27 Ekim 2009 Salı

15.ay bla bla bla bla


Anlamlandıramadığım bir telaş içindeydim 10 gündür.
Birkaç arkadaş sordu face'ten telefondan sağolsun, iyiyiz de telaşlıyız işte.
Neler mi yapıyorum?
Bir kere işlerde hafifi bir kıpırdanma var. Evden çok ufak çapta tekstil ihracatı yapmaya çalışıyorum. Numune gidiş-gelişi, yazışmalar derken günümün çoğu bilgisayar başında, telefonda geçiyor.
Ee Tuna sağolsun yürüyecek mi derken koşturuyor üzerinize afiyet.
Ben de aynen peşinden.
Parkta kaydırağın tepesine tüneyen, çocuğunu kucağına alıp kayan kadın benim... Kayarken kikirdeyen biraz Tuna, çokça ben... İyi ki çocuk yaptım da doyasıya biniyorum kaydırağa:))

Gelelim blogun varoluş nedeni Ton balığıma, marifetlerine falan.
Adettendir, 15.ay doktor kontrolü diye girelim mevzuya. Hafif nezleli be uykusuz gittiğimiz muayane pek tatsız geçti. "Son bir aydır seferi olmaktan iştahsız" diye şikayete başladım. Yediği içtiği biraz süt, çokça pilav, milupa sütlaç. Hiç et yok, balık yok, sebze yok gibi bir şeydi. Normal dedi doktor, dışarda düzen müzen bozulduğundan bir de sütüne nezle olduğundan çok normal az yemesi dedi. Tartıya aldık 11,500 çıktı az çişli beziyle. 11,400 diyelim. Bu ay 100 gr almış-ki yürüyen ve kötüğ beslenen bir çocuk için çok iyi buldu.
İşte hep bahsettiğim noktaya döndük. Çocuğa bir şekilde kilo aldırmak mümkün ama önemli olan ni-te-lik-li beslemek. Neticede Minadex adlı vitamine başlamamı tavsiye etti. Güzel yerse günde ya da günaşırı 1 tatlı kaşığı, yok iştahı böyle devam ederse her gün 2 tatlı kaşığı. Zaten Dünya Sağlık Örgütü 1-2 yaş arası çocuklar için tavsiye ediyormuş ilave vitamini. Tadından nefret ettiğinden Tuna'ya gece uykusunda biberonla sulandırıp veriyorum. onda bile fışlaya fışlaya içiyor.
"Neyden ne kadar yemesi gerek ve günde alması gereken kalori nedir?" gibi damar bir soru sordum.
Bu kiloda ve bu aydaki bir çocuğun 1000-1500 kcal alması gerekiyormuş.
Kahvaltıda 2 kaşık tahıl (ya da bir dilim ekmek) bir parça peynir ve günaşırı yum. sarısı yetermiş.
Yumurta yediği günler günde 50 gr kadar et (kırmızı et ya da balık iyi protein ana tavuk keyfe keder) yumurtasız günlerde 100 gr et yemeliymiş
öğlen ve akşam 1-2 yemek kaşığı pilav ya da makarna ve her gün muhakkak meyve yerse %100 iyi beslenmiş diyebilirmişiz.
Sebzeden mutlaka diye sözetmedi-ki gelişimi için çok elzem olmadığını okmuştum.
Bizde bu rakamlar imkansız tutmuyor. Neyse işte biraz vitamin, biraz daha öğün aralarını açıp iyice acıktırarak falan yedirmeye çalışacağız.
Yemekle ilgili pek genişim uzun zamandır.
Sonracıımaa, doktorumuz kounşma becerilerini sordu. "Kaç kelime biliyor" dedi. Valla saymadım işte bunları bunları söylüyor falan dedim. 10 kelime bilmesi yeterliymiş.
Annelerin pek övündüğü bu kelime sayısında da çok genişim nedense. Yani inan olsun bir kez saymadım kaç kelime biliyor diye. Kendince hayvanlara sesleniyor, arabada uyuklamak üzereyken uzaktaki köpeği görüp "ha ha"(v harfini çıkaramıyor henüz), kedilere "tiss tiss"(pisi pisi), kuşlara "cic cic"(ya da ona benzer bir şeyler) söylüyor, gözden kaybolan herr şey için "dittii" diyor, telefonu bulup getirip kulağıma dayayıp "dede" diyor falan.. Uzayıp giden bir liste bu ve fakat aylık gelişiminin durumuyla hiiiç ilişkilendirmediğim sadece zevkle izlediğim bir gelişim süreci. Konuşmaya çalışıyor ve beden dilimle destekleyerek söylediğim hemen her şeyi anlıyor.

Ve gelelim asıl marifetlere..
Yürümek meğer bir milatmış çocukların dünyasında. Her şey değişti yaşamımızda. Bambaşka bir çocuk oldu. Neredeyse hiç ağlamıyor, huzursuzlanmıyor, huysuzlanmıyor. Evden tüm gün çıkmasak bile oyalanacak bir şeyler buluyor. İşlerim acayip kolaylaştı desem yeridir.
Dışardaysak durum daha zor ama. Zapt'ı rapt altına almak çok zor artık. Sürekli koşarak ilerlemek istiyor, pusette durmak istemiyor, park görünce muhakkak mola vermek istiyor, salıncakta ileri-geri sallanmak artık kâfi gelmediğinden barikatı kaldırıp aşağı atlıyor (sıklıkla düşüyor ve ses etmeden ayağa kalkıyor), kaydırağa çıkmak istiyor ama çıkamadığından çıksa da kendisi kayamadığından birlikte çıkıp kayıyoruz. Günde bazen 20 kere inip çıkıp kayıyoruz(Son 5-6 kiloyu şimdi verdim verdim)

Ton'umun taklitçiliği artık kendini aştı. Dişimi fırçalarken o da istiyor, ben de eline bir fırça veriyorum. Kâh dişini kaşıyor, kâh fırçasını sürtüyor.
Tartıya çıkıp kendini tartıyor. (Oysa ben nicedir bırakmıştım kendimi tartmayı. Ayıptır söylemesi İstanbul'dan +1 kiloyla dönmüş bir pisboğazım ben)
Tarakla saçını taramaya çalışıyor.
Bankamatikten para çekerken pusette oturduğu yerden -sözümona- tuşlara basıyor.
Ben uzaktan öpücük yapınca iki dudağını şaklatıp "puahh "sesi çıkarıyor.
En güzeli tüm bunları yaparken yaptığı şebekliğin farkında olduğunu gösteren muzip gülümsemesi yüzünden eksik olmuyor.
Dağınıklık konusunda size Tunik'i şikayet ediyorum teyzeleri. En son, balık pişirmek üzere tuzluğu arayan, babasıyla aramızda şöyle bir diyalog geçti
Baba: Tuzluk nerde yaw
Anne: En son yatak odasında baskülün yanında gördüm
Baba: ???
Anne: Evet saçma bir cümle oldu ama ordaydı. Dur getireyim.

Telefon soğanların arasından, diş fırçası çamaşır kirli sepetinden, benim çoraplarım mutfakta havluların arasından falan çıkabiliyor bu aralar. Evvelsi gece diş fırçamı bulamayıp 1 saat dolandım durdum. Dün de gittim yensini aldım ve sakladım ki görüp de istemesin. Eskisini veriyorum kemirsin diye.

Oyuncaklara ilgisi neredeyse hiç kalmadı. Çoğunu kaldırdım zaten. Arada halka dizmeceli bir şeyleri gösterince heyecanlanıyor, 5-10 dakika oynayıp sıkılıyor.

Çamaşır makinesinin ayar düğmesini çevirmeye başladı. Makine çalışırken çeviriyor, ben geri düzeltiyorum ve banyodan çıkarıp kapıyı kapatıyorum. Homurdanıyor.

Çamaşır asarken bana yardım (!) ediyor. Ben astıkça kovadan ıslak çamaşırları veriyor. Verirken de "al" gibi bir şeyler söylüyor. Her seferinde teşekkür ediyorum, öpücük atıyorum. Sırıtıyor..

Fotoğrafların öyküsüne gelince, efenim gene bir blog buluşması gerçekleşti. Soldan sağa Yeliz, Bendeniz ve Hayat İnciraltı'nda buluştuk. Yani bir makine mühendisi, bir caponca okutmanı ve bir sanal esnaf :)) olarak biraraya geldik.
Bebeler 8 ve 9 aylık olunca kızlar derin derin lafladı. Dötü kurtlu oğlumla ben kaydırak salıncak trombolin(zıp zıp) peşinde koştuk. Arada sohbete dahil olayım dedim ama yakalayamadım kızları.
İki süt obezi tosunu sevdim, 2 hafta sonra Hayatlar'ın evde buluşmak üzere ayrıldık.


Posted by Picasa

23 Ekim 2009 Cuma

Yediğim içtiğim benim olsun...

Her şey şu soruyla başladı: " Hülü yaa, biz İzmir'e dönmeyip İstanbula'a mı gitsek?"
15 saniye gibi uzun bir süre düşündükten sonra "olur be" dedim. Topladık valizleri bastık İstanbul'a gittik. Bizim Antalya'ya gittiğimiz vakitler henüz hava sıcak olduğundan Tuna da ben de yazlık moddaydık. Bu sebepten yoldaki outlet mağazalar itinayla değerlendirildi, en pahalısı 22 TL'yi geçmeyen cicilerle hafiften kışlık koleksiyon düzüldü ve ana ikamet üssümüz olan Kadıköy Koşuyolu'na (abimlere) varıldı.
Kedili ve çocuksuz bir ev olmasından mütevellit hep tetikteydik. Tuna bizim evden pek daha eğlenceli bulmuş olacak bu evi ki kitapları alaşağı etti, kedi Fitnaz'ı kovaladı, koşu bandına tırmana tırmana bi hal oldu. Sürekli "ay dur oolum yapma" demekten asıl helak olan benim ama neyse.



İkinci adresimiz Rahşan'lardı. Upuzun bir -sözde-şehiriçi yolculuktan sonra ulaştık malikaneye. En son bebeler 6 aylıkken görüşmüştük biliyorsunuz.
Raşocan süper sofrasıyla, Mina da lokumluğuyla mest etti bizi. Gene süper ağırlandık.
Çocuklu eve misafir gitmenin aslında benim için ne büyük avantaj olduğunu bilemezsiniz. "Orası güvenli mi? Merdivenlerde koruma var mı? Çocuğum ne yiyecek?" falan diye hiiç düşünmeden konakladık.
Tuna ve Mina çok tatlıydı.
Birbirlerine zaten karakter ve beden dili olarak çok benziyorlardı. Kısa sürede birbirlerini daha da taklit etmeye başladılar. Yazmakla olmuyor ama anlatmaya çalışayım. Mesela Mina babasının kucağında elinde bir parça ekmek. Hem kendi kemiriyor hem babasının ağzına minicik parçalar tıkıştırıyor. Tuna da derhal ekmek parçalarını bana tıkmaya başladı. Tuna'nın çok yaptığı bir hareket vardır. Elinin tersiyle ağzına vurarak "babababa" sesi çıkarır. Anaa! Baktık Mina hemen kapmış hareketi.. Birbirlerine bakıp muzipçe gülmeleri de cabası...
Sonra efenim, o olay yaratan bisiklet sürme sahnesi yaşandı. Meğer ne zor imiş 3 tekerlekli bisiklet. Sürerim diye artiz artiz geçtip gidona, g.t gibi kaldım afedersiniz. Sola kırıyorum sağa gidiyor meret. Ben de bol bol "acaba hamile mi?" pozu verdim gitti.



Ertesi gün blog buluşmalarına start verdik. Senem, Özgür Anne, Tuğçe, Birinci Tekir Şahıs ve İlkay'la mailleşmiştik gelmeden önce. Senem hariç herkes Kadıköy civarında yaşıyor ve çalışıyor olunca çabucak buluşuruz sandım. Meğer ben unutmuşum İstanbul'da plan yapmanın zorluğunu. Bin türlü sorundan dolayı ilk gün Tuğçe'yle buluştuk ve Özgür Anne kısa süre ce-e dedi kaçtı. İlkay'cığımla Doruk'un ve kendisinin hastalığı yüzünden buluşamadık. Sonrasında Özgür'le ikimiz öğlen yemekte, ertesi gün de Özgür ve Tekir'le ikindide biraraya geldik. Hemen hepsi çocukların uyku saati, başka planlar, bizimkinin nezle olup tatsızlaşması gibi nedenlerden kısa sürdü. Buluşma yerimiz bizim kaldığımız eve çok yakın olduğundan ve zaten bizim de günümüzün çoğu o mekanda geçtiğinden aman aman bir zorluk çekmedik. (OİP'nin çiziktirdiği gibi gezici araç falan gerekmedi yani)
Yüksek müsaadenizle tadı damakta kaldı klişesini tekrar kullanmak istiyorum.
Fotoğraflardan çok çok daha tatlı iki kızçe: Duru ve Ela
Ve karşının buluşması.. Eşim iş için o tarafa geçmeyi planlayınca ben de Senem'i aradım. Dedim "yarın müsaitseniz size geliciiiz".
Dedi "eyvallah"
Kampüste buluştuk, Neva'yı gördüm, öptüm bal dudaklıyı. Tuna'nın yemeğine sulanınca taktım sünnetçi önlüğünü. Ama ikisini de tutabilene aşkolsun. Kafeterya camından birbirlerine cilve yaptılar, kedi kovaladılar ama yemek ı-ıhh...
Sonra bebek parkına indik. Tuna uykusuzluktan, her gün başka evde uyuyup uyanmaktan, pusette ve oto koltuğunda uyumaktan, yolda yemek yemekten kısaca bu düzensizlikten isyan etmek üzereymiş ve parkta resmen patladı. Ufak çapta bir kriz geçirdi sanki. Tam adlandıramıyorum çünkü daha önce hiç olmamıştı. Neticede Senem'le doğru dürüst laflayamadan ayrıldık, Tuna oto koltuğundan 2 saatlik uykusuna geçiş yaptı böylece.


Bu koşturmacaya ve dönmeye yakın nezle olmaya rağmen genel anlamda iyi bir performans sergiledi Tuna. Çoğu geceler akşamdan sabaha full uyudu. Park yatağında uyanıp etrafa bakınıp korkunca ve ısrarla uyuyamayınca da çaresiz yanımıza yatırdık. Her misafirliğimizde nefaset yemeklere şarap-rakı-biraz triosundan biri eşlik edince ve fakat buna mukabil sabah horoz ötüşüyle uyanan bir çocuğunuz olunca İstanbul trafiğinde şekerleme yapmak kaçınılmaz oldu.
Trafik demişken, bir keresinde 3 saatte geçebildik karşıya ve ben açlıktan bayılmak üzereydim. Otoban simitçilerine para uzatmak üzereyken eşimin "egsoz manyağı olmuştur onlar, sakın yeme" engeliyle karşılaşınca aç bilaç oturdum bir süre. Sonra aklıma geldi ve Tuna'nın yemeğinden artan 1 kaşık pilav, 1 kaşık taze fasulye ve yarım kavanoz milupa meyve yedim. İstanbul bana bunu da yaptırdın ya, helal olsun sana....
Sonracıımaaa, dönüşümüze 2 gün kala çook yakın bir dostunun kızını düğünü için babam geldi İstanbul'a. Hava kötüydü biz de Tuna'ya bir şeyler alalım diye kalktık AVM'leri falan gezdik. Güya deneyip de alacaz. Ne mümkün....

video
Başka başkaa... Eski dostları gördük, kiminin bebeği olmuş, Tuna abilik yaptı onlara. Taksim turu yaptık, Terkos'tan pek güzel eşofman altları, sweatler aldım. "Pis bi şeyler yeme" dürtüsüyle kalamar, midye, hamsi tava yedik falan. 2 aylık ikiz annesi Deniz'imle bir türlü görüşemedik, üzüldük..
Başka şeyler de olmuştur muhakkak ama çok eski zaman gibi kaldı şimdi yazarken bile.
Öpüldünüs...

21 Ekim 2009 Çarşamba

Döndük; lakin...


Olaylı İstanbul turumuz bitti, döndük eve. Yolda yediğim yemekten dolayı ürtiker (bildiğin kurdeşen) oldum, kaşağıyla tırmalamak istedim kendimi 3 gün boyunca. Kıpkırmızı vücuduma bakıp bakıp kendime acımak da cabası. Tuna hafif nezlemsi. Ihlamur, soğuk buhar vs devam..
İğne ve anti-histaminlerle iyileşiyorum ama ilaçlar fena uyku yapıyor. Aksi gibi hamile milletinin hamile bantı krizi tutmuş, sürekli koşturmaca halindeyim. Hamile bantı yetiştiremiyorum Allah sizi inandırsın.
Şu her daim akşamdan kalma halim geçsin hele, bol fotoğraflı enfes bir İstanbul yazısıyla geri döniciim.
p.s. Fotoğraf efektörlüğünden dolayı Elçin'e teşekkürler
Posted by Picasa

2 Ekim 2009 Cuma

Gazihan vs. Tuna


Bir önceki postta "teasar"ını verdiğimiz buluşmadır postumuzun teması. Tuna-Gazihan buluşması yani..

Buluşma mekanımız çocuk parkının da olmasından mütevellit Atatürk Parkı'ndaki Big Man isimli mekandı.(Google'da kendilerini ararlarsa bu yazıyı okusunlar lütfen, pek fena bir işletme. Çalışanlar sevimsiz, çimleri nedense pek kıymetli)

Oğlanları en son 3 ay önce buluşturup kaynaştırmıştık. O vakitler ikisi de emekler pozisyonda ve birbirlerine benzer karakterdeydi. Deniz kenarında debelenmiş, Akdeniz'de çimmiş, pusette uzun sabah uykuları alıp bize sohbet şansı vermişlerdi.

Meğer 3 aylık bir zaman dilimi, bebeklerin çocukluğa geçişi, karakterlerinin belirginleşmesi ve ayrışması için yetip de artan bir süreymiş, bunu gördüm.

Gazihan çok ama çok hareketlenmiş, resmen özgürlüğünü ilan etmiş. "Dünyanın efendisi benim.. Nereye istersem giderim. Kimse de bana engel olamaz hüleeaynn" nidalarıyla dolanmakta artık. Park olmasa oğlanı zaptetmekte çok zorlanırdık diyeyim, o derece...

Yanımızda Yasemin'in çocuk sahibi olmayı istemekle bundan korkmak arasında gidip gelen kuzeni Özlem de vardı. Gazihan kaydırak tepesinden her haykırışında Özlem, "teyzecim öyle yapma ama. Bak anne olmaktan korkuyorum böyle yapınca" dedi durdu.


Bir ara bizim ittirgeçli araba paylaşılamadı. Tuna sürmeye çalıştıkça Gazihan elinden aldı. Suluk da, oyalanırlar umuduyla getirdiğim oyuncaklar da benzer bir akıbete uğradı. "Gel gel" çağrılarımıza kulak tıkayan Gazihan'ı tıpış tıpış yanımıza getiren sebep bakın neymiş...


video


Tuna baktı kurtuluş yok, kendini inşaat ilmine verdi. Yasemin "oğlum bak, çocuk ne güzel uslu uslu oynuyor. İnsene çocuum aşağı" diye boşu boşuna gaz verdi.


Ben de "len Tuna, bak millet dağa tırmanıyor, fezaya çıkıyor. Sen daha halka diz, tembel popo" dedim durdum. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür hesabı :))

Çocukların bu müdahaleye kapalı, içgüdülerini etkisindeki hareketlerini , en ufak bir rol kesmeden adım atmalarını izlemek, sonra oturup kendini irdelemek ve yeniden keşfetmek bence çocuk sahibi olmanın en heyecan verici yanı.

Bir de 1 yaş meğer dönüm noktasıymış çocuklar için. 3 ay önce birlikte oynayan çocukların artık bir araya gelmekten bi halt anlamadığını (biz Yasemin'le laflamaya doyamıyoz o ayrı :)) ve ortak noktalarının pek olmadığını farkettik. Benim "kreşte, okulda falan çokça tartaklanır bu oğlan" endişelerim azdı da azdı. Öyle böyle değil ama yaa. Biri azıcık itip kaksın derhal yere çöküp göz ucuyla bana bakıp ağlıyor. Hiç mücadele etmek, aynen karşılık vermek falan yok.. Bizim ailenin erkeklerinde vardır zaten bu "ensesine vur lokmasını al" ya da "biri sağ yanağına vurursa sol yanağını dön" geni..

Malına sahip çıkan tek bir erkek yoktur, ne benim ne eşimin ailesinde. Mala mülke -haddinden fazla- değer vermemenin eskilerde kaldığı bir dünyada, oğlumun tez vakitte silkelenip "doğru" yolu bulması dileğiyle, bir postuma daha nokta koyup esen kalın diyorum.