29 Nisan 2009 Çarşamba

Topla gel Tuna yazısı. Bir de annelik egoları üzerine


Bir bebeğin/;çocuğun gelişiminin önüne geçebilir misiniz? Dahası bunu yapmak ister misiniz? İnan olsun benim yapasım var. Çok da geçerli bir gerekçem var; uykusuzluk…
Ana-oğul öyle saçma sapan bir gerekçeyle uykusuz kalıyoruz ki anlatmaya çekiniyorum, gülersiniz diye-ki hakkaten komik.
Malum benim koca kaseli Tuna, aylardır benim tüm “emekletme” çabalarımı başarıyla savuşturup bir oturan boğa şeklinde yaşamını ikame ettirmekteydi. Öne arkaya hamle yapıyordu ve fakat o kutsal kase yerden birkaç santim havalanıp aynen yere geri değiyordu.
Ta ki 9.aya kadar.
Son 2 haftadır Tuna emeklemeye başladı. Yani emekliyor dediysem odadan odaya tıpır tıpır gezmiyor ama tosbağa hızıyla odanın içinde dört ayak şeklinde döneliyor. İstediği bi şeye bir pati, bir diz,bir pati bir diz….. hamlesiyle ulaşabildiğini keşfettiğinden beri pek mutlu. . Emeklemekten yorulunca döt üstü konuşlanıp iki soluklanıyor yola devam ediyor. Bu emekleme – oturma egzersizleri gün boyu süper de geceye sarkınca kabus oluyor.
Yatırma, uyutma, uykuya devam ettirme çabalarım resmen bu yeni “becerileri” yüzünden sabote oluyor. Gece yatağın başucuna bi kamera koysam da güreşle kick-box karışımı mücadelemizi bir görseniz.
Sözcükler kifayetsiz kalacak ama anlatmaya çalışayım.
Saat 20.00-20.30 arası yatak odasına geçiyoruz. 15-20 dk sonra Tuna uyudu diyerekten (Hep yüzükoyun uyuyor) ben odadan çıkıyorum. 15 dk sonra odadan bir ihihihi sesi(Adile Naşit sesiyle canlandırın) Girip bakıyorum odaya. Manzara şu: Tuna dört ayak olmuş emeklemeye ve oturmaya çalışıyor. Hatta uykusu hafiflemişse ayağa kalkmaya….
Pışpışlayıp uyutuyorum. Çıkıyorum. Bir süre sonra yine yine yine… Birkaç saat sonra artık takadi kalmayınca uyuyor ama gece boyu defalarca tekrarladığı oluyor-ki asıl kabus da bu zaten.
Uykusundan ve beni de uykumdan eden başka sorun da dönmesi.
Yüzükoyun yatarken sırtüstüne dönüp anında uyanıyor. Bir de sanki ben çevirmişim gibi bir çalım, bir afra-tafra, bir asabiyet ki anlatamam. Yataktan çıkarıp biraz pış pış, birkaç damla sur verip geri uyutuyorum.(niye emzirmediğimi az sonra anlatacağım)
Geçen haftamız bir gün iyi (tek uyanmalı), bir gün kabus (bol uyanmalı) geçti hep. Hiç şaşmadı desem yeri, bir gün iyi bir gün kötü…..
Gece uykuları böyle bölük pörçük olduğundan mıdır bilinmez ama gündüzler daha düzene girdi sanki. Gün içinde 1,5 saatten az olmayan bir uzun uyku oluyor artık Bu sayede emeklemek, ayağa kalkmak, debelenmek ve oynamak için daha fazla enerjisi oluyor.
Hem altını açması falan kolay oluyor hem de beli açılmıyor diye ben Tuna’ya neredeyse sadece tulum giydiriyorum. Ama bu tulumlarla emeklemek- hem de parkeye kadar inmişse- çok zormuş onu anladım. Bir de şunu anladım ki bütün alt çekmeceler tek tek elden geçirilip, tehlikeli maddelerden arındırılmalı.
Acilen…
video
Neyse efenim, ben de havanın sıcak olduğu saatlerde baldırı çıplak hale getirip salıyorum yere. Koltuk minderlerinin ikisini de basamak gibi yaparak antrenman sahası yaptım.(Salon oyuncaklar yüzünden allaha emanet haldeydi zaten. Koltuklar da yere indi, tam oldu)

Gelelim emzirme meselesine. Hep merak ederdim, annelerin“kendi kendine memeyi bıraktı” derken tam olarak neyi kastettiklerini. Tuna öğretti sağolsun. Gece çok sık uyandığı birkaç seferde biberonla su, rezene, gece çayı vs verdim diye uykuya geri dönme nesnesi olarak “suyu” benimsedi. Birkaç gece zorla emzirmeye çalıştım, almadı. O kadar çok sinirlendim ki gecenin bir vakti, kulaklarıma kadar kızardım sinirden. Yapacak bi şey yok, sabaha kadar su içiriyorum sabah emiyor ama ne kadar emdiği falan meçhul. Çok az emiyo olmalı ki, emdikten yarım saat sonra kahvaltıyı verince “hayır” demiyor. Sanırım bu bebek milletinin yemek yemeye düşkün olanı emmeyi erken bırakıyor ; emmeye düşkün olanı da memeye güvenip yemekleri pek sallamıyor. Çocuğum iştahlı diye sevineyim mi yoksa sadece 10 ay falan emzirmiş olacağım için üzüleyim mi bilemiyorum. Gönül ister ki uzun süre emsin ama emeklemesinde, uykusunda, iştahında, karakterinde vs,vs,vs.. söz sahibi olamadığımız gibi bu konuda da boyun eğmekten başka çaremiz yok.
Ne çok şey istiyoruz, bebelerimiz tosuncuk olsun, bizler sıfır beden olalım. Hem gece kesintisiz uyusunlar hem mamaları silip süpürsün üstüne de emsinler uzun uzun. Olmuyo işte.

Benim gibi “kontrol delisi” bir anne için çok törpüleyici oldu bu deneyimler. Zaten annelik bir yandan insanın egosunu törpüleyen bir yandan da kamçılayan bir süreç.
İnsanın içinde uyuyan canavarı ortaya çıkarıveriyor. İnsanların en kompleksli olduğu, en kendine kandırdığı süreç yine anneyken yaşanıyor sanırım. Birkaç ufak hatıram var bu konuda. 7.ay doktor kontrolü için sıra beklerken Tuna’dan biraz büyük bir kız çocuğu geldi. Morlu lilalı falan giydirmişlerdi. Annem “oğlan mı” diye sordu. Sormaz olaydı, “yok canım kız” dediler. Ardından bombardıman gecikmedi. “Sizinki kaç aylık? 5 mi?” Şimdi art niyet mi aramalıyım bilemiyorum ama buna benzer çok fazla salakça diyalog yaşadığım için artık annelerin bilinçaltında psikopat olduğuna eminim.
Çocuğuna “maşallah” demeden iltifat ettiğim,, benim cümlemin ardından okkalı bir “maşallah” çeken anneler, puseti çaktırmadan dikizleyenler, “Diş yok mu daha. Aaa bizimki 5 aylıkken çıkardı, ağzında 7 diş var, geç kalmış sizinki” diyenler…. Hayır dişi erken çıkanı sorgusuz sualsiz NASA’ya alıyorlar da benim mi haberim yok?

Ben de ara sıra bu “sayko anne” moduna girsem de sık sık kendimi cimcikliyorum. Eskiden anne-baba Türk ailelerin sırf çocukları İngilizce öğrensin diye evde İngilizce konuşmalarını kınardım. Şimdi “acaba evde arada İngilizce mi konuşsam” diyip sonra da derhal bu salak fikri savuşturuyorum.

En çok da Tuna’nın yapabildikleri ya da yapamadıkları konusunda kendimi kandırmamaya ve başka bebeklerle karşılaştırmamaya çalışıyorum. Ama her zaman başaramıyorum :(
“X bebek şunu yapıyor, Tuna neden daha beceremedi acaba, bi sorun mu var ki, ay herkes benim oğlumu yolda durdurup seviyor, orası şöyle güzel burası böyle şeker..”gibi pek dillendirmediğim tonla cümle zaman zaman kafamdan geçiyor, itiraf ediyorum.

Anneler pek meyillidir kuzgun evlatlarını şahin gibi görmeye. Özellikle de erkek annelerinin duyduğu tuhaf bir hayranlık ve aşk hali var ki -Oidipus kompleksi miydi neydi- evlere şenlik. Yarattığın "eser"de kendi suretini görme, narsizmle karışık, karmakarışık haller bunlar.

Bir arkadaşım 5 aylık bebeğini aşırı izole, sessiz, TV’siz, çok az uyaranlı büyüten arkadaşını ziyarete gidiyor. Bebekle bin yıllık ce-ee oyununu oynuyor ve bebekte tepki yok. Annenin açıklaması şu: “Benim oğlum bu oyunun çok salakça olduğunu bilecek kadar olgun.”
Beş aylık bir bebekten bahsediyoruz dikkatinizi çekerim.. Ne olgunluğu. Beş aylık ömrü boyunca ce-eee oynanmamışsa bu oyun bebek için anlamsız oluyor tabi.

Çocuğu yemek seçen annelerin savunması da genelde şudur: “Damak tadı çok gelişmiş olduğundan her yemeği yemiyor”

En çok sevdiğim kendini kandırma cümlesi de “bizim oğlan çok akıllı ama tembel işte çalışmıyor”. Bu ülkede “çocuğum dahi” diyerek psikolog&pedagog kapılarını aşındıran modern ebeveynler türedi. “Hayır çocuğunuzun zekası normal, sadece biraz yaramaz” sonucu bile paklamaz kimini. İlla ki özel çocukları olsun isterler.

Hemen hepimizin zaten cin gibi bebeleri var. Beslenmesiydi, aktivitesiydi, eğitimiydi derken onlarla 24 saat ilgilenen annelere sahip, çoğu tek çocuk olan, şanslı bebekler bizimkiler Bi tarafımızı da yırtsak kendi yollarında yürüyecekler nasılsa…. Biz gerekli altyapıyı sunalım da gerisini onlar halletsin, olmaz mı?

27 Nisan 2009 Pazartesi

Azıcık vicdan lütfen!

İstanbul’un göbeğinde başı kesilerek katledilen 17 yaşındaki kızın ölümünü 54 gündür aydınlatamayan Emniyet’in başındaki isim Celalettin Cerrah...
Kendisini Ayşe Arman arıyor:“54 gündür aileye neden bilgi verilmediğini” soruyor.
Cevap:“Ekiplerimi onlara yollamadığımı nereden biliyorsunuz?”
“Çünkü onlarla konuşuyorum” diyor Ayşe..
Cerrah soruyor:“Kızlarını neden takip etmediklerini de söylediler mi size?”Şaşırıyor Ayşe:“Nasıl yani” diyor.Bundan sonraki cümleler en hafif tabiriyle utanç verici:“Sizin kızınız olsa, kaçta eve gelmesini istersiniz? Gece erkek arkadaşının evinde geç saatlere kadar kalmasına izin verir misiniz?”* * *Buna verilecek tek cevap var:“Sana ne?”Cerrah’ın görevi katili bulmak... Mağdur aileye çocuk eğitimi hesabı sormak değil...Kaldı ki Ayşe’nin röportajı, ailenin, kızlarının attığı her adımdan haberdar olduğunu ortaya koyuyor. Her toplumda genç kızları öldürüp testereyle kafasını kesen sapıklar çıkabilir.Mağdurun fakir, şüpheli ailenin zengin olduğu her toplumda adalet, işi ağırdan alabilir.Ama hiçbir uygar toplumda polis şefleri yas tutan bir aileye pedagoji dersi vermeye kalkmaz. Kalkarsa da bir daha o koltuğa oturamaz. Onu orada tutmaya ne cemaat aidiyeti yeter, ne de politika desteği... * * *Cerrah’ın ilk vukuatı da değil bu:Daha önce Hrant Dink katledildiğinde, ancak mahkemenin varabileceği hükmü aceleyle vermiş, “Bu cinayet örgüt işi değil, milliyetçi duygularla yapılmış” hikmetinde bulunmuştu.Daha sonra cinayetin arkasında örgüt çıkmasından hiç rahatsız olmadı.Hükümet’in Lübnan’a asker gönderme kararını protesto eden 4 göstericiye tekme tokat linç girişiminde bulunulduğunda ne demişti Cerrah:“Vatandaşlar haklı olarak tepki göstermişler. Güzel bir tepki...”Emniyet’ten onaylı “güzel tepki”ler ağırlaşarak sürdü, ama bu linç kampanyasından Cerrah hiç suçluluk duymadı.Konu silaha gelince de demişti ki:“İlkokuldan beri ateş etmeyi öğretirim çocuklarıma... Ateş etmek rahatlatır insanı... Patlayan tabanca sesi huzur verir bizim gibilere... Stresini alır...”Biz hiç bu eğitimin muhtemel sonuçlarını soramadık Cerrah’a...Kaç silahşor, stres atarken masum kanı dökmüştü; bilemedik.* * *Fransa’da trafik hata puanı dolduğu için ehliyetine el konulanları yeni ehliyet için sil baştan kursa yollamadan önce, bir süre trafik kazazedelerinin yattığı hastanelere çalışmaya gönderiyorlarmış; yaptıklarının anlamını daha iyi kavrasınlar diye...Acaba katili bulamayınca mağduru suçlu ilan eden bazı polis şeflerini de kurban ailelerinin yanına yollayıp terapiye mi almalı?Acılı baba, 3 Mayıs’ta katil zanlısının evine koyacağı siyah çelengi, asıl İstanbul Emniyetine mi bırakmalı?İnanın şüpheleniyorum artık: Acaba kimse kızını evden çıkarmasın, çıkaranlara da ibret olsun diye mi katilleri bulmuyorlar?Yoksa vicdan sahibi bir insan, 17 yaşındaki kızını, başı gövdesinden ayrılmış halde çöpte bulan bir aileye, “Siz de kızınızı takip etseydiniz” diyebilir mi?Azıcık vicdan istiyoruz; birazcık vicdan... Çok mu?Yok mu?
CAN DÜNDAR

21 Nisan 2009 Salı

Kendi kendine yemek yemek

Açıkçası artık büyük bi çocuk sınıfına giren veletlerin, hala tv karşısında anası tarafından ağzına yemek tıkılmasına deli oluyorum. Düşünün anaokulu çağına gelmiş bir çocuk, hala hipnotize olmuş gibi TV'ye bakıyor, annesi yandan kaşıkla ağzına yemekleri "tıkıyor". Tanıdık geldi di mi?

Ben 6.aydan beri Tuna'nın eline kemirecek bir şeyler veriyorum ve pek sevdik bu elle yeme işini. Havuçtu, soğandı derken yeni favorimiz salatalık. Dolaptan yeni çıkmış, soğuk ve çıtır çıtır olsun mümkünse.

video
Anneler genelde çekinir çocukların eline bir şeyler vermekten. Aslında kuruyemiş, küçük oyuncak parçaları gibi sert cisimleri saymazsak bundan o kadar da korkmaya gerek yok. Kolay kolay boğulmuyor çocuklar :)
Tabi her çocuk farklı ve sizin çocuğunuzun büyük parçalara nasıl tepki verdiğini anlamak için -diğer konularda olduğu gibi- çok iyi gözlem yapmanız gerek. Şöyle ki;
Ben yaklaşık 7.aydan bu yana ne blendır ne süzgü kullanıyorum. Yaptığım püreleri sadece çatalın tersiyle eziyorum. Haliyle içinde irice parçalar kalıyor. Serçe parmağımdan biraz daha büyük parçalardan sözediyorum. İlk zamanlar benim Topitop Tuna, bu büyük parçaları "bırrrttt" efekti eşliğinde çıkarıyordu. Kaşıktaki püre yutuluyor, koca parçalar aynen dışarı yani.. Adamın ağzında küçük küçük işçiler çalışıyor da parçaları büyüklüğüne göre ayırıyor sanki. (Bir aydır o büyük parçaları da -aslında var olmayan-azılarına götürüp çiğneyerek yutuyor. )
Baktım büyük parçalar boğazına takılmıyor ben de mama sandalyesinin tepsisini yeni deneyimler için eşsiz bir saha olarak kullanmaya karar verdim. Tepsiye bir parça yiyecek koyuyorum ve Tontiloş'un tepkilerine bakıyorum.
Havuç ve soğandan bıkmış olacak ki salatalığa bayılıyor. Isırıp ısırıp büyük parçaları "bırrtt"latıyor, daha ufaklarını minik öksürükler eşliğinde yutuyor.

17 Nisan 2009 Cuma

Kısır

Memleketin haline canı sıkılmayan elime mum diksin.
Ne kısır tartışmalarla geçiyor yıllarımız. Ben doğduktan 9 ay sonra 80 darbesi olmuş. O zaman başa geçen apoletlilerin "aman anarşikleri durdursun" diye beslediği bebeler, adım başı açılan kuran kurslarıyla palazlandılar ve çoğala çoğala memleketi yönetir oldular.
Oğlum 9 aylık ve onun 9.ayına laikler ve dindarlar diye orta yerinden ayrılmış bir memleket notu düşülüyor bu günlerde. Çok can sıkıcı.
Dedim ya çok kısır tartışmalar bunlar. Ne uzuyor ne kısalıyoruz yıllardır.
Kısır demişken :)
Mevzu değişsin, günümüz şenlensin.
9.aydan sonra artık bizim yediğimiz her şeyi yiyebilirmiş Su Tosbağa'm.
Evde o gün kısır vardı, verdim yedi. Benim de aynı saniyelerde onu yiyesim geldi.

video

11 Nisan 2009 Cumartesi

Being John Malkovich ya da Being Tuna



Olur da bir sihirli lamba bulurum ya da bir peri kızı gelir de sorarsa “nedir bacım dileğin” diye; “tek bir dileğim var” derim: “Tuna’nın zihnini okumak!!” Paranın satın alamayacağı şeylerden birisi “zaman” ise – ki çoğu zaman onu da satın alabiliyoruz- birisi de zihin okuma, aklından geçenleri anlama işidir sanırım. Ne güzel olurdu değil mi? Tıpkı Being john Malkovich filmindeki gibi “buçukuncu katta” ufak bir kapıdan geçsek ve dilediğimiz kişinin beynine girsek
Bu aralar buna her zamankinden çok ihtiyaç duyuyorum çünkü sanki bazı şeyleri iyi “okuyamıyorum”. Fiziksel ihtiyaçları azalıp, işin içine “ruhsal durumlar” daha da çok girdikçe, tepkilerin tek bir nedeni olmadığını da fark ediyorsunuz. Ve bu bebeler bizleri her allahın günü üşenmeden test ediyor, sınavdan geçiriyor, beyin jimnastiğine zorluyor.
9 aylık olduk resmen ama hala diş yok. Amma ve lakin diş sancısı da yok. Gece uykuları eskisi gibi sürüyor ama gündüz mızırtıları geçmek bilmedi. “Acı var mı acı?” diyorum ama sanırım yok ki gece iyi uyuyor. E acın macın yoksa nedir abijim o mozurtular, huzursuzlanmalar, koyduğum yerde durmamalar, iştahsızlık, sadece pusette uyumalar, uykuya direnmeler falan? De bakayım bana bi..
Bir de beyefendinin nazı niyazı hep bana.. Annem geldi bir hafta önce, beni bi toparlamaya:))
Bizim Tuna Fish benden başka herkesin yanında “mutlu”. Babası PC başındayken, anneannesi bi şeylerle meşgulken yerde oyuncaklarıyla takılıyor, cıvıldıyor, “de-de-de”liyor, uzaktan gülücüklere cevap veriyor falan.. Ve fakat beni görür görmez o tek kaşın ortası havaya kalkıp Küçük Emrah pozu takınılıyor, ayağı kapıya sıkışmış kedi sesi çıkarılıyor, alt dudak büzülüyor…Numaracı hergele.. Babasıyla didişiyoruz resmen, “ya biz iyiydik gelme odaya” diyo bana.
Banaaa….
Annesine..
Ne şimdi bu? Bana mı koçum garezin? Dilin olsa da söylesen. Ya da ben girsem senin beyinciğine de çözüversem hemencecik sorunu. Fiziksel bi derdin olmadığından emin olsam ve görmezden gelsem bazen mızırtılarını. Ama şimdi kafamda hep soru işareti. Acaba canı mı yanıyor da mızmızlanıyor? Yoksa sadece “edepsizlikten” mi?
Sizde de oluyo mu böyle durumlar??? Yoksa olum beni sevmiyo muuu?? Ühüüüü??
Geçenlerde tuhaf başka bi durum daha oldu. Eve 2 aylık bir bebekle annesi geldi. Fındık Kurdu’m yerde oyuncaklarıyla teşne iken ben de bu taze bebeyi kucağıma aldım. Almaz olaydım, ne yaygara kopardı inanamadım. Ço fena ağladı, tıkandı ağlarken. Hem de her şey birkaç saniye içinde oldu. Ben bebeği nasıl annesine verdiğimi, Tuna’yı yerden kaptığımı hatırlamıyorum. Geçenlerde de aynı bebeği görmeye evine gittik. Orda da bebekle ilgilenen elime resmen atladı.. Kıskançlık damarlarına işlemiş resmen. Kime çektiyse artık??Neler geçti acaba o an aklından?? Bir bilebilsem keşke….
Gelelim fotoğrafların öyküsüne.
Siyah-beyaz kolajdakiler annem&abim ve annem&Tuna. Soldaki fotografta sene 1975. Hürel Dayı daha 4 aylık. Poz pek benzer geldi de ondan şeyettim.

Yoğurtlu kolaj, 9.ay kontrolümüzde doktorun sorduğu “kendi kendine yemek yemeye hevesli mi?” sorusunun kanıtı gibi adeta.. Önüne bir kaşık yoğurt koyuyorum, Tuna itinayla kaşığın sapını tutup ağzına götürüyor. Götürüyor dediysek her zaman ağzını bulamıyor, saç, alın, burun ve yanaklar da yoğurttan nasipleniyor. Sanırım bi yerlerden “yoğurdun cilde iyi geldiğini” duymuş.
Ciltten açtık madem mevzuyu, geçen haftaki tecrübemizi aktarayım. Sanki daha rahat uyutuyor gibi geldiği için Johnson Bed Time Şampuan serisini kullanmaya başlamıştık. Bir hafta falan geçmeden Tuna’nın vücudu kepek kepek oldu. Öyle bi kuruluk ki anlatamam, ne bebe yağı kâr etti ne losyon ne başka bi şey. Derhal Sebamed’e döndük ve anladık ki oğlanın cildi de anası gibi çorak toprak modeli.
Kolajda fark etmişsinizdir Tuni’nin gözler hafif şehla. Göz doktoruna götürdük, normalmiş bu kadar kayma. Çok hafif hipermetrobi varmış ama geçiciymiş. Bu arada aşıdan, rutin kontrolden falan kat be kat daha zormuş göz muayenesi. Doktorun elinde ışıklı dalgayı gördüğü anda bastı yaygarayı. Tek göze zar zor baktı doktor. Diğer göz için ertesi sabah yine gittik doktora :)

Son kolaj da Tuna’nın en sevdiği oyuncak(!) olan, makyaj kutum. Siyah olan her şey gibi kutuya da bayılıyor.
Oyuncak demişken, şu Toyiki’lere falan gidip de başı ağrımadan çıkan var mı acaba? Resmen deli oluyorum. Her yer Çin malı dandik plastik “çöplük” dolu. Hem fahiş fiyattan satılıyor hem de “kanserojen mi acaba?” kaygısı peşimi bırakmıyor. Birkaç seneye kadar o arabaları, ışın kılıçlarını, vs ister mi acaba benim oğlan? Almasam olur mu onlardan?
En son gittiğimizde Playskool’un İlk Arabam oyuncağını alma niyetindeydik. Ama plastiğini hiç sevmedim. Hoş ben plastik olan hiçbir şeyi sevemiyorum..Tuna evdeki oyuncaklardan sıkıldığı için yeni bir şeyler de alayım istediğimden Tomy’nin Neşeli Halkalar’ını aldım. Beş parça uyduruk plastiğe 24 TL verdik, çıktık.
Alsancak’ta yeni bir oyuncakçı açılmış,, tahta Legolar, ahşap oyuncaklar falan satıyor. Çocukluğumuzdaki gibi yani. Ahşap çekiç ve çakma seti kestirdim gözüme. 1 yaşından sonra için tabi. Onlar da ateş pahası ama hiç olmazsa uzun ömürlü, kırılmaz ve daha sağlıklı.
p.s. Kan tahlili yaptırdım ve kolesterolüm üst sınırda çıktı, yani 200. Bu bahaneyle diyete başladım. Blogunda yemek, kurabiye, hamurişi tarifi yazan bloggerlar haberiniz olsun. Okumayacağım sizi, ona göre!!!
Posted by Picasa