27 Ağustos 2009 Perşembe

V.I.P=Very Interesting Person


Bir mim faslı daha.. Benim enteresan bir kişilik olduğum gibi bir yanılgıya kapılan Sarı Çizmeli ve Dağlar Kızı mimlemiş. Kaçış yok yazcaz mecburen ama çok zor buldum bu 7 maddeyi haberiniz ola, kıymet biline..
1- Uykularım çok fenadır. Bebekken çarşafa koyup sallamışlar 18 aya kadar. Haliyle ben de uyumayı öğrenemeyen bir çocuk ve akabinde de yetişkin olmuşum. Küçükken hatırlıyorum sabahın kör karanlığında hortlardım herkes uyurken. Ya da sabaha kadar zor uyuduğum olurdu. Hala başımı yastığa koyar koymaz uyuyamam, başka evde zor uyurum. Yastığa çeyrek kala uyuyanları pek kıskanırım..
Aksi gibi üniversite yıllarım hep TV'lerde gece çalışarak geçti. Gece 21den sabaha dek çalışır yorgun argın eve giderdik. Yolda, otobüste, vapurda, serviste falan horul horul uyur; eve gelince cin gibi olurdum. Bazen 2-3 gün neredeyse hiç uyumaz(uyuyamaz) sonraki gün 18 saat uyurdum. Bir keresinde 36 saat uykusuz kalıp ev arkadaşlarımızla Kemancı'ya gitmiştik.(hey gidi günler) O canlı müzik altında uyuyakalmışım bir duvar dibinde. Rezillik... Sanki çekmişim esrarı, tozu, beyazı.. Bir allahın kulu da "bacım iyi misin" demez mi? Aklıma geldikçe utanırım çok..

2- Hamileliğimin sonuna doğru vücut ölçülerim 100-100-100 idi. Çok simetrik bir insanım :))

3- Yıllar önce psikolog ve eğitim danışmanı bir arkadaştan bize zeka testi uygulamasını istedik.O klasik testi uyguladı bize. IQ'm 137 çıktı. Bir süre gerine gerine dolaştım. Sonra iş hayatına girip IQ'su yerlerde sürünen, -de'leri -ki'leri nasıl yazacağını bilemeyen adamların müdür olduğunu görünce IQ'mu da alıp gittim :))

4- Çok tuhaf bir görsel detay hafızam vardır. Mesela birinden bahsediyoruz diyelim. Atlarım hemen "haa o mu, sağ kaşı biraz düşüktü." Ya da "burun delikleri çok büyük, sağ başparmağının tırnağı eksik" gibi gereksiz teferruatları hatırlarım. Genel olarak yüzün tamamını unutsam da mesela dişleri düzgün mü, burnunun şekli vs gibi tuhaf şeyleri hatırlarım. Elimde değil, aklımda kalıveriyor..

5- Yemediğim tek şey yumurtanın beyazıdır. Sadece kekte ve omlette iyice çırpılırsa yerim. Ayy yazarken bile içim bulandı

6- TVde, gazetede falan yılana bakamam. Geçenlerde Çiğli'deki Doğal Yaşam Parkı'na gittik. Bir koridor komple yılanlardan oluşuyordu. Kafamı bile kaldırmadan uçarcasına geçtim ordan. Fareyi bile tutarım elimle ama yılanlar...... Iyyyyy...

7- Eşim de her tür böcekten korkar. Hamamböceklerini, arıları falan evde ben kovarım ya da öldürürüm.
Oh bee, yazdım kurtuldum. Ben kimseyi mimlemiyorum arkadaş. Elim sende gibi oldu valla. Yazmak isteyen varsa da buyursun gelsin..
p.s. bir önceki postum -hiç öyle düşünmesem de- "aman yoksa evladım sakat mı neden yürümüyor" kıvamında olmuş sanırım. hem facebook'tan hem burdan "aman hülyacım üzme kendini, takma bunları" türünden yorumlar geldi. (fikrini ifade eden herkese ayrıca teşekkürler) bazen yanlış sözcükler seçiyorum sanırım. sadece tecrübeli annelere meraktan sormuştum "destekle yürütme aşamasında ne kadar oyalanır" ve "benzer ortopedik sorun yaşayan var mı?" diye.. böyle bir endişeli anne modeli çizmişim sanırım, yok öyle bir şey..
çok sık yanlış anlaşılmam da 8. özellik olarak not edile piliizz.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Cesaret Cesaret!! Daha Fazla Cesaret...

video
Azıcık aklı olan hiçbir annenin 13,5 aylık çocuğunun yürüme yardımcısı bir aletle yürümesini bloga koymayacağını biliyorum :)) "Bakın çocuum ne haltlar yiyor, eki eki eki" niyetiyle değil sadece iki şey danışmak istiyorum tecrübeli annişlere.
1- Ayakların yamuk basışına doktor "normal, zamanla düzgün basmayı öğrenir" dedi. Böyle bir sorunla karşılaşan var mı? Zamanla düzeliyor mu? Çocuğunu benzer bir sorunla ortopediste götüren var mı ?
2- Böyle bir zamazingoyla yürümeye yenice heveslendi Tuna The Ödlek Tosbağa.
İlki doktor muayenesindeki bir tuhaf arabayla gerçekleşti. Arabanın kıçını tutturdum baktım gidiyo. Ertesi gün de Forum Bornova sokaklarında yukardaki videoyu çektik. Sonraki günde evimizin yakınlarındaki bir parkta aşağıdaki videoyu (Ayaklardaki arıza burda tam olarak görülüyor) Hepsi 3 gün içinde oldu yani-ki evvelden evde duran hiçbir yürüteç cinsi şeye ilgi duymamıştı.
Sorum şu: Ne zaman yürür bu şopar? Hayır "hemen yürüsün" hevesinden değil. Biliyorum yürümeye başlayınca kıçım bir süre koltuk yüzü görmeyecek. Ama acayip sinir yapıyo herifte yürüyememek, istediği yerlere ulaşamamak. Emeklemezden önce de vardı öylesi bir sinir, emeklemeye başlayınca geçti. Ben değil de kendisi pek mesut bahtiyar oldu. Özgürleşti, özgüveni tazelendi.
Böyleyken böyle işte, adios...
video

Güya "ev yapımı bebe bisküvisi"

Evde bebe bisküvisi yapayım diye niyetlendim ama başka bir şey çıktı. Yine de pusette gezinirken bir şeyler kemirmeyi seven çocuğunuz varsa içiniz rahat bir şekilde verebileceğiniz, sizin de kahve yanında tüketebilceğiniz sağlıklı bir atıştırmalık oldu. Kağıt-kalem-printerları hazır edin. Tarife geçiyorum
Malzemeler;
- 10-12 adet kuru kayisi (ben tek tük de kuru incir ekledim)
- 1 adet yumurta, sarisi ve aki ayrilmis
- Yarim su bardagi yulaf ezmesi
- Yarim su bardagi seker (şeker yerine 1 bardağa yakın pekmez koydum)- Yarim su bardagi zeytinyagi
- isteğe göre ezilmiş ceviz.
- 1,5-2 su bardagi tam buğday unu (şeker yerine pekmez koyunca bir bardağı normal beyaz un olacak şekilde toplamda 3 bardağa yakın un ekledim. )- 1 paket kabartma tozu (kab. tozu çocuklar için pek tavsiye edilmiyor. ben de karbonat kullandım)


Yapılışı:
Kayısıları akşamdan suya koyup blendırda püre haline getirin ya da bıçakla minik minik doğarın. Kayısıları koyduğunuz suya yulafı ekleyin, iyice lapalaşması için bekleyin. Yumurta sarisini yagla karistirin. Icine kayisili yulafi ve cevizi ekleyin. Diğer tarafta tam buğday ununa karbonatı koyun ve karistirin. Un miktarini kurabiye kivami icin ayarlamak gerekebilir. Şöyle sert kıvamlı, kalıpla kesmeye uygun bir hamur oluyor. şekil verip üstüne yumurta akı sürün. 200 derecede 15-20 dakikada pişiyor.
afiyet şeker olsun
edit: bu tarifle 2 koca, bir de ufak tepsi kurabiye çıktı ki bizim ev için çok fazla. hamuru buzluğa atabilir miyim acaba? bilen var mıdır? deneyen??


Posted by Picasa

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Beril ile Tuna ya da Hülya ile Zeynep

Zeynep benden önce davranıp yazmış. Ben de birkaç fotoğraf daha ekleyerek yazayım istedim.


Nicedir yorumlaştığımız, hayata ve anneliğe bakışta ortak noktaları yakaladığımıza inandığım biriydi Zeynep. Birkaç defa İzmir'e geldi ama biz buluşamadık. Kısmet bu güne imiş.

Klasik olacak ama zaten tanışıyor gibiydik. Zeynep'in yüxünü daha önce sizler gibi ben de görmediğimden sadece "çok uzun saçlı bir anne, pembe maclarende kıvırcık bir güzellik" diye sayıklaya sayıklaya Alsancak Sevinç'in önünde beklemeye koyuldum. Tam tahmin ettiğim gibi ince uzun güzel bir anne çıkageldi. Beril'in 28 sene sonraki hali gibi diyeyim artık. (O gün benzetmemiştim annesine ama fotoğraflara bakınca benzediğini farkettim)

Zeynep anlatmış işte Tuna tuhaf şekilde uslu bi çocuk olur kendinden daha cazgır bir çocuk görünce. Deli deliyi görünce sopasını saklar hesabı. Daha ilk saniyede Beril Tuna'yı ürkütünce tüm gün koltukaltıma sığındı bizimki. Bebelerin biri yürüyüp diğeri emekleme aşamasında olunca masalı sandalyeli değil de açık alan bir yerleri tercih ettik ve Fuar Kültürpark'a gittik, yayıldık çimlere. Açtık piknik sepetimizi. Ben anaç anne modeli olarak önce çocukları doyurdum. Köfte, makarna, biraz meyve, biraz kraker derken Beril'in iştahı beni şaşırttı. Meğer o güne özelmiş, "normalde bu kadar yemez" dedi Zeynep. Potansiyeli var ama Beril'in. Seviyor yemeyi ya da Tuna'dan etkilendi. Neler geçiyo o minik beyinlerinden bir bilsek,, ahh bilebilsek..


Beril'in güzelliğine değinmeden geçemiyeceğim. Yoldan geçen hemen herkesin birbirini dürtüp gösterdiği bir kız. Marifet, meziyet ya da önemli bir özellik değil elbet güzel olmak ama güzel kız işte. Fotoğraflarından çok daha güzel hem de.. Gittiğimiz her yerde fena halde rol çaldı Tuna'dan:))
Güzel olduğu kadar da eli ağır. Tuna'yı birkaç kez sertçe mıncırıp bir kez de saçlarını çekiştirince benimki pıstı kaldı, sığındı koltukaltıma. Bana "beni niye korumuyorsun anne yaaa" bakışı attı sık sık. Korkudan yanımdan hiç ayrılmadı. Hatta Zeynep bir ara "Tuna emekliyor mu" diye sormak zorunda kaldı. Böylece benim "kızlar erkeklere göre daha sakin oluyor " tezim de çürümüş oldu.



Çocuklar böyle güzel güzel oynarlarken(!) biz de kopkoyu sohbetlere daldık. Benim gibi cadı bir annenin uslu bir çocuğunun olması, Zeynep gibi sakin ve yumuşak bir annenin Beril gibi bir kızını olması üzerine "çocuklarımızın karakterinde ne kadar etkiliyiz?" mevzuuyla başladı sohbetler. Neler yediriyoruz, neleri nasıl öğretiyoruz, blogların aslında üzerimizde nasıl bir baskı oluşturduğundan, kusursuz(!) anne modeli bloggerlardan, biraz ordan biraz burdan konuştukça konuştuk. Herkes çocuk yetiştirme konusunda kendi yoğurt yiyişini anlattı. Zaten blog yazmak da başka annelerin yoğurt yiyişlerini meraktan ileri gelmiyor mu?
Farklı konularda hassasiyetlerimiz, özenlerimiz, önceliklerimiz vardı Zeyneple. Birbirimizden feyz alarak, tadı damağımızda kalarak ayrıldık. Gitmeden bir daha buluşup "ahşap oyuncak dükkanını talan edelim" dedik ama olmadı. Bir dahakine daha uzun görüşmek dileğiyle..

Posted by Picasa

20 Ağustos 2009 Perşembe

En büyük annelik sınavı:Uyku-suzluk

Beslenmesinden uykusuna, aktivitesinden sosyalleşmesine her şeyi layıkıyla yapmakta kararlıysan, bence dünyanın en zor işi annelik. İnanılmaz bir efor, sürekli araştırma ve bilgilenme gerekiyor. Hani vardı ya bir reklam "benim annem hem doktor, hem mühendis, hem eczacı, hem aşçı, hem çamaşırcı, hem ayakkabı bağlayıcı..." diye uzun bir liste sayıyordu çocuk. Aynen öyle..
Tüm bu "meslekler(!)"den alnının akıyla sıyrılmanın yegane yolu iyi bir uyku çekmekten geçiyor ve hemen hepimizin takıldığı nokta sanırım burası. En son ne zaman deliksiz bir uyku çektiniz?Şöyle 7-8 saat uyanmadan, "günaydın penceremdeki şaşkın serçe, merhaba yeni gün" diye neş'e içinde şakıyarak uyandınız? Ben en son doğumdan önceki gece uzuncana uyumuştum. (haa bir de Tuna 10 aylıkken ilk kez hastalanmış ve ilk kez sabaha dek deliksiz uyumuştu halsizlikten)
Neredeyse son 14 aydır yorgunum, zaman zaman agresifim, bazen bitkin ve bıkkınım. Kimi zaman her anne gibi kendimi "kötü annelikle" suçluyorum, "beceremiyorum ben bu işi" diye kendimi yiyip bitiriyorum. Bu mecraya o kötü günleri fazla yazmıyorsam her şeyin toz pembe olmasından değil, sizin de canınızı sıkmak istemeyişimden ve zaten sizlerin de benzer duyguları hissettiğini bildiğimdendir.
Lafın ucunu bucağını kaçırdım gene. Şuraya gelmek istiyorum, altıncı aydan beri uyku konusunda çok sayıda e-mail aldım. Tracy Hogg ve yatır-kaldır diye arama yapanın karşısına sanırım benim blog çıkıyordu uzun bir süre:)) Uyku serisini yazmayı bırakınca herkes Tuna'nın artık kendi kendine uyuduğunu, benim de oğlumu çook özleyerek uyandığımı falan düşündü galiba. (Zaten yazacaktım ama Sermin'in de aynı mevzuyu işlemesi beni de harekete geçirdi.) Oysa gerçek şu:
Gündüz uykuları 7.ay gibi kendiliğinden düzene girdi. Günde en az 1 uzun uyku alır hale geldi. Geceleri yine yatağında uyutmaya çalıştım ama bazen kucağımda dalıp bıraktığım da oldu. 9,5 aylıkken falan emmeyi kendiliğinden kesti. Geceleri sadece biberonla bitki çayı, su vs vererek uykuya devam etmeye başladı. Uykuya dalma prop'u oalrak meme gitti yerine biberon geldi anlayacağınız. Tam da bu aylarda işin içine ilk dişler, emeklemeye başlamak, ayrılık kaygısı ve bir de ilk nezle girince ne uyku kaldı ne bir şey. Geceleri uyanmaya, beni bi yoklamaya alıştı.
"Bu gidiş gidiş değil" diyerek ipleri ele almaya karar vermem 10.aya falan denk gelir. Kararlı bir şekilde tamamen uyanıkken yatağa koymak ve gece ne biberon ne su vermek temel hedefti. Çok zor uyudu, gece uyandığında ne elimi tutturdum ne biberon değdi ağzına ne de başka bir prop'tan faydalandım. Sadece emzik, sırtını okşadım, şşşşşş'ladım.. İlk birkaç gece çok zordu ama sonraki geceler de uyandığında emziğini bulup kendi kendine birkaç mızırtı eşliğinde uykuya daldı. Gece uyanmaları en azından bire inmişti.
Derken tatil zamanı geldi çattı, biz de ana-oğul soluğu Antalya'da aldık. Yerini yadırgamasın diye park yatağını da yanımıza aldık. Ve maalesef birkaç da mikrop yanımızda götürmüşüz ki Tuna yabancı bir eve hasta hasta girdi. Hem hastalık hem yabancılama derken uykular -af buyurun- piç oldu. İyileştikten sonra bile doğru düzgün gece uykusuna hasret kaldık. Zar zor öğrendiği "kendi kendine uykuya dalma"yı unuttu gene- ki zaten unutmaya en çok meyilli olduğu konu bu :)
Tatilin sonunda da altıncı hastalıkla boğuştuk ve uykular iyiden bozuldu. Bozuldu derken şunu kastediyorum. 20.30-21.00 gibi uykuya dalıp(yanıma yatırıp biraz elini yüzünü okşuyorum, yüzüme dokunmasına izin veriyorum, mırıl mırıl bir şeyler söylüyorum, göbüşünü okşuyorum, tam dalmadan yatağa bırakıyorum) 23.30 gibi uyanıyor emziğini verince hemen dalıyor.
Sonra 01.30 gibi uyanıyor ve ben maalesef uykumun en tatlı yerinden sıçradığım için doğru müdaheleler yapamıyorum. Su veriyorum, uyuyor gibi oluyor. 10 dakika sonra tekrar mıyklama. Bu sefer emziğini veriyorum, biraz pış pış, gene dalıyor ama 10 dakika sonra tekrar tekrar derken. İyice uykusu kaçıyor ve yatakta oturmaya başlıyor. Kollarını tutup yüzükoyun yatırıyorum, biraz daha dalıyor ama uyuyamıyor, yatağın müziğini açıyorum uyuyor, müzik bitince uyanıyor, sonra titreşimi açıyorum, uyuyor ama kapatınca uyanıyor, derken sabaha kadar titreşim açık kalıyor vs vs vs... falan derken 1 saati bulan bir boğuşma seramonisi yaşanıyor. Sonunda herkes bitkin uyuyakalıyor. Sabaha kadar bir kere daha uyanıp emziğini verince 6.30-7'ye kadar uyuyor. 10.00-10.30 gibi başlayan uzunca bir sabah uykusuyla da akşamki uykusuzluğunu telafi ediyor. Daha doğrusu ediyoruz :))
Son dönemde art arda çıkan dişler ve eti akşama sabaha yaracak gibi görünen 2 yeni diş daha, ishal, pişik, iştahsızlık gibi dertlerden muzdaribiz bu ara. Böyle dönemlerde kırılgan olduklarını biliyorum ama artık dayanma gücüm de kalmadığından uzman dostum Aysun'a acil durum çağrısı yaptım.
Aysun benim üniversite yıllarımdan ev arkadaşım, kocamla bizi tanıştıran, nikahımızda şahitlik yapan, tee İstanbullar'dan her derdime koşan, aslen İzmirli ve haliyle güzel, psikoloji mezunu ve bebek bakımı üzerine binlerce makale, tonla kitap karıştıran bir şahane insan. Tracy Hogg'dan haberi bile yok ama birebir onun yaptığı işi yapıyor. Sorunlu bebeklerin evlerine gidip aileyi gözlemleyip nokta atışı yapıyor. Psikolojiden önce hemşirelik okuduğundan tıp bilgisi de var ve fakat bizim iletişimiz son 1 yıldır telefonla sınırlı ve uyku sorunumuz kronikleşmeden önce yerinde yani bizim evde müdahale edemedi. Telefonla da bir yere kadar oluyor ama yine de beni biraz daha doğru yere yönlendirmeye çalıştı. Anlattığım kadarıyla yaptığım hataları belirledik. O zamandan beri şunları yapıyoruz
-"Kendini biraz daha geri çek. Daha uyanıkken koy yatağa, fazla müdahale etmişsin ve sen kendin bir prop haline gelmişsin" dedi. Ben de elimi kolumu biraz daha geri çektim.
- "Elini tutarak uyur gibi yapsın, tam dalarken eline bir bez ver" dedi. Verdim ama bizimki bezi fırlatıp attı. Tuna silikon dokusunu seviyor. Silikon kaşık, emzik, biberon emziği, suluk ağızlığı gibi... Ben de tam uykuya dalarken eline emzik verdim. Sıkı sıkı tutarak uyudu. İlk gece uykuya dalması 45 dakika sürdü. Hiç ağlamadı bu sürede. Her zamanki gibi odamıza girdik, uyku rutinimizi yaptık. Yanımda daha gözler cin gibiyken attım yatağına. Kalktı, yatırdım. Kalktı, yatırdım. Kalktı, yatırdım. Kalktı, yatırdım. En sonunda pes edip kendini saldı uykuya. Hiç ağlamadığı için pek bir şey yapmama gerek kalmadı ama sonraki gecelerde ağladıkça emziği verip hemen çekildim kenara. Kalktıkça da geri yatırdım yatağına.
- "Gece uyandığında müzik, titreşim, yanına yatırma, kucağa alma, biberon, su, o,bu, şu.. herhangi bir prop yok. Sadece emziğini ver, uyumazsa elini tut, şşşş yap.. Ağlaya ağlaya uykuya giden yolu kendiliğinden bulacak" dedi. En zoru gece kalkıp uzun uzun bunlarla uğraşmak ama bir haftanın sonunda gece 23.30 uyanması bitti. Ama 01.30daki uyanma devam ve bazen yine 1 saati bulan bir boğuşma yaşanıyor.
Ben kendimce bunları harfiyen uyguluyorum ama hala hemen her gece tuhaf bir çırpınma durumları var. Dediğim gibi 15 gündür bağırsaklar dobroski. İlk 4-5 gün ishal sonraki günlerde de düzensiz (detaylandırtmayın şimdi :)) barsak hareketleri, sabah kalkar kalkmaz bezi enseye kadar doldurma, bembeyaz olmuş dişetleri gibi faktörlerden mi yoksa benim beceriksizlğimden mi bilinmez, hala 2 kere uyanıyor. Aysun önümüzdeki ay İzmir'e geliyor ve umarım derdime derman olacaktır. O zamana kadar bu rutinden şaşmak yok...
Aslında Sermin'e de yorum yazacaktım ama çok yer işgal edecekti burdan sesleneyim dedim. Sermin'cim
Bir kere emzirmeyi kesmek tek başına yetmeyebilir. Tuna emmediği halde geceleri bu kadar kötü uyuyor. Memeden kesince yerine bir şey koymazsan Çınar yine uyanır ve sen emzirmeyi kestiğinle kalırsın. Emzirmek bazı durumlarda bebeklerin hem uykusunu hem iştahını fazlasıyla baltalıyor. (Hem emen hem de deliksiz uyuyan, iştahla yiyen bebekler de var ve biz onların analarını fena halde kıskanıyoruz, değil mi?) Bu tamamen senin kararın olur ama ben daha kesme derim. Mümkünse başka bir şekilde uyutmaya çalış. Öğün saatlerini düzenle, iyice acıksın, dışarda yedir (eğer seviyorsa-ki Tuna dışarda yemeyi sever diye söylüyorum) Emzirmek, bebeğini bedeninle beslemek muazzam bir mucize. Bırakırsanız en çok sen özleyeceksin. Tecrübe konuşuyor, ne yazık ki:(
İmza:bir dost

13 Ağustos 2009 Perşembe

Keşfetmek Güzeldir

Bir önceki posta eklemek vardı ama Tuna malzemeyi daha yeni verdi. Daha doğrusu o çekmeceyi yeni keşfetti. Şişko bir balet edasıyla parmak ucunda yükselerek, bunca zamandır iç çekerek baktığı çekmeceye ulaştı. Ne var ne yok attı aşağı. Aylardır sevdalısı olduğu çırpıcıyla olan ilişkisine dikkatinizi çekerim...

Merak, keşfetmenin verdiği tatmin, yüzündeki mutluluk her şeye değer. (Bu arada amma çok gereksiz kaşığım varmış yahu, bi ayıklamak lazım bunları)
video

11 Ağustos 2009 Salı

Organize İşler

Sarı Çizmeli mimlemiş, pratik anneliğe dair ufak tüyolar istemiş. Yazalım..



Mutfak:

Bir kere yıllarca çalışmanın, eve geç saat gelmenin ve akşam yemeğini ille evde-ev yemeği şeklinde- tüketmenin verdiği alışkanlıkla mutfakta çok kısa sürede sofra kuracak kadar pratikleştim. Elim hızlıdır yani, bu biir. Bir de Tuna'dan sonra edindiğim birkaç alışkanlık var onları paylaşayım

- Cumartesileri pazara çıkarım. Tuna babaya emanet olduğundan aldığım yeşilliklerin çoğunu ayıklayıp yıkayıp, buzdolabı poşetlerine koyarım. Semizotu ve roka en az 3-4 gün dayanıyor. Yeşil soğan daha da çok.. Kalan günler -yıkanmamış halde sakladığım için daha uzun dayanan- marul salatasıyla idare ediyoruz.

- Kurubaklagilleri bir seferde çok çok haşlayıp, biraz suyuyla birlikte buzluğa atıyorum. Pişirme zamanı geldiğinde bir yanda pilavım tıngırdarken, diğer tarafta kurufasulye ya da nohut pişiyor olur. 30 dakikada sofra hazırdır. (Rachael Ray miyim neyim be :))

- Köfte yaptığımda da aynen, birkaç öğünlük yapar atarım buzluğa. "Acil durumda camı kırınız" köftesidir o. Yanında salata yeter de artar bile. Bazen sadece yoğurt koyarım, birer tabak yapar DVD izleriz (Yalaaaannn, Tuna doğduğundan beri hiç olmadı böyle bir sahne. Böhüüü)

-Yaz sebzelerinden annem geldikçe buzluğa istif yapıyoruz. Bamya, barbunya, bezelye ve taze fasulye dolu buzluğum. Donuk yemeği çıkarıp pişirmek 15 dakika..

- Benim adam şahane balık yapar. (ve ben buna rağmen "benim adam" diyorum ya, yazıklar olsun bana... ) Cumartesileri hiiç karışmam yemeğe, salatamı yapar çekilirim kenara. "Balıklar pişti" sesini duyana kadar karışmam da işine. (Evlenecek kızlar, mutfağa giren erkekleri seçin. Benden sölemesi;)

- Gene benim adam :)seçicidir ama aynı zamanda kanaatkardir yemek konusunda. İlle makarna, pilav olsun demez, tatlı sevmez. Sadece zeytinyağlı yemek, salata ve ekmek yeter. Yemeğin üstüne şarap içip peynir kemirmeyi daha çok sever.



Temizlik

-Çalışırken de değişmez rutinimdir cumartesi temizlik yapmak. Pazar eve çok yakın kurulduğundan aynı günde çıkıyor aradan. Tek sorun Tuna'nın elektrik süpürgesinden fena halde korkması. Babası evden çıkarmazsa imkanı yok temizlik yapmanın. Sabah uykusundan sonra yemeğini yedirip, ikindi meyvesinden beslenme çantası yapıp şutluyorum ikisini. Bana 4-5 saat yetiyor. (Öyle üstünkörü bir temizlik de yapmam. Halıları süpürgeyle aldıktan sonra kıllar hala kalabildiği için ıslak bezle üzerinden geçiyorum, parkeleri eğile eğile siliyorum)

Hatta banyo yapıp PC başında kahve keyfi yapacak zamanım bile kalıyor.

Cam, perde temizliğini sağolsun 2-3 ayda bir gelen annem hallediyor.

Her temizlik zamanı eve bir kadın alayım diyorum ama şuncacık iş için vereceğim paraya kıyamıyorum. Eskiden "bu paraya neler neler alırım kendime" derdim, şimdi Tuna'mın bir aylık bez parasını bir günlüğüne bi kadına vermek istemiyorum. Tuna babasıyla çok mutlu ve ben de evde tek başına iş yapmayı özlediğimden çok büyümüyo gözümde temizlik.

Kendi işimi kendim gördüğümden ev aksesuarları konusunda çok sadeleştim. Biblo, gereksiz vazo, buzdolabı magneti vs gbi teferruatları evime sokmam.

Bir de çocuk emekliyo paranoyasıyla her allahın günü ev silen bir kadın olmamamın verdiği rahatlıkla haftalık temizliğin yettiğini düşünüyorum. Ayrıca "en iyi temizlik, kirletmemektir" felsefesini benimsedim ve en önemlisi benimseTTim..


Çok çok titiz de değilim. Mesela Tuna'nın en sevdiği yaramazlıklardan biri anasının babasının iç çamaşır çekmecesini karıştırmak. Öyle böyle değil, açıyor çekmeceyi çoraplar atletler donlar havada uçuyor. Günde 3-4 kere yaşanıyor bu sahne ve ben de tabi her seferinde katlayıp koymak gibi bir manyaklık yapmıyorum. Nasılsa yakında sıkılacak, şimdilik geri tıkıştırıyorum.
Salondaki oyuncaklarımızı da eskiden her akşam kaldırırdım, şimdi ortada bırakıyorum. Artık batmıyor gözüme.

Kitap, Film, Entellenme, Dantellenme

-Deli gibi okuyarak geçen ilk, orta, liseden sonra üniversitede erkenden çalışmaya başlayınca sistematik okuyamaz oldum. Arada ev arkadaşlarımızla döndüre döndüre okuduklarımı, vazgeçemediğim yazarları falan saymazsak öyle aman aman bi okur değilim. Son bir yıldır da sadece bebek gelişim kitapları okuyorum. Fırsat buldukça...

- Bizim evde er kişiden dolayı TV = Belgesel kanalları (sadececnbcediscoveryizliyorumveradikalokuyorumçokentelimçok imajı vermeye çaşlışan insanlar diiliz. Hakkaten durum bu). Ben sevmem çok bilimsel belgesel ama eşim uçak kazası raporları, salgın hastalıklar, mühendislik harikaları vs hastası. Hal böyle olunca dizi mizi izlemiyoruz. Zaten ben tavuk gibi erkenden yattığımdan hiiç alakam yok TV ile. "Maykıl Ceksın ölmüş" diye annem haber verdi, düşünün halimi...

- Dünya yıkılsa izlediğim 2 dizi var:

Desperate Housewives (Salı 21.15) (Gece 22.15 gibi bittiğinden ben de pek uykusuz kalıyorum. Gündüz mümkünse uyuyorum ki gece diziyi bitirecek gücüm olsun)

Lost (Ne zaman indirirsek ve ne zaman izleyebilirsek)

-Bloga yazı yazmak sanıldığı kadar vaktimi almıyor. Aklından geçtiği gibi yazdığımdan, fazla süslemediğimden ve olayları yaşarken aslında bir yerlere yazar gibi düşündüğümden (blogger olmadan önce de böyleydi) olsa gerek en baba yazıyı yazmam 30 dakikayı geçmiyor. Video yüklemek, kolaj yapmak bile daha çok zamanımı alıyor. Ama daha geniş zamanım olsa aslında çok daha iyi yazacağım da bir gerçek.

-Tuna'nın uzun (1,5-2 saati bulan) bir sabah uykusu vardır ve hemen her işimi yapmak için ilaç gibi gelen bir süredir bu. Kısacık akşam uykusu da(45 dk) kaymağı olur işin..



Aktivite, Oyun

- Tuna tek başına olmayı sevmeyen ve bana çok fena bağlı bir çocuk. Ortalığı karıştırmak istiyor ama ben de yanında onla gideyim istiyor. Alıp başını gitmiyor yani. Bu durumda tüm gün sakin sakin çekmeceleri karıştırıyor ben yanında geziniyorum, oyuncaklarla oynuyor ama ille de ben oynatıyorum... Günümüzün çok büyük bölümünü de zaten bu oyalanma anları oluşturuyor.



Bir de hakkaten planlı ve organize olmak gerek. Her akşam yatarken o gün yaptığım ya da yetiştiremediğim işleri geçiririm aklımdan. (Yani böyle bilinçli bir şekilde değil, geçiyo işte kendiliğinden) Ertesi günün kabaca planını yaparım ve çok büyük bir sürpriz olmazsa aynen uygularım kafamdakini.



Maalesef zaman bulamadığım için eksik kalan bir çok şey de var. Haftada sadece 3 saat Tuna'yı birilerine bırakıp spora gitmeyi çok istiyorum mesela. Hala 5 kg fazlam ve sporsuz düzelmeyecek jölemsi bir vücudum var. Spor yapsam hemen toparlanacğımı bildiğimden fazla kasmıyorum ama ne kadar geç, o kadar güç...

Sonra karı koca dışarı çıkıp geceyarısına kadar Kordon'da içip içip eve nasıl geldiğimizi bilememeyi; "oo teoman gelmiş şehre" diyerek konser konser koşmak coşmak; buz devri-3'ü sinemada izlemek istiyorum bazen ama ne buna zaman var ne 3.bir bakıcı alternatifi. (Eskiden pek anlamazdım böyle diyen anneleri. "Doğurmasaydın kardeşim halla hallaa" derdim ama hem eski hayatını az da olsa yaşamak istemek hem de iyi bir anne olmaya çalışmak dengesi çok zormuş.)


Ben de pek titiz iki hatunu, Birben ve Mummy'yi mimleyeyim. Aaah bir de Açalya. Yazın bakayım pratik anneliğin el kitabını.

Bir tuhaf ruh halleri

Bir tuhafım bugünlerde. Tuna bir haftada 2 diş birden çıkardı. Üst ön kesicilerden biri ve onun yanındaki (normalde 5. ya da 6. olması gereken diş) çıkıverdi. Bundan mıdır bilinmez 4 gündür ishal ve pişikle yaşıyoruz. Desitin'in berbat kokulu mor versiyonu bile işe yaramıyor. Ateş ve kusma olmadığı için doktor endişe decek bir durum olmadığını söyledi ama "ishal devam ederse gaita tahlili yaptırabiliriz" dedi- ki devam ediyor. Bugün tahlil peşinde koşacağım sanırım. Gece bile gaz ve ishal yüzünden uykusuzuz, sürç-i lisan edersem affola diyerek ruh halimi sarsan haberlere geçiyorum.
Cumartesi sabahı Rahşan'ın "Deniz doğuruyo lan" mesajıyla ayıldım. Deniz benim sınıftaki en iyi arkadaşımdı. Rahşan'la dostukları ise çok daha eskiye dayanıyordu. Doğal yoldan ikizlere hamile kaldı. Anlaşılan minnoşlar bir ay erken gelerek sürpriz yapmaya karar vermişti. Efe ve Naz'ın şimdilik minicik fotoğraflarını gördüm. Güzel anne babalı güzel bebekler olacaklarına eminim.
İkizler 2 kg'nun altında ve ufak tefek sağlık sorunlarıyla uğraştıklarından henüz ememiyor ve her süt damlasına ihtiyaçları var. Deniz'in sütü henüz gelmediğinden özel bir karışım vermişler bebeklere. Çocuk doktoru "bebeğini emziren bir anne varsa ondan süt alın" demiş. En yakın anne de Rahşan tabii ki. Hastanede çok duygusal anlar yaşanmış. Rahşan ağlayarak süt sağmış, Deniz de ağlamış bol bol. Ben de bunları dinlerken ağladım bolcana.. Annelik, dostluk, hayat vs.. diye düşüne düşüne.. (Minamu'nun yürüdüğü müjdesini de vereyim bu arada. Sarhoş maymun gibi falan da değil üstelik, ayaklarını sağlam sağlam basıyor yere)

Deniz'in doğum haberiyle sevindiğim saatlerde çok fena bir haberle sarsıldık. Şu habere konu olan kız çocuğu eşimin çok yakın bir arladaşının -ne tuhaf tesadüf ki babanın adı da Deniz- kızı. Buraya tekrar yazacak gücüm yok. Yanlış teşhis, gecikmiş tedavi sonucu su kaybından dolayı meydana gelen beyin ölümü...... Düşününce bile fena oluyorum. Ailenin, küçük Ada'nın nasıl bir ihmal zincirine kurban gitmiş olabileceği geliyor aklıma. Türkiye'de doğmak suç mu, neyle cezalandırılıyoruz biz? Çok mu zor temel ihtiyaçlarımızın karşılanması?
Offf..
Anneler! Çok uyanık olmalıyız, çook. Çok okuyup doktorları gerekirse biz yönlendirmeliyiz.
Sağlık diliyorum hepinize
En çok da evlatlarınıza

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Copy-Paste

Doğduğu andan itibaren bir allahın kulu bana benzetmedi Tuna'yı. Bazı kör gözler hariç :))
Geçenlerde kayınvaldemle eski albümleri karıştırırken eşimin bebeklik fotoğraflarını çıkardık.


Burda 8 aylık..

Bu fotoğrafta bir yaşında

Posted by Picasa

6 Ağustos 2009 Perşembe

Tükkana buyrun :)

Henüz son şeklini vermediğimden önce şifre koyup, sonra geçici süre şifreyi kaldırıp tekrar şifrelemeyi de unuttuğumdan artık gören gördü, sürprizlik yanı kalmadı.
Evet yeni bir blogum var.
Bu seferki bebek alışverişi üzerine. Adresim http://sanalbebekmagazasi.blogspot.com/
İngiltere ve ABD'de iki büyük firmaya yapılan (telif vs yüzünden isimlerini açıklayamıyorum ama size ürünler etiketli gelecek) özel bebek ürünlerinin aynıları. Öyle ihraç fazlası defolu ürünler gibi düşünmeyin, gerçekten hepsi süper kaliteli şeyler.

İlk etapta 10 kalem ürün var ama ürün çeşitliliği, yeni ve farklı ürünlerle artacak.

Bi göz gezdirin bakalım dişe dokunur bi şeyler var mı?
(SPF50+ bornoz ve önlük tipi bebek yıkama havlusunu özellikle tavsiye ediyorum. Dileyene havlunun kullanışıyla ilgili bir video yollayabilirim)

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Güzel Haftasonu ve ordan burdan notlar


Telaşlı, yoğun ama bir o kadar güzel bir haftasonu geçirdik çekirdek ailemizle.
Cumartesi sabahı erkenden kalkıp (Tuna tarafından kaldırılıp diyeyim) sert bir kahveyle güne başladım. Kahvaltı faslından sonra babayla işbölümü yaptık. "Senin görevin aşkım-eğer kabul edersen- Tuna'yı parka götürmek. Ben de bu arada pazara gideyim" dedim.
Okeyleştik.
Tam kapıdayken baba fikrini değiştirip "en iyisi ben Tuni'yle balık almaya gideyim" dedi. "Eyvallah" dedim. Benim işlerimi engellemeyin de...
Neyse biz saatlerimizi ayarlayıp :0) ayrıldık. 25 TL'ye 3 çeşit sebze(bamya, fasulye, kabak) 4-5 çeşit meyve, bolca yeşillik alıp kan ter içinde eve ulaştım. Tuna'nın haftalık yemeklerini yapıp buzluğa attım, yoğurdumu mayaladım, tüm yeşillikleri yıkayıp kurutup ufak poşetlere bölüp dolaba attım. (Tavsiye ederim, salata yaparken inanılmaz vakitten kazandırıyor)
O sırada baba-oğul 4 tane çipurayla çıkageldiler. Tuna yolda hiç uyumamış, daha doğrusu tam da inmeye yakın uyuyakalmış, araba durunca uyanmış falan.. Haliyle önce uykusuzluktan gözleri boyoz gibi olmuş Tuna'yı uyuttum. Biz de akşam yemeğine giriştik. Sabahtan buzluktan çıkardığım ahtapot erimişti. 1,5 yıl aradan sonra ikinci kez ahtapot yiyecektik. İlkinde ben 7 aylık hamileydim. (Zaten ahtapotun fotolarını çekmeyi unuttuğum için geçen yılki ahtapotun kolajını yaptım) Devletşah'ın şahane sitesinden bulduğumuz ahtapot tarifini, bir çay bardağı sirke ilavesiyle revize edip haşlamaya bıraktık bu 8 kollu canavarı.
Tunito uyanınca çipura ve ahtapottan oluşan akşam yemeği hazırdı. Balık neyse, zaten 7. aydan beri her hafta en az 1 kez severek yiyor, de acaba ahtapot vermek mantıklı mı 1 yaşındaki çocuğa diye fikir yürüttük. Sonra dedim ki "eğer biz Türk değil de mesela Okinawalı, Japon falan olsaydık bu çocuk muhtemelen yeşil soğanla değil haşlanmış ahtapotla dişini kaşıyacak, ikindi atıştırmasında karides haşlama yiyecek, midye kabuklarından gemi yapacaktı. Bizim 4.ayda dayadığımız yoğurt, batılı doktorlara ne kadar saçma geliyor baksanıza. Her çocuk içinde doğduğu kültüre göre yetişiyorsa ve biz de denizden çıkan her tür böcü börtüyü yiyorsak, bizim çocuğumuz da buna uyum sağlamalı" (Midye hariç. Aman haa...)
İyi demiş miyim :))


Tuna tahminimden daha iyi yedi ahtapotu. Koca öğleden sonra hiçbir şey yemediğinden midir bilinmez ama sevdi valla. Ahtapotun bir bacağını, yani sekizde birini götürdü. Normal şartlarda havada kaptığı balığa bile yüz vermedi. Biz de ağır ağır yedik bu derya nimetlerini, şarap ve rakılarımızdan yudumlayarak .
Pazar sabahı da erkenden kalkarak başladık. Yine ayıltıcı sert kahve, kahvaltı, baba -oğulu evden defetme diye başlayan rutin bu kez dip köşe temizlikle devam etti. Sürekli açık pencereler, her şeyin yerini değiştiren bir velet, dağınık bir koca, tembel bir anneyle dolu koca ev ne kadar dağılırsa o kadardı ev. Şu an bal dök yala kıvamına erdik, o ayrı :))
Eve dönüş saatinde baba-oğul beni aldı, bir de haftalık alışverişimizi yaptık. İçimde kalan son enerji zerresini de Migros'a bıraktım geldim. Dünden kalan haşlama ahtapotu tereyağıyla soteleyip sofraya koyduk bu kez. Daha doğrusu koca kişisi devraldı tüm işi... Tek kelimeyle damak çatlatan bir lezzet oldu. Böyle lokum gibi bir şey. Deniz ürünlerini sevenlerin kaçırmaması gereken bir lezzet bence. Ahtapot salatası falan hikaye yani, o derece.. Ton balığım da tereyağlı versiyonu daha çok sevdi zati...
Tuna son 15 gündür falan çok iştahlı. Geçen ayın acısını çıkarırcasına yiyor. Korkutucu olansa kahvaltı üstüne verdiğim 2 bebe bisküvisini falan kemirip kemirip yüzüme "başka yok mu?" der gibi bakması.. E tamam, şekerli olması dışında bebe bisküvisiyle bir derdimiz yok da, neden daha sağlıklı alternatifleri olmasın bunların? Ben de ufak bir araştırmayla yulaflı, pekmezli 2 tarif buldum. Biri bu, biri de şu. Yulaf ezmesi aldım, bu hafta bir ara deneyeceğim. Neticeyi yazarım.
İştahıyla birlikte gece uyanmaları da arttı. Üstteki iki dişin ucu şeffaflaşmış, birinin ucu çıktı çıkacak. Tam eti yarma aşaması bizde pek sorunlu geçmiyor çünkü o noktada fazla canı yanmıyor sanırım.. Diş olamaz yani sebep. Temizlikten sonra PC başında kahve keyfi yaparken hep adını görüp bir türlü okuyamadığım Kitubi'nin blogundaki bu yazıya rastladım. Koca bebeklerde gaz sorunları başlıklı bölümü okudukça "tabii yaa, hay aklıma tüküreyim" dedim. Zira Tuna böyle normal bi şekilde uyanmıyordu. Gözü kapalı, kendini yatakta bir o yana bir bu yana atıyor, uyuyor emziği bırakıyor, 5 dakika sonra yine uyanıyor, inliyordu. Hemen her gece 1 saat kadar böyle kendi kendine çırpınmayla geçiyor, bu durumda ben ne uyuyabiliyordum ne de elimden bir şey geliyordu. Su verince içiyor, uykuya daldıktan kısa süre sonra uyanıyordu. Hemen her gece bu mücadele sağlam birkaç pırt sesiyle son buluyordu. Bu kadar gözümün önünde seyreden duruma rağmen olaya ayılmayışımdan kendimi salak gibi hissettim. Varsa salakanneyim.com diye bir site, hemen üye olayım..
Neyse geç olsun güç olmasın diyerek içirdim rezene çaylarını Tunito'ya. Rahat bir gece geçirdik ikimiz de.
Ve unutmamak için tarihe düşmek istediğim birkaç not:
- Tutunup ayağa kalktıktan sonra elinde birşeyler varsa ve oyuna daldıysa 5-6 saniye ayakta dengede öyle asılı kalıyor, bazen desteksiz çömeliyor yere. Ama yürümeye meyli yok.
- Mutfakta yerde kendi kendine takılırken ben de yemek yapıyorsam pür dikkat izliyor beni. Tencereyi alıp ocağa koyduğum anda hızlı hızlı soluyarak paçama yapışıyor, yalvaran gözlerle kucağıma gelmek istiyor. Kucağıma alınca da tencerenin içine dalmak istiyor :)) Soğanı kavuruşumu, domatesleri atışımı, kaşığın hareketlerini, kapağı kapatışımı inanılmaz bir dikkatle izliyor.Ben de bir Ayşe Tüter edasıyla anlatıyorum.. İşte soğanları kavuruyoruz oğlum da blablabla.
İşin tuhaf yanı babası da tam bu aylarda aynı efektlerle aynı hareketleri yaparmış.(Yemeğin pişmesini merakla izlemenin genetiği mi olur yahu?) Kayınvaldemin de sol kolu sağlam kas yapmış oğlunu taşıyarak yemek yapmaktan. Şimdi çok güzel mangal, balık yapan hemen her tür yemeği-canı isterse- pişiren bir adam olmuş. Belki Tuna da ilerde aşçı olur, kimbilir..















"Bir kedi gördüm sanki" diyerek hedefe kilitlenen Küçük Hüsamettin..
-Tuna'nın hayvan milletiyle tuhaf bir ilişkisi var. Korkuyor mu seviyor mu tam çözemedim. Uzaktan kedi görünce "nihiiaaa" diye tuhaf çığlığımsı bir ses çıkarıyor. Başka hiçbir koşulda çıkmıyo o ses.(Köpek görünce bile) Bu sesi duyunca bakınıyorum sağa-sola ve muhakkak bir kedi çıkıyor karşıma. "Kedi, kedi, kedi" diye tekrarlayınca "tettti" gibi bi şeyler söylüyor. Böyle giderse ilk kelimesi "kedi" olacak. Dışarda bi kediye yaklaşınca gözlerini kırpmadan izliyor. Eğer dışardaki kedileri balkondan izliyorsak aşağıya atlamak istiyor :)) Henüz yakın temasa geçiremedim bir kediyle. Eğer hayvanları severse çok sevinirim çünkü biz maaile bayılıyoruz kedilere. Belki kedi sevgisi de genetiktir. Ya da çocukken içgüdüsel olarak sevdiğimiz hayvanları bir şekilde sevmekten vazgeçiyor kimilerimiz.
- Son olarak da Tuna'nın yediği ilk ahtapot olarak tarihe not düşüyorum. "Yeter kardeşim bıktık senin oğlunu tıkınmasından, ne pisboğaz aileymişsiniz" diyenleri de sağ üstteki çarpıyı tıklamaya davet ediyorum.
Herkese iyi haftalar
Çüüss

video