.."aaa düşerse düşer yaaa, bi yeri mi kırılacak"
Amca başını iki yana salladı ve ekledi: "İnşallah kırılmaz"

Yahu millet bu çocukları camdan yapılmış falan mı sanıyor?

Geçenlerde parkta bir bankta 4 tane yaşlı teyze oturuyordu, Tuna önlerinden paytak ve hızlı adımlarla geçerken, 4 buruşuk aynı anda "Aaaaa evladım düşeceek aya ayayaya" diye höykürdü.
Tuna korkudan DÜŞTÜ..
Sonra da oturdu ağladı. Bir çemkirik de teyzelere attırdım. "Düşmekten değil de sizden korkusuna ağlıyo" diye.

Teyzeleri arkamızda bıraktıktan kısa süre sonra bizimki gene düştü. Çok uzaktan şöyle bir ses duydum. "Bak ben dedim,, çocuk düştü gene"

Park annelerinden 18 aylık oğlu olan bir kadın var. Ayakta durduğu her dakka annesi bi tarafını tuttuğu için çocuk yürümekten korkuyor. Çocuğun düşmesinden korkuyormuş çünkü bir kere düştü diye yürümekten korkmuş. "Sen korktuğun için o da korkuyor" dedim ama duymadı sanırım :)

Çocukların birden ayaklanıp hiç düşmemesini mi bekliyorlar acaba? Düşmesi engellenen çocuk, kalkmayı da beceremiyor oysa. Doktorum bana düşmeyle ilgili içimi rahatlatan bir şey söylemişti ki zamanla düsturum oldu: "Kafasını çok sert vurmadıysa, baygınlık ve kusma yoksa,, korkma" Yine de kazasız pazarlar diler ve sizi nayloncunun cazibesine kapılıp beni bile gözü görmeyen Tuni maymunuyla başbaşa bırakırım.
video

20 Kasım 2009 Cuma

V.i.b= very interesting baby :))



Sağ yanaktaki leke.. Fotoğrafta silik çıkıyor ama normalde bir hayli belirgin.

Iraz mimlemiş, Tuna'nın ilginç özelliklerini sormuş.
Valla bazı şeyler var bize ilginç gelen, sonra bi bakıyorum başka çocuklar da öyle.
Sonra bize çok sıradan gelen şeylere başkaları "aaa"lıyor. Kendimce Tuna'ya özgü dediğim maddeler aşağı yukarı bööle.


Brüksel lahanası kıvamındaki göbek sibobu


1- Bedensel ilginçliklerden başlayayım. Daha önce de yazmıştım bizimki tek gözü aralık uyur. Ha uyandı ha uyanacak der hatta ilk kez gören. Bir de sağ yanağında tuhaf kahvemsi morumus bir leke var. Doğumda yoktu da sonra zamanla belirginleşti. Her görenin "morarmış mı" dediği, ya da üzülürüm(!) diye sormaya çekindiği bir leke. Güneş koruyucuyu ihmal etmemem lazım yoksa giderek koyulaşıyor.

Sonracııma fıtık ameliyatı hatırası bir göbek deliği daha doğrusu göbek sibobu durumu var ki ilk kez görenlerin yüzündeki ifade ve sormaya çekinme hallerine pek gülüyorum. Babası ilerde Tuna'nın çok üzüleceğini falan düşünüyor ama ben severim bedensel ufak tefek defoları. Umarım rahatsız olmaz bu defolardan.

2-Çok temkinlidir Tuna. Gözüne kestirmediği tümsekten atlamaz, inemeyeceği yere tırmanmaz. Kaldırımın kenarına gelir ve elimi tutmak için uzanır. Bugüne kadar ciddi bir tek düşmesi yoktur. (anne bunu der ve çocuk o gün sertçe düşer. bkz. murphy kanunları)

3-Babasına -o evde yokken- baba diyor ama yüzüne karşı dede diyor. Sıfatına karşı baba demeye utanıyor kanımca.

4-Bizim normal bulduğumuz ama başka annelerin farkettiği bir durum da hareketlerinin bir erkek çocuk için fazla kibar olması. Bir şey tutarken serçe parmağı hep havadadır. Elinin ucuyla kavrar, erkek çocuklara özgü çok sert hareketleri yoktur.

5-Tanımadığı kişilerden yiyecek almaz. Bir tür güvenlik kaygısı ve hayatta kalma içgüdüsü sanırım.

6-Gittiği her evde saat arar gözleri. Bulunca da "tit-taa" der. Ama safım benim, araba göstergelerini de saat sanıyor :))onlara da "tit-taa" diyor.

7-Mayhoş ekşimsi tatları sevmez. Meyveyi sevdirememin en büyük nedeni de bu. Babası da salataya, balığa bile limon sıkmaz, meyveyi "dişetimi kamaştırıyor "bahanesiyle yemez..

8-İşaret parmağının sadece en üst boğumunu kıvırabiliyor. Genelde sinirlenerek bir şeyi gösteriyorsa o en üst boğum kıvrılır ve parmak L şeklini alır. Abimde de var bu özellik. Hoş, parmakları lahana sarması gibi ama hala 4 parmağının en üst boğumunu kıvırabiliyor.

9- Tam uyku öncesi sarhoş maymun gibi olur. Salak salak gezer evde, dilini çıkarsan güler. Gıdıklarsan gülmekten katılabilir hatta.

Bunlar da benim mimlediklerim.
OİP biliyorum senin format farklı ama kutu kafa Çağan nasıl olur? Çizmezsen ben çizerim haaa :))
Yeliz, İlyas'tan neler çıkar neler.. Yazdın da ben kaçırdıysam sorry beybi.
Asım alp iyileşsin de Birben,
Sarı Çizmeli, mimlemezsem yazacağın yok zaten bi şey

Hadi öperim epiciinizi

19 Kasım 2009 Perşembe

Pazar Malı Deyip Geçme Haniiimm

Huysuz'la post piştisi olmaz üzereymişiz meğersem.
O bebek arabası ve pusetlere takmış ben de çula-çaputa istenen fahiş bedellere.




Ben şahsen kendim her anne gibi bebek alışverişi yapmayı, kendime alışveriş yapmaktan daha çok seviyorum. Ama cimri yanım hep baskın çıkar ve indirim zamanı dışında oğluma pek bir şey almam. Mothercare'in her ayın 15indeki %50lik indirimini beklerim, 6 ay sonrasının kıyafetini ucuza denk geldiği yerde alırım, outletleri gezerim vs. Yine de bazı markaların outleti bile yetişkin kıyafetleriyle yarışır fiyatta. Misal benetton 0-12.. Burda Çankaya'da süper bi outleti var ama altlar en ucuz 15, üstler de 20 tl civarı.
Çok gözüme kestirdiğim parçaları aldım, çünkü kumaş kalitesi hakkaten çok iyi. Yıkadıkça parçalanmıyor, lastikleri gevşemiyor, renkleri bozulmuyor falan.
Favori diğer markam da -indirim zamanı-Zara baby. Fiyatları benetton'a nazaran daha makul de olsa öyle elini her attığını alamıyor insan. Hem de büyüyen bir çocuk için...
Derken derken Alaçatı pazarını ve ordaki "Zaracı, nextçi" tezgahı, Hayat'cığımın tavsiyesiyle talan edince alışveriş mantığım değişti. Zara altlar 7,5; üstler 5 TL. Çoğu ufak tefek defolardan dolayı ihraç fazlası olmuş mallar. Kimisinin Zara'yla Next'le alakası yok, sadece etiketi kondurmuşlar ama yine de iyi parçalar düşmüştü.

En üst kolajdaki kız elbiselerini bile 5er TL'ye aldım. Apartmanda kız bebek bekleyen 2 hamile var da :))
Neyse efnim, derken İzmir pazarlarını da gezindim ve gördüm ki "Zaracı, Nextçi" amcalar her yerde var. Bizim pazarın teksil bölümünü bunca zaman fazla küçümsemişim. En üst kolajdaki Zara altları-ki içi polarlı falan- 5er TL'ye kapattım.
Alt kolajdaki bornoz ise Chicco'dan ve 15e falan aldım yamulmuyorsam. Sağdaki 77 baskılı sweat de 5TL gibi bi şey ve Zara'dan.

Şİmdiii, bir yandan da şöyle düşünmek istiyorum. Bu ihraç fazlası mallar mesela azo boyar maddelerin kabul edilebilirden fazla olduğu için reklamasyon yememiş olsun. Sadece ufak tefek dikiş, kesim ve renk hatalarından "ayıplı mal" sınıfına girmiş olsun. Öyledir değil mi?

17 Kasım 2009 Salı

Sınırlar, inatlaşmalar, "hayır"lar

 




Bu aralar -15 aydan büyük bebeği olan- hemen her anne blogger benzer konuyu işliyor. Çocuklarımıza sınır koymak, "geliyorum" diyen teribıl tu sendromunu en az hasarla atlatmak..vs.. 15.aydan sonra bi haller oluyor çocuk milletine. Bir "ben de varım" halleri, bir "her şeyi yapabilirim, ben tanrıyım" durumları ki sormayın. Daha önce bahsetmiştim omnipotans evresinden geçiyorlarmış. Yani kendilerini kral, tanrı falan sanıyorlarmış (şapşallar sizi, götünüzde bezle ne kralı??) Hal böyle olunca, o küçük bebeğiniz, olur olmaz şeyleri isteyen, kızan, dışarda en olmadık zamanlarda olmadık taleplerde bulunan bir velet haline geliveriyor. Bizim Torik de artık 16 aylık ve bu durum sıklıkla kendini gösteriyor. "Didaktik anne blogger" yanım depreşti ve becerebildiklerimi, çaresiz kaldığım halleri, önlemlerimi ve durum örneklerini yazayım istedim.


- Bir kere dışarda muhakkak yürümek istiyor. Yürüyüp enerjisini atacağı en güvenli yer park. Eve çok yakın büyükçene bir parkımız var. Sabah ve akşam birer kere inip deşarj oluyoruz muhakkak. Yoksa evde mızmız da mızmız

- Çok fena yemek seçiyor. Güvendiği ve tadından emin olduğu yemekleri yiyor. Ben de öğün sayısını 3e indirdim. Sabah kahvaltı, öğleden sonra meyve+sütlaç ya da yoğurt ya da pilav. Akşam sebzeli, kıymalı çorba. Öğün araları bu kadar çok olunca it gibi acıkmış oluyor ve "hayır" diyemiyor.

- Her yükseltiye tırmanmak istiyor. İlk başta inemeyeceğinden endişe etmiştim ama kendileri mr.temkin olduğundan inmeyi dötü yemeden tırmanmadı zaten. Ama olur da kafası dalar düşerse diye koltukların sırt koyma minderlerini serdim aşağıya. - "Ver" komutunu seviyor. Oyun falan sanıyor. Elindekini vermeye bayılıyor. Ne zaman abidik gubidik bi şey istese eline veriyorum. Azıcık inceliyor. "Ver" diyince geri alıyorum.

- Dikkat dağıtma mı yoksa "hayır" da ısrar etmek mi? İşte en çok takıldığım nokta bu.. Şöyle ki; zırt pırt hayır diyince bir süre sonra sallamıyorlar. Sadece güvenliğiyle ilgili konularda "hayır" demek gerekiyormuş ama bu liste o kadar uzun ki eninde sonunda "hayır"lara boğuluyoruz.

hayır, çöpü elleme
hayır, balkon terliğini eve sokma
hayır, süpürge balkonda duracak
hayır, klozete diş fırçasını sokamazsın
hayır, kaldırımdan aşağı elimi tutmadan inemezsin
falan da filan Hani "hayır"ı idareli kullanacaktık? Doktorumuz der ki, 10 kere aynı konuda "hayır" derseniz öğrenir. Nah öğrenir.. Daha doğrusu öğreniyor ama bile bile aynı haltı yemeye devam ediyor.


- Geçenlerde çılgınca bir market alışverişi yaptık. Alışveriş arabasında durdurmadığımız Ton Balığı'nı saldık yere. Bir oyuncak puset buldu, nerden çıktıysa lanet şey. Oldum olası itme hastası olan Hz. Tuna it allah it, bayıldı. Kasada artık bu oyuncakla vedalaşma vakti geldiğinde bir kıyamet koptu, aldık mecburen. Evde sürekli üstüne çıkmaya çalıştı ve her seferinde düştü.
Hepsinde bi sinirle bağırındı.

"Ben kralım tamam mı sefil oyuncak, üstüne çıkmak istiyorum. Nasıl düşerim ben haa nasıl?"

Bir nev'i süperstar kaprisi. Şimdilik kaldırdım oyuncak puseti.(Bu arada pusetleri itenin hep anneler olduğundan yola çıkarak tüm oyuncak pusetleri pembe yapmışlar. Çocuklara verilen bilinçaltı mesajına bakar mısınız?)

- Sınırları olabildiğince geniş tutuyorum. Her tencereyi kırabilir, hemen her elektronik aleti karıştırabilir bizim evde. Yasaklı şeylerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Amma ve lakiiinn
Başka evlerde çok büyük sorun oluyor. İlk birkaç saati o eve alışmakla geçirdikten sonra kendi evi gibi dalıyor beyefendi. Sürekli "kusura bakmayın yaa, off olm dur" demek zorunda kalıyorum.
Şimdi empati zamanı.
"Annem evde buna izin veriyor, burda neden kızıyor" anlamadım.
Yapacak bir şey yok, tekrarlaya tekrarlaya öğrenecek ev ve dışarı ayrımını.

- Aslına bakarsanız sınırları daha dar olan çocukların talepleri de daha az oluyor. Siz ne kadar özgürlük verirseniz, onlar daha çoğunu istiyor. 2 yaşına kadar doğru dürüst parka gitmemiş bir çocuk, parkın önünden geçerken ağlamayabilir, çünkü her ağlamasının cevaplanmayağını artık öğrenmiştir ve başka konularda da talepleri oldukça azalmıştır.(Tam tersi talepleri yerine getirilmediğinden aşırı hırçın da olabilir) Tuna 5 aylıktan beri hemen her gün parka gittiğinden artık resmen talep ediyor. Ben diğer tarafa giderken o alıp başını park yönüne ilerliyor.
- En üstteki kolaj cumartesi günü Hayat ve Yeliz'le yaptığımız Alaçatı turundan. Kızlar etraflıca yazmışlar zaten, pek keyif aldık. En geç 2 haftada bir buluşup bir yerlere gitmeye kararlıyız artık. Neyse efenim, kızlar bebeleri pusette yedirirken bizimki yerinde durmadı normal olarak ve kafenin dışındaki deterjanlı kovaya ve süpürgeye dadandı. Biraz oynamasına izin verdim ama işin -kelimenin gerçek anlamıyla- suyunu çıkardı. Baktım üst baş değişimine gidecek bu iş, aldım elinden oyuncağını. Yaygara koptu bir süre. 3 dakikada kumru nasıl yenir?'in cevabını verdikten sonra kalktık mecburen. Şimdi yanlış anlama olmasın, şikayet falan etmiyorum. Normal gelişim süreci bunlar. Zaten aksi yaşansa bir sorun mu var şüphesi yaşardım. Sadece birkaç örnek sunayım istedim.
video

10 Kasım 2009 Salı

Çocuk da yaparımm, kariyer deeee, oooooo



Eski gazeteci, sonradan olma dış ticaretçi, en sonra annelik derken tekstilci yakın bir arkadaşımın gazıyla ortak tekstil mümessilliğine daldık. Avrupalı ithalatçı firmalarla burdaki imalatçıları buluşturuyoruz diye özetlemeye çalışayım işin özünü.
Yoğun bir yazışma ve numune gidiş-gelişi sonucu dün burdaki fabrikada nihai fiyat toplantısı yapmak üzere sözleştik. Ben, Tuna (babası şehir dışında olduğundan mecburen yanıma aldım) ve arkadaşım C. atölyeye girdik. C beni "şöyle dişlidir, böyle cevvaldir, tuttuğunu koparır vs" diye tanıtmış. Dakka bir gol bir. O kariyer kadını kucakta çocukla toplantıya giriyor.
Rezillik...
Tuna sağolsun olmadık zamanlarda hiperaktif kesilir. Atölyenin altını üstüne getirdi desem yeridir. Numune modelleri askıdan indirdi. Hesap makineleriyle hesap kitap yaptı, bize yardımcı oldu(!). Maslaarın altından ce-ee yaptı anneye. Anne bir yandan "navlun parası dahil fiyat.." derken öte yandan oğluna karşılık verdi, zaman zaman "oolum dur girme o deliğe" diye çemkirdi
Allahtan firma sahibinin de 19 aylık feci haşarı bir oğlu varmış da çok yadırgamadı ama atölyeye her giren çıkana naralar atan Tuna herkesi şaşırttı.
Bir ara inceden gelen koku sonrası herkes bir süreliğine trake solunumu yapmak zorunda kaldı.
Adamlarla ööle b.k kokulu fiyat, komisyon pazarlığı yaptık ve mecburen biraz hızlı hızlı konuşarak ayrıldık.
Tuna'nın kariyerimin içine mi zıçtığını anlamak için 2010u bekliciiz.

6 Kasım 2009 Cuma

Çizerim demiştim


Posted by Picasa

Mimişko

Birben mimlemiş. Kadın dergilerinde celebrity'lere sorulan moda, giyim - kuşam soruları kıvamında birkaç sorumuz var.
Eh blog aleminde herkes bir Ayşe Arman herkes bir Ayşe Özyılmazel neticede. (Tekrar söyliyeyim, hemen herkes de o ikisinden daha iyi yazıyor. Berbatsınız be Ayşeler)
İşte sorular ve cevaplarım
1.Dolabını açtığında hangi renkler daha fazla?
Yazın her telden çalıyorum. Genelde çok renkli t-shirtler, mutlaka beyaz bluzlar, bej rengi pantalonlar ve sortlar vs.
Kışınsa en çok kırmızı, kırmızı, kırmızı :)) ve siyah. Bu aralar mürdüme de taktım.
2.Alışverişe gittiğinde hangi mağazaya uğramazsan olmaz?
Kendim için yok öyle bi mağaza ya da marka takıntım. Şimdilerdeyse mothercare'e uğramadan eve dönmüyorum. Her ayın 15inde etiket yarısı yeni sezon mallarına bakıp bir iki parça alıp dönüyorum
3.Kendini rahat hissettiğin giyim tarzı?
Zayıf gösterdiği için uzun bir tunik, tayt ve illa ki siyah babet.
4.Kesinlikle seksi diyebileceğin şeyler?
Banyo sonrası makyajsız ferah mis kokulu kadın ya da erkek.
5.Asla giymem dediğin kıyafetler?
Leopar desenli hiçbir şey giymem, giyene bakamam bile. Çok ucuz duruyor.
Rugan ayakkabı giyemem. Hele rugan ayakkabı ve rugan çantayı birlikte öldürsen kullanmam. O ikisini de Ruslar giysin bence.
6.Fiyatları gereği ulaşılması zor yabancı markalardan en beğendiğin?
Takip etmiyorum o ikoncanik markaları. Üstlerinde gördüğüm kadarıyla da pek komik oluyor bazıları
7.Kitap, film, spor" hangisini diğerlerinden daha çok yapıyorsun?
Eskiden olsa spor, spor, spor derdim. Hem evde bantta koşar hem de yüzmeye giderdim. Şimdi her gün yürüyorum dışarda-az da olsa spordan sayılır sanırım. Filmlerin yerini yarım yamalak diziler aldı. Başını izleyip sonunu getiremeden uyuyorum. Çocuk gelişim kitaplarıyla sınırlı kalan bir kitap okuma serüvenim var ki çok utanç verici.
9.Dışarıdayken yemek yemeği en çok tercih ettiğin yerler?
Çok nadir dışarda yiyoruz. Forum Bornova'daysak İkea'yı tercih ediyoruz. (somon sevdalısıyız) Alsancak tarafındaysak Topçu'nun Yeri'nde çöp şiş.
Ben de Kiraz'ım İlkay'ımı, Sarı Çizmeli'yi mimleyeyim.
Dökülün

3 Kasım 2009 Salı

Relaxanne.com


Yürüyor olmasından mı yoksa artık haberim yokken aksakallı bi dede tarafından kutsandım mı bilmem, pek genişledim ben. Eski kontorl delisi hallerimden eser kalmadı. Her öğünü dopdolu kalorilerle donansın, akşam erken yatsın, dört dörtlük beslensin... diye uzayıp giden temenniler listemde artık tek bir madde var: "Sağlığı yerinde, mutluluğu daim olsun yeter"
Mesela tüm o Antalya ve İstanbul seyahatlerimizde çoğu akşam masadan çaldığı tek dilim ekmeği yiyip bir biberon (125 cc) süt içip uyuduğu çok oldu.
Birkaç kez gece 11lerde uyudu, yanımdaki meyveyi beğenmeyip benim tıkınmakta olduğum cheesecakelere, kazandibilere sulandı. Ben de hiiiç "aman şeker aman glukoz" demeden yedirdim.
Seyahat alışkanlığı kalıcı oldu. Çoğu gece kendi yatağında yatıyor, ama sabaha karşı yatağımıza gelmek istiyor. Biz de sarmaş dolaş yatıyoruz. Tuni'm babasına ayağını atıyor benim de elimi tutuyor, maaile sıcak sıcak yatıyoruz. Nerde fasikül fasikül uyku serisi yazan anne? Dedim ya relax moda geçtim ben. Çok mutluyum..

Belki tam da bu nedenlerle blog yazmak, başka çocukların&annelerin dertlerini dinlemek ve okumak istemez oldum. Hani gelir ya bi "manyak mıyım lan ben? niye blog yazıyorum?" hissi, işte o geldi çöreklendi bağrıma. "Kalk git" diyorum, gitmiyor nalet his.



Dediğim gibi bu aralar blogumun, başka blogların varlıklarını sorgular oldum. Yazılanların çoğunun "kuzguna yavrusu şahin görünür" hesabı olduğunu düşünüyorum nicedir. "Bizim kız & oğlan şahane cümleler kuruyor, o esnada piyano çalıyor, zaten doktor da çocuğumuzun dahi olabileceğini söyledi" minvalindeki ifadeleri gördüğüm anda başka kanala zaplıyorum zira hakkaten çok sıkıldım bu muhabbetlerden.
Blog yazarken "kendi annelik maceram" düsturuyla başlıyorum hep. "Kızlar bakın şahane bir şey öğrendim, size de anlatayım" heyecanıyla bir de. Birilerine faydam dokunsun istiyorum. Öyle "aman da evladıma hatıra kalsın" derdim yok. Muhtemelen bizim fırlamalar bi taraflarıyla gülecek yıllar sonra.
Ne hatırası, bırakın allasen


Dedim ya gereksiz yere yazıyormuşum gibi sanki.
Oysa omnipotans'tan sözedecektim size. Tam da çocuklarda bu aylarda hortlayan" ben yaparım sen elleme" dürtüsünden. İnanışa göre bebekler sonsuz ve tanrısal bir bir özgüvenle doğarmış. Dünyanın pek de güvenli olmadığını, hareket kabiliyetlerinin kısıtlı olduğunu anladıkça da güvenleri sarsılır, anneye daha bağımlı ve huysuz olurlarmış. (Melek bebeklerin çoğu ya bunun farkına varmıyorlar ya da umursamıyorlar sanırım). Yürümelerini müteakip özgüvenleri yine tavan yapıyor ve ne yemek yedirebiliyor ne de kontrol edebiliyormuşuz. Sürekli keşfetmek istiyorlar ve had safhada özgüvene sahip olduklarından önlerine engel koyduğumuz zaman deli oluyorlar-mış. Yapılması gerekense dünyalarını güvenle donatmak ve onları serbest bırakmak.
Montessori bacının şu cümlesi de bence bu sürece işaret ediyor. "Çocuklar belli zamanlarda belli konulara duyarlılık geliştirirler. Eğer ebevenyler bu duyarlılıkların tatmin edilmesine izin vermezse çocuk bir sonraki aşamaya geçemez, gelişimi sekteye uğrar"
Sürekli ortalığı karıştırması engellendiği için 7-8 yaşında çığırından çıkmış çocukların "keşif" duyarlılığının kaybolduğunu, ya da tümden şekil değiştirip "yaramazlığa" döndüğünü düşündürüyor tüm bu veriler bana.
Bak gene dayanamadım yazdım.
İlahi blog.
Diyet yaparken "yok ben yemeyeceğim" diyip koca kek dilimini mideye indiren kararsızlar gibiyim di mi :))
Sevgiler herkese

27 Ekim 2009 Salı

15.ay bla bla bla bla


Anlamlandıramadığım bir telaş içindeydim 10 gündür.
Birkaç arkadaş sordu face'ten telefondan sağolsun, iyiyiz de telaşlıyız işte.
Neler mi yapıyorum?
Bir kere işlerde hafifi bir kıpırdanma var. Evden çok ufak çapta tekstil ihracatı yapmaya çalışıyorum. Numune gidiş-gelişi, yazışmalar derken günümün çoğu bilgisayar başında, telefonda geçiyor.
Ee Tuna sağolsun yürüyecek mi derken koşturuyor üzerinize afiyet.
Ben de aynen peşinden.
Parkta kaydırağın tepesine tüneyen, çocuğunu kucağına alıp kayan kadın benim... Kayarken kikirdeyen biraz Tuna, çokça ben... İyi ki çocuk yaptım da doyasıya biniyorum kaydırağa:))

Gelelim blogun varoluş nedeni Ton balığıma, marifetlerine falan.
Adettendir, 15.ay doktor kontrolü diye girelim mevzuya. Hafif nezleli be uykusuz gittiğimiz muayane pek tatsız geçti. "Son bir aydır seferi olmaktan iştahsız" diye şikayete başladım. Yediği içtiği biraz süt, çokça pilav, milupa sütlaç. Hiç et yok, balık yok, sebze yok gibi bir şeydi. Normal dedi doktor, dışarda düzen müzen bozulduğundan bir de sütüne nezle olduğundan çok normal az yemesi dedi. Tartıya aldık 11,500 çıktı az çişli beziyle. 11,400 diyelim. Bu ay 100 gr almış-ki yürüyen ve kötüğ beslenen bir çocuk için çok iyi buldu.
İşte hep bahsettiğim noktaya döndük. Çocuğa bir şekilde kilo aldırmak mümkün ama önemli olan ni-te-lik-li beslemek. Neticede Minadex adlı vitamine başlamamı tavsiye etti. Güzel yerse günde ya da günaşırı 1 tatlı kaşığı, yok iştahı böyle devam ederse her gün 2 tatlı kaşığı. Zaten Dünya Sağlık Örgütü 1-2 yaş arası çocuklar için tavsiye ediyormuş ilave vitamini. Tadından nefret ettiğinden Tuna'ya gece uykusunda biberonla sulandırıp veriyorum. onda bile fışlaya fışlaya içiyor.
"Neyden ne kadar yemesi gerek ve günde alması gereken kalori nedir?" gibi damar bir soru sordum.
Bu kiloda ve bu aydaki bir çocuğun 1000-1500 kcal alması gerekiyormuş.
Kahvaltıda 2 kaşık tahıl (ya da bir dilim ekmek) bir parça peynir ve günaşırı yum. sarısı yetermiş.
Yumurta yediği günler günde 50 gr kadar et (kırmızı et ya da balık iyi protein ana tavuk keyfe keder) yumurtasız günlerde 100 gr et yemeliymiş
öğlen ve akşam 1-2 yemek kaşığı pilav ya da makarna ve her gün muhakkak meyve yerse %100 iyi beslenmiş diyebilirmişiz.
Sebzeden mutlaka diye sözetmedi-ki gelişimi için çok elzem olmadığını okmuştum.
Bizde bu rakamlar imkansız tutmuyor. Neyse işte biraz vitamin, biraz daha öğün aralarını açıp iyice acıktırarak falan yedirmeye çalışacağız.
Yemekle ilgili pek genişim uzun zamandır.
Sonracıımaa, doktorumuz kounşma becerilerini sordu. "Kaç kelime biliyor" dedi. Valla saymadım işte bunları bunları söylüyor falan dedim. 10 kelime bilmesi yeterliymiş.
Annelerin pek övündüğü bu kelime sayısında da çok genişim nedense. Yani inan olsun bir kez saymadım kaç kelime biliyor diye. Kendince hayvanlara sesleniyor, arabada uyuklamak üzereyken uzaktaki köpeği görüp "ha ha"(v harfini çıkaramıyor henüz), kedilere "tiss tiss"(pisi pisi), kuşlara "cic cic"(ya da ona benzer bir şeyler) söylüyor, gözden kaybolan herr şey için "dittii" diyor, telefonu bulup getirip kulağıma dayayıp "dede" diyor falan.. Uzayıp giden bir liste bu ve fakat aylık gelişiminin durumuyla hiiiç ilişkilendirmediğim sadece zevkle izlediğim bir gelişim süreci. Konuşmaya çalışıyor ve beden dilimle destekleyerek söylediğim hemen her şeyi anlıyor.

Ve gelelim asıl marifetlere..
Yürümek meğer bir milatmış çocukların dünyasında. Her şey değişti yaşamımızda. Bambaşka bir çocuk oldu. Neredeyse hiç ağlamıyor, huzursuzlanmıyor, huysuzlanmıyor. Evden tüm gün çıkmasak bile oyalanacak bir şeyler buluyor. İşlerim acayip kolaylaştı desem yeridir.
Dışardaysak durum daha zor ama. Zapt'ı rapt altına almak çok zor artık. Sürekli koşarak ilerlemek istiyor, pusette durmak istemiyor, park görünce muhakkak mola vermek istiyor, salıncakta ileri-geri sallanmak artık kâfi gelmediğinden barikatı kaldırıp aşağı atlıyor (sıklıkla düşüyor ve ses etmeden ayağa kalkıyor), kaydırağa çıkmak istiyor ama çıkamadığından çıksa da kendisi kayamadığından birlikte çıkıp kayıyoruz. Günde bazen 20 kere inip çıkıp kayıyoruz(Son 5-6 kiloyu şimdi verdim verdim)

Ton'umun taklitçiliği artık kendini aştı. Dişimi fırçalarken o da istiyor, ben de eline bir fırça veriyorum. Kâh dişini kaşıyor, kâh fırçasını sürtüyor.
Tartıya çıkıp kendini tartıyor. (Oysa ben nicedir bırakmıştım kendimi tartmayı. Ayıptır söylemesi İstanbul'dan +1 kiloyla dönmüş bir pisboğazım ben)
Tarakla saçını taramaya çalışıyor.
Bankamatikten para çekerken pusette oturduğu yerden -sözümona- tuşlara basıyor.
Ben uzaktan öpücük yapınca iki dudağını şaklatıp "puahh "sesi çıkarıyor.
En güzeli tüm bunları yaparken yaptığı şebekliğin farkında olduğunu gösteren muzip gülümsemesi yüzünden eksik olmuyor.
Dağınıklık konusunda size Tunik'i şikayet ediyorum teyzeleri. En son, balık pişirmek üzere tuzluğu arayan, babasıyla aramızda şöyle bir diyalog geçti
Baba: Tuzluk nerde yaw
Anne: En son yatak odasında baskülün yanında gördüm
Baba: ???
Anne: Evet saçma bir cümle oldu ama ordaydı. Dur getireyim.

Telefon soğanların arasından, diş fırçası çamaşır kirli sepetinden, benim çoraplarım mutfakta havluların arasından falan çıkabiliyor bu aralar. Evvelsi gece diş fırçamı bulamayıp 1 saat dolandım durdum. Dün de gittim yensini aldım ve sakladım ki görüp de istemesin. Eskisini veriyorum kemirsin diye.

Oyuncaklara ilgisi neredeyse hiç kalmadı. Çoğunu kaldırdım zaten. Arada halka dizmeceli bir şeyleri gösterince heyecanlanıyor, 5-10 dakika oynayıp sıkılıyor.

Çamaşır makinesinin ayar düğmesini çevirmeye başladı. Makine çalışırken çeviriyor, ben geri düzeltiyorum ve banyodan çıkarıp kapıyı kapatıyorum. Homurdanıyor.

Çamaşır asarken bana yardım (!) ediyor. Ben astıkça kovadan ıslak çamaşırları veriyor. Verirken de "al" gibi bir şeyler söylüyor. Her seferinde teşekkür ediyorum, öpücük atıyorum. Sırıtıyor..

Fotoğrafların öyküsüne gelince, efenim gene bir blog buluşması gerçekleşti. Soldan sağa Yeliz, Bendeniz ve Hayat İnciraltı'nda buluştuk. Yani bir makine mühendisi, bir caponca okutmanı ve bir sanal esnaf :)) olarak biraraya geldik.
Bebeler 8 ve 9 aylık olunca kızlar derin derin lafladı. Dötü kurtlu oğlumla ben kaydırak salıncak trombolin(zıp zıp) peşinde koştuk. Arada sohbete dahil olayım dedim ama yakalayamadım kızları.
İki süt obezi tosunu sevdim, 2 hafta sonra Hayatlar'ın evde buluşmak üzere ayrıldık.


Posted by Picasa

23 Ekim 2009 Cuma

Yediğim içtiğim benim olsun...

Her şey şu soruyla başladı: " Hülü yaa, biz İzmir'e dönmeyip İstanbula'a mı gitsek?"
15 saniye gibi uzun bir süre düşündükten sonra "olur be" dedim. Topladık valizleri bastık İstanbul'a gittik. Bizim Antalya'ya gittiğimiz vakitler henüz hava sıcak olduğundan Tuna da ben de yazlık moddaydık. Bu sebepten yoldaki outlet mağazalar itinayla değerlendirildi, en pahalısı 22 TL'yi geçmeyen cicilerle hafiften kışlık koleksiyon düzüldü ve ana ikamet üssümüz olan Kadıköy Koşuyolu'na (abimlere) varıldı.
Kedili ve çocuksuz bir ev olmasından mütevellit hep tetikteydik. Tuna bizim evden pek daha eğlenceli bulmuş olacak bu evi ki kitapları alaşağı etti, kedi Fitnaz'ı kovaladı, koşu bandına tırmana tırmana bi hal oldu. Sürekli "ay dur oolum yapma" demekten asıl helak olan benim ama neyse.



İkinci adresimiz Rahşan'lardı. Upuzun bir -sözde-şehiriçi yolculuktan sonra ulaştık malikaneye. En son bebeler 6 aylıkken görüşmüştük biliyorsunuz.
Raşocan süper sofrasıyla, Mina da lokumluğuyla mest etti bizi. Gene süper ağırlandık.
Çocuklu eve misafir gitmenin aslında benim için ne büyük avantaj olduğunu bilemezsiniz. "Orası güvenli mi? Merdivenlerde koruma var mı? Çocuğum ne yiyecek?" falan diye hiiç düşünmeden konakladık.
Tuna ve Mina çok tatlıydı.
Birbirlerine zaten karakter ve beden dili olarak çok benziyorlardı. Kısa sürede birbirlerini daha da taklit etmeye başladılar. Yazmakla olmuyor ama anlatmaya çalışayım. Mesela Mina babasının kucağında elinde bir parça ekmek. Hem kendi kemiriyor hem babasının ağzına minicik parçalar tıkıştırıyor. Tuna da derhal ekmek parçalarını bana tıkmaya başladı. Tuna'nın çok yaptığı bir hareket vardır. Elinin tersiyle ağzına vurarak "babababa" sesi çıkarır. Anaa! Baktık Mina hemen kapmış hareketi.. Birbirlerine bakıp muzipçe gülmeleri de cabası...
Sonra efenim, o olay yaratan bisiklet sürme sahnesi yaşandı. Meğer ne zor imiş 3 tekerlekli bisiklet. Sürerim diye artiz artiz geçtip gidona, g.t gibi kaldım afedersiniz. Sola kırıyorum sağa gidiyor meret. Ben de bol bol "acaba hamile mi?" pozu verdim gitti.



Ertesi gün blog buluşmalarına start verdik. Senem, Özgür Anne, Tuğçe, Birinci Tekir Şahıs ve İlkay'la mailleşmiştik gelmeden önce. Senem hariç herkes Kadıköy civarında yaşıyor ve çalışıyor olunca çabucak buluşuruz sandım. Meğer ben unutmuşum İstanbul'da plan yapmanın zorluğunu. Bin türlü sorundan dolayı ilk gün Tuğçe'yle buluştuk ve Özgür Anne kısa süre ce-e dedi kaçtı. İlkay'cığımla Doruk'un ve kendisinin hastalığı yüzünden buluşamadık. Sonrasında Özgür'le ikimiz öğlen yemekte, ertesi gün de Özgür ve Tekir'le ikindide biraraya geldik. Hemen hepsi çocukların uyku saati, başka planlar, bizimkinin nezle olup tatsızlaşması gibi nedenlerden kısa sürdü. Buluşma yerimiz bizim kaldığımız eve çok yakın olduğundan ve zaten bizim de günümüzün çoğu o mekanda geçtiğinden aman aman bir zorluk çekmedik. (OİP'nin çiziktirdiği gibi gezici araç falan gerekmedi yani)
Yüksek müsaadenizle tadı damakta kaldı klişesini tekrar kullanmak istiyorum.
Fotoğraflardan çok çok daha tatlı iki kızçe: Duru ve Ela
Ve karşının buluşması.. Eşim iş için o tarafa geçmeyi planlayınca ben de Senem'i aradım. Dedim "yarın müsaitseniz size geliciiiz".
Dedi "eyvallah"
Kampüste buluştuk, Neva'yı gördüm, öptüm bal dudaklıyı. Tuna'nın yemeğine sulanınca taktım sünnetçi önlüğünü. Ama ikisini de tutabilene aşkolsun. Kafeterya camından birbirlerine cilve yaptılar, kedi kovaladılar ama yemek ı-ıhh...
Sonra bebek parkına indik. Tuna uykusuzluktan, her gün başka evde uyuyup uyanmaktan, pusette ve oto koltuğunda uyumaktan, yolda yemek yemekten kısaca bu düzensizlikten isyan etmek üzereymiş ve parkta resmen patladı. Ufak çapta bir kriz geçirdi sanki. Tam adlandıramıyorum çünkü daha önce hiç olmamıştı. Neticede Senem'le doğru dürüst laflayamadan ayrıldık, Tuna oto koltuğundan 2 saatlik uykusuna geçiş yaptı böylece.


Bu koşturmacaya ve dönmeye yakın nezle olmaya rağmen genel anlamda iyi bir performans sergiledi Tuna. Çoğu geceler akşamdan sabaha full uyudu. Park yatağında uyanıp etrafa bakınıp korkunca ve ısrarla uyuyamayınca da çaresiz yanımıza yatırdık. Her misafirliğimizde nefaset yemeklere şarap-rakı-biraz triosundan biri eşlik edince ve fakat buna mukabil sabah horoz ötüşüyle uyanan bir çocuğunuz olunca İstanbul trafiğinde şekerleme yapmak kaçınılmaz oldu.
Trafik demişken, bir keresinde 3 saatte geçebildik karşıya ve ben açlıktan bayılmak üzereydim. Otoban simitçilerine para uzatmak üzereyken eşimin "egsoz manyağı olmuştur onlar, sakın yeme" engeliyle karşılaşınca aç bilaç oturdum bir süre. Sonra aklıma geldi ve Tuna'nın yemeğinden artan 1 kaşık pilav, 1 kaşık taze fasulye ve yarım kavanoz milupa meyve yedim. İstanbul bana bunu da yaptırdın ya, helal olsun sana....
Sonracıımaaa, dönüşümüze 2 gün kala çook yakın bir dostunun kızını düğünü için babam geldi İstanbul'a. Hava kötüydü biz de Tuna'ya bir şeyler alalım diye kalktık AVM'leri falan gezdik. Güya deneyip de alacaz. Ne mümkün....

video
Başka başkaa... Eski dostları gördük, kiminin bebeği olmuş, Tuna abilik yaptı onlara. Taksim turu yaptık, Terkos'tan pek güzel eşofman altları, sweatler aldım. "Pis bi şeyler yeme" dürtüsüyle kalamar, midye, hamsi tava yedik falan. 2 aylık ikiz annesi Deniz'imle bir türlü görüşemedik, üzüldük..
Başka şeyler de olmuştur muhakkak ama çok eski zaman gibi kaldı şimdi yazarken bile.
Öpüldünüs...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Döndük; lakin...


Olaylı İstanbul turumuz bitti, döndük eve. Yolda yediğim yemekten dolayı ürtiker (bildiğin kurdeşen) oldum, kaşağıyla tırmalamak istedim kendimi 3 gün boyunca. Kıpkırmızı vücuduma bakıp bakıp kendime acımak da cabası. Tuna hafif nezlemsi. Ihlamur, soğuk buhar vs devam..
İğne ve anti-histaminlerle iyileşiyorum ama ilaçlar fena uyku yapıyor. Aksi gibi hamile milletinin hamile bantı krizi tutmuş, sürekli koşturmaca halindeyim. Hamile bantı yetiştiremiyorum Allah sizi inandırsın.
Şu her daim akşamdan kalma halim geçsin hele, bol fotoğraflı enfes bir İstanbul yazısıyla geri döniciim.
p.s. Fotoğraf efektörlüğünden dolayı Elçin'e teşekkürler
Posted by Picasa

2 Ekim 2009 Cuma

Gazihan vs. Tuna


Bir önceki postta "teasar"ını verdiğimiz buluşmadır postumuzun teması. Tuna-Gazihan buluşması yani..

Buluşma mekanımız çocuk parkının da olmasından mütevellit Atatürk Parkı'ndaki Big Man isimli mekandı.(Google'da kendilerini ararlarsa bu yazıyı okusunlar lütfen, pek fena bir işletme. Çalışanlar sevimsiz, çimleri nedense pek kıymetli)

Oğlanları en son 3 ay önce buluşturup kaynaştırmıştık. O vakitler ikisi de emekler pozisyonda ve birbirlerine benzer karakterdeydi. Deniz kenarında debelenmiş, Akdeniz'de çimmiş, pusette uzun sabah uykuları alıp bize sohbet şansı vermişlerdi.

Meğer 3 aylık bir zaman dilimi, bebeklerin çocukluğa geçişi, karakterlerinin belirginleşmesi ve ayrışması için yetip de artan bir süreymiş, bunu gördüm.

Gazihan çok ama çok hareketlenmiş, resmen özgürlüğünü ilan etmiş. "Dünyanın efendisi benim.. Nereye istersem giderim. Kimse de bana engel olamaz hüleeaynn" nidalarıyla dolanmakta artık. Park olmasa oğlanı zaptetmekte çok zorlanırdık diyeyim, o derece...

Yanımızda Yasemin'in çocuk sahibi olmayı istemekle bundan korkmak arasında gidip gelen kuzeni Özlem de vardı. Gazihan kaydırak tepesinden her haykırışında Özlem, "teyzecim öyle yapma ama. Bak anne olmaktan korkuyorum böyle yapınca" dedi durdu.


Bir ara bizim ittirgeçli araba paylaşılamadı. Tuna sürmeye çalıştıkça Gazihan elinden aldı. Suluk da, oyalanırlar umuduyla getirdiğim oyuncaklar da benzer bir akıbete uğradı. "Gel gel" çağrılarımıza kulak tıkayan Gazihan'ı tıpış tıpış yanımıza getiren sebep bakın neymiş...


video


Tuna baktı kurtuluş yok, kendini inşaat ilmine verdi. Yasemin "oğlum bak, çocuk ne güzel uslu uslu oynuyor. İnsene çocuum aşağı" diye boşu boşuna gaz verdi.


Ben de "len Tuna, bak millet dağa tırmanıyor, fezaya çıkıyor. Sen daha halka diz, tembel popo" dedim durdum. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür hesabı :))

Çocukların bu müdahaleye kapalı, içgüdülerini etkisindeki hareketlerini , en ufak bir rol kesmeden adım atmalarını izlemek, sonra oturup kendini irdelemek ve yeniden keşfetmek bence çocuk sahibi olmanın en heyecan verici yanı.

Bir de 1 yaş meğer dönüm noktasıymış çocuklar için. 3 ay önce birlikte oynayan çocukların artık bir araya gelmekten bi halt anlamadığını (biz Yasemin'le laflamaya doyamıyoz o ayrı :)) ve ortak noktalarının pek olmadığını farkettik. Benim "kreşte, okulda falan çokça tartaklanır bu oğlan" endişelerim azdı da azdı. Öyle böyle değil ama yaa. Biri azıcık itip kaksın derhal yere çöküp göz ucuyla bana bakıp ağlıyor. Hiç mücadele etmek, aynen karşılık vermek falan yok.. Bizim ailenin erkeklerinde vardır zaten bu "ensesine vur lokmasını al" ya da "biri sağ yanağına vurursa sol yanağını dön" geni..

Malına sahip çıkan tek bir erkek yoktur, ne benim ne eşimin ailesinde. Mala mülke -haddinden fazla- değer vermemenin eskilerde kaldığı bir dünyada, oğlumun tez vakitte silkelenip "doğru" yolu bulması dileğiyle, bir postuma daha nokta koyup esen kalın diyorum.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Hatırlanası maddeler

Yazmazsam uçacak gidecek, hiç yaşanmamış gibi olacak. Tuna bu aralar şu modda
- "Gel kakanı temizleyelim" diyerek alt açmasın serip ıslak mendil paketini elime alınca bezlerinni içinden bir tane kapıp getirdi ilk kez. Teşekkür edip bol bol mıncırdım. Yutuverecektim çocuğu oracıkta.
- Evde yalınayak yürüyerek baya bi kilometre yapıyor. Dışarı çıkınca alışamadığı ayakkabıdan mı düşme korkusundan mı bilinmez, inanılmaz temkinli yürüyor. O ittirgeçli arabasını alıyorum parka falan gittiğimizde. İttirmeye bayılıyor.
- Geçenlerde bir tahta oyuncağın köşesine kafası çarptı, acıdı. Annemle "neresi çarptı acaba?" diye konuşurken işaret parmağıyla oyuncağın o köşesini gösterdi.
- Banyo öncesi cıbıldanınca pipiyi tutup bana bakıp sırıtıyo.
- İlk kez düşüp dudağını kanattı. Dişi çarptı sanırım. Çok üzüldüm ağzını kanlar içinde görünce. Ağladım hatta :((
- Üstte 4, altta iki dişi var artık. Gülünce basbaya çocuk gibi oluyor. Zaten hep derim "bir bebek yürüyorsa ve güldüğünde dişler görünüyorsa, artık bebeklikten çıkmıştır"
- Fotoğraf makinesi gibi kaydediyor her şeyi. Yemek bitip önlüğünü çıkarırken, elini yıkamayı bitirip musluğu kapatırken hep "bittiii" dediğimden artık benden önce davranıp "dit-ti" diyor.
Tencerede yemek pişirip(!), kapağı kapatıp bir de üstüne kaşık kondurmaya başladı. Hangi tonda konuşursam o da aynı tondan sesleniyor. Çok fena self-control zamanındayız, çook
- Kelimelerden çok efektlerle anlatıyor derdini. "Araba" deyince "bırrnnn"; saat deyince "tikkak" gibi... Geçenlerde ilk kez bir köpek havlamasına "haf" gibi bir şeyler söyledi. "Baba nerde?" diye her soruşumda (sayko anneyim ya zırt pırt soruyorum) kaşının ortasını kaldırıp "ditti" diyor. Bitene de gidene de aynı sözcük: "dit-tii"
- Göbek deliği hastası.. Uluorta açıp öpmeye çalışıyor göbeğimi, deliğe işaret parmağını sokup pişmiş kelle gibi sırıtıyor. Ama hep babasını suçu. Açıp deliği deştikçe "diiitt" diye gaza getirdi hep. Şimdi işaret parmağı havada göbeğe doğru ilerleyip "diii" diye açıkça talep ediyor.
- Fotoğrafın hikayesi sonraki postta :))


Posted by Picasa

26 Eylül 2009 Cumartesi

Bakkal Çırağı Tuna, Doruk'la Buluştu

Sağsalim ama hafif nezleli de olsa Antalya'ya ulaştık. Beni 1 tam gün yorgan-döşek yatıran nezle, inceden Tuna'ya da bulaştı. Tuna şimdilik ateşsiz ve burun akıntısız ama keyifsiz ve iştahsız. 2-3 gün içinde normale dönmesini umut ediyoruz.

Bu ufak hastalıkların, haftalardır hayalini kurduğumuz görüşmeyi engellemesine izin vermedim tabii :)) Bizim gelişimizin gecikmesiyle "yoksa görüşemeyecek miyiz" dediysem de her türlü engeli aşıp Antalya'da Kiraz'larla buluştuk.
İlkay, sakin kocası Yas ve muhteşem Doruk triosu beni hiiç şaşırtmadı. Neredeyse doğum tarihimiz bile aynı olan İlkay'la sohbete doyamadık.
Doğduğu günden bu yana benim tek kaşa benzettiğim Doruk, beni 8 ay öncesine götürdü. Hatta gözlemeci teyze "ikiz mi bebekler" diye sorarak bizim "tek kaş brothers" geyiğimize tuz biber ekti. Yas da "keşke benim kocam da burda olsaydı" dedirtti, zira sakinlikleri pek bir benziyordu.
Gözleme, çay ve çokçana sohbetle 2 saat geçti. Doruk annesinin tüm şikayetlerini yalanlarcasına uslu, Tuna da son günlerdeki cevval&cabbarlığının aksine pek bir keyifsizdi.
"Size doyum olmaz ama yolumuz uzun" diyerek atlarına binip uzaklaştı o güzel insanlar..
Biz de dede evine yollandık. Pusette kısacık kestiren Tuna, dedesinin büfesine gelince gene yaramazlık kostümünü giydi. Meğer İlkaylar'a numara yapıyormuş köftehor. Önce sigara rafını kestirdi gözüne. Teker teker indirdi paketleri; sonra da arabasına istifledi.

video
Sonra tezgahaltına dadandı. Kola kutularını döktü saçtı, birini patlattı. Bizde kola içen olmadığından dükkana ilk gelene hediye ettik :))
Ardından kutuları üst üste, büyük bir sabırla, bıkmadan tekrar tekrar dizerek "yok yok aşçı değil, kesin inşaat mühendisi olacak bu çocuk" dedirtti bize. İki mühendisi, İlkay ve Yas'ı aynı anda görünce coştu kanımca :))İnşaat kısmı tutmuyo ama olsun...
video

19 Eylül 2009 Cumartesi

Babaaaa

Bizim evin babası 15 gündür çok yoğun çalışıyor. Sabahın seherinde evden çıkıp geceyarısı evin yolunu zor buluyor resmen. Tuna her sabah babasını hazırlanırken görüp mızırdana mızırdana peşine düşüyor. Geçen gün telefonuma bakıp "babaaaa" diyordu. Dün akşam da sabahları uğurlayıp, akşamları karşıladığımız balkonda yoldan gelip geçene bakarken bizim park yerimize giren arabadan inen adama "babaaaaa babaaaa" diye bağırındı. Sonuna yetişebildim.
video
Akşam babası eve gelince videoyu hafif nemli gözlerle izledik. "Ayy nasıl özlemiş yaa" diye diye üzüldü.
İşleri bitmediğinden bizim bayram tatili de yalan oldu. Daha doğrusu bayram sonrasına sarktı. Herkes dönerken biz tatile çıkıyor olacağız sanırım.
Böyle..

17 Eylül 2009 Perşembe

Fırsat Ürünü

Tükkana yeni ürün koydum, tiz bakıla, incelene, eşe dosta tavsiye edile!!

Anti-Tim Kuruyorum

Nihahahaha! Güç bende artııkk. Niye daha önce düşünmedim ki? Yeter artık ezildiğimiz, veletler büyüdü. Nasihat verme sırası bende..
Efendim, sonbaharla birlikte havalar serinledi malum. Bizim öğlen ve akşamüstü tavaf ettiğimiz parktaki çocuk manzaraları da derhal değişti. Sandaletlerin yerini kapalı ayakkabılar, t-shirtlerin yerini uzun kollu bodyler, şortların yerini pantolonlar aldı. Biz hariç hemen herkeste bir kapanma durumu var. 3-5 derece için abartmaya gerek yok diye düşündüğümden biz hala üste kolsuz body(Raşo Teyzesinin deyimiyle piknikçi gibi) altta penye şort şeklinde takılıyoruz. Ayakkabı mayakkabı hak getire. Hep yalınayak hep başı kabak benimkinin. Anneannelerin şaşkın bakışları da eksik olmuyor haliyle. Artık kazık kadar herif olduğundan pek de seslerini çıkarmasalar da kınayan ve acıyan bakışlarını hissedebiliyorum. Tek tük "ay çocuk üşüyecek" diyen oluyor ama az..
E çocuk büyüdü diye bu tatlı sohbetten niye mahrum kalalım ki? Bu sefer ben başlatıyorum muhabbeti:
- Aaa bu sıcakta terlemesin çocuk. Pek de hareketli meaaşallahhh
- Yok sıcak değil pek sanki. Esiyo ya hafif. Ben üşüyorum zaten çok.(hakkaten pek üşüyo gibi giyinmiştir)
- Valla benimkinin şu arka kıvırcık saçları sucuk sucuk...
- Yaaa?(bu arada çocuğun kolları hafif kıvrılır, sırtı bi yoklanır) Aaa bak bu da terlemiş sanki. (Bir kat çıkarılır)
İşte buuuu..
Bugün Migros'ta kasada bir orta yaşlıca anne, 2 aylık bir bebek (uzun kol body, yün yelek ve penye battaniyeden görebildiğim kadarıyla kız bebekti) ve genç teyzeyle karşılıklı gülümsedik. Atladım hemen "Ayyy bu sıcakta..." falan diye.
Kadın "ama daha 2 aylık küçücük" falan diyecek oldu. (Sanki bizimki hiç küçük olmadı da 14 aylık doğdu.)
"Ay olur mu" dedim. "Benim oğlum da temmuzda doğdu, koca kış bile doğru dürüst yün yelek giydirmedim. Sodyum kaybı olur bakın sonra mazallah"
Kadın topukları sırtına vura vura kaçtı benden..
Ay çok zevkliymiş..
Şimdi "emiyor mu" ve "sütün yetiyor mu" sorularıyla lohusaları bıktırmayı planlıyorum.
Şaka şaka..
Kıyamam ben lohusalara..
Hepsine bol bol süt, sakin kafa diliyorum amaaa
Her seferinde Tuna'yı sevmek için o pis ellerini çocuğun yüzüne gömen kasiyer. Sana da "çocuğumu elleme" timiyle savaş açıyorum bilesin. Grip sezonu açıldı açılacak zaten.. Kolla kendini...Zaten sürekli "abla şifreni girsene" demene; meslektaşının "canım poşetler bu tarafta" demesine gıcığım. (gereksiz bir laubalilik hali var bu şehirde)

16 Eylül 2009 Çarşamba

Sayıklamalar



Öyle yaşayıp giderken bir sürü şey birikiyor kafada. Annelikle, memleketle, İzmir'le, geleceğimizle ilgili.
Toparlayıp yazmak zor oluyor, keşke beyin kayıt cihazı gibi bir şey olsa da anında kaydedebilsem. Yazamadıklarım, yazdıklarımın yanında çok özensiz ve basit kalıyor hakkaten.
Annelik hallerini sorgular oldum bu aralar.

Tuna beye kıymalı, domatesli kabak yemeği yaptım az önce. Oysa biz sevmeyiz sebze yemeğinde et ve türevlerini. Yiyoruz mecburen.

Sabah çok erken kalkmaktan da nefret ediyorum ama Tuna çok dakik. Saat 06:48 dedi mi ayakta. Sanki işe yetişecek. Sadece yarım saat daha fazla uyusak ne süfer olurdu.

Üst kesici dişlerden biri daha neredeyse yarıya kadar çıktı. Büyük bir gürültüyle geldi her zamanki gibi. Geceleri 15 dakkada bir jel sürüp emziği verip uyumasını dilemekle geçti birkaç gün. Jelin etkisi geçene dek uyudu uyudu. Yoksa hoop bir daha.. Ne çileydi geçen hafta. Şimdi onun yanındaki dişin de eli kulağında.

İşte bildik şikayetler vırvır dırdır..

Anne olmak çok zor iş, ama çocuk olmak çok mu kolay sanki? Haksızlık ediyoruz sanki onlara. Dün biri söyledi, "bu kadar dişi arka arkaya bir yetişkin çıkarsa acıya dayanamaz" gibi bir şeyler, tam hatırlamıyorum şimdi. Biz sadece uykusuz kalıyoruz ama onların eti yarılıyor, damağındaki kemik parçaları ilerleyip günyüzüne çıkmaya çalışıyor ve işin kötüsü ne olduğunu bilip anlama şansları da yok. Yazık...

Dün grip aşısı yaptırdık. Sadece iğne girip çıkarken bağırındı. Pantalonu giydirip yere bıraktığımda çoktan bi oyuncağa dalmıştı. Aşı yapılan ben olsaydım muhtemelen düşen tansiyonum yüzünden hala yatıyor olurdum. Çok da tatlı değil sanki çocukların canı.. Ya da yetişkinlerle aynı şeylerden korkmayı henüz öğrenememişler. Köpek görünce dibine kadar sokulmak istemesi de bundan olsa gerek. Korkar mı acaba büyünce köpeklerden?

Sokulmak demişken, sokulmanın dibine vurdu son bir haftadır. Yere uzanırsam göbeğimi açıp öpüyor, yere eğilip bir şey arıyorsam sırtımı açıp yalıyor, kafasını sürekli bacağıma dayayıp "ayyy" diyerek beni seviyor. Böyle bir tuhaf aşk halleri var. Alttaki fotoğrafı yorumsuz yayınlıyorum. Hikayeyi tahmin edersiniz; Tuna pusette durmadı aldım kucağıma. Öyle sindi kaldı kucağımda. Bir başka müşteri "aman da ne uslu çocuk" diyerekten sevdi bizimkini. Sonra nazar boncuğu takmıyorum diye inceden fırçalayıp çantasından boncuk çıkarıp taktı. İzmir böyle bir yer işte..


Uykusuzluk hafif asabiyet yaptı bana. Sabırsız ve tahammülsüz oldum bu aralar. Tuna çoğu kez kendi kendini oyalayamıyor, başka odaya bensiz geçmek istemiyor. Odadan çıktığımın 5.saniyesinde falan mızırdanarak peşime düşüyor. Çok yorucu oluyor bu durum. Ben oynamak istemedikçe daha da sırnaşıyor. Sabah uykusundayken azıcık ben de kestirdiysem tüm günümüz eğlenceli geçiyor ama uykusuzsam fena...

İyi annelikle ilgili bir şeyler okudum-muhtemelen Özgür Anne yazmıştır dimağ çatlatan enfes kalemiyle. Mükemmel annelik aslında çocuk için çok zararlıymış, siz hatalarınızla defolarınızla yaşayıp, çocuğa da o şekilde davranmak gerekiyormuş.
Ki ergenlik çağında sizi sorgulayıp, sizinle çatışıp kendini yeniden var edebilsin. Sürekli mükemmeli oynamak hem size zarar hem çocuğa yani..
Evimizin halleri pek beter a dostlar.. Patatesler havluların arasından; çoraplar kaşık çekmecesinden; donlar çorap çekmecesinden çıkıyor. Tencereler zaten hep ortada yerde. Lazım oldukça ordan alıyorum. Bir de tuhaf bir takıntısı var bizim küçük adamın. Bulaşık makinesine astığım havluya alerji geliştirdi sanırım ki önünden geçerken aşağı sıyırıyor. Mama sandalyesinin altına koyduğum örtüye de gıcık bu aralar, eline geçirirse affetmiyor. Buruşturup bırakıyor. Ben düzeltince gözünü gözüme dikip yeniden buruşturuyor. İnatlaşmamak lazım biliyorum ama bir yandan da düzen müzen öğrensin istiyorum yoksa başa çıkılacak gibi değil dağınıklığıyla. Allahtan pek geleni gideni olan bir aile değiliz.
Tatilde Antalya'dayız. Denizli'den geçerken ya da belki Antalya'da Kirazla ve Doruk'la buluşma ihtimalimiz var. İhtimali bile güzel, kendisini düşünemiyorum:))

12 Eylül 2009 Cumartesi

Mutfakta Biri mi Var?

Çocuklar en çok taklit ederek öğreniyormuş.
Bizimki de en çok vakit geçirdiği insan olarak beni taklit ediyor sıklıkla.
Günün en eğlenceli zamanını da her zaman için mutfakta geçiriyoruz.
O caanım çelik tencereler, teflon tavalar milyon kere iniyor aşağı. Kaşıklıktan rastgele bir kaşık seçiliyor. Başlıyor yemek yapmaya..
Bu sabah fasulye ayıklamaktı niyetim. Masaya oturdum, Tuna da tencereleriyle meşk'e daldı önce..
Sonra salça oldu benim fasulyelere. Paçama yapışıp "fasulyelerden bana da ver be kadın, oynamak istiyorum" diye vızırdandı.
"Ulan zaten ev dandini" diyerek döktüm fasulyeleri önüne. O verdi ben doğradım..

video
Yemek yaparken muhakkak tencereye bakacak. Hatta ocakta pişen, kaynayan her ne varsa heyecanla yapışıyo paçama.. Sol kolda 11 kg taşıyarak yemek yapmak nasıl bir his, tahmin edebilir misiniz? Genelde yemek programlarındaki gibi her şeyi hazırlıyorum önceden ki tekrar tekrar indi-bindi yapmasın haşmetlümüz. Yere bırakınca çemkiriyo çok fena...
video
Birlikte bakıyoruz bir süre tencereye. Sonra o da yerde kendi yemeğini yapıyor. Misal bu yemek salatalıklı, biberli ve bittabi ki ton balıklı yahni :))
video
İşin ilginç yanı babası da çocukken aynen böyleymiş. Kızgın yağa atılan soğanın "cossss" sesine kulak kabartır, "al beni kucağına" hareketi yaparmış. Kayınvalidem şok oluyo Tuna'yı böyle gördükçe. "Aaa aynı G. de böyleydi" der durur, gözleri dolarak..
Babası gerektiğinde benimle bamya ayıklayan (öyle hart diye kesmeden, külah yaparak tabii ki), yaprak saran (benden daha ince sarıyo bi de), balığı fırında, tavada, havada, karada pişiren, yeme içme uzmanı. Az yer ama zevk alarak yer. Pisboğazlığı yoktur. En sevdiği yemekten bile minik bir porsiyon yer bırakır.
Tuna şimdilik -bazen- anası gibi pisboğaz. Sevdiği yemeğin dibini görüyor muhakkak. Bazen de farklı bir tatla karşılaştığında uzun bir süre damağında gezdirir, koklar, tabağa bakar inceler. Babası gibi titiz yer bazen..
Önümüzdeki yıllar gösterecek, bakalım kime benzeyecek