15 Aralık 2009 Salı

Pekmezli Ballı Portakallı Islak Kek

En son 3-4 sene önce o da sadece bir kere yaptığım tarifi, yarın gelecek çocuklu misafirlerim üzerinde denemeye karar verdim :))

Posted by Picasa

Evde 1 yaş üstü iki çocuk olunca şööle yapış yapış brownieleri götürmek, onlara da ucundan tattırmak ayıp kaçacağından sıhhatli bir seçim yapmak üzere kara kaplı tarif defterimi açtım. En son sayfaya atmışım bu zavallı keki. Hemen hafızamı yokladım, işe koyuldum. Fırından çıkarınca tadına baktım fena olmamış.
Çocuklar için sağlıklı bir seçim olduğunu düşünerek paylaşayım istedim.
Tarife geçiyorum

Malzemeler

2 ya da 3 yumurta( portakal suyunun miktarına göre 2 ya da 3 yetiyor)
2 su brd. un (bu da nihai karışımın kıvamına göre artıp azalabilir)
1 çay kaşığı tarçın
2 portakalın suyu, ve rendelenmiş kabuğu(yarım bardaktan biraz fazla oluyor. eğer portakallar çok suluysa yumurta ve unu artırıp azaltmak gerekiyor)
3 kaşık erimiş tereyağı
2 su bardağı bal(ben yarım su brd bal ve 1 bardak pekmez koydum.)
kabartma tozu

Şerbeti için

1 yemek kaşığı bal, biraz da pekmez
1 su brd portakal suyu

Malzemeleri karıştırın. Bal çok katıysa benmari usülü ılıtıp sıvılaştırın. Normal kek hamuruna oranla biraz sıvı bir hamur elde etmeniz gerek. 160 derecede yarım saat pişirin. Sıcakken üzerinde delikler açın ya da en iyisi dilimleyin. Şerbeti azar azar yedirerek dökün. En iyi sonucu ertesi gün alıyorsunuz. Benim gibi sıcakken oburluk edip 2 dilim birden yemeyin.
Afiyet olsun :))

Annelik Halleri

Aslında bebeğimden çok kendimi, kendi annelik maceramı yazma niyetiyle başlamıştım blog yazmaya.
Ama farkettim ki Tuna ele geçirmiş blogu :))
Ben bile en çok Tuna'nın gelişimini, gözümün önünde büyümesini yazmışım.
Ne zaman farkettim bunu biliyor musunuz?
Sevgili Birben "annelerin blogunu açıyorum, var mısınız?" diyene kadar farkında değildim desem yeridir.
Evet yeni bir mecrada, bu kez kendi hislerimizi anlatıyoruz.
Buyrun annelerin bloguna...

13 Aralık 2009 Pazar

Geleneksel Hayat, Yeliz, Hülya Buluşması



Fazla söze gerek yok desem de elimin ayarı yok yazacam nasılsa.
Önce fotoğrafları vereyim önden...




Sonra da anlatayım.
Hayat ve Yeliz'le buluşmadan duramaz olduk:)Kadınlar gününe döndü olay-ki ben pek mutluyum bu durumdan.

Bu kez buluşma mekanımız Yelizler'in eviydi
Konuşlandık, çocuklar oynadı. Ela meme istedi, Arca yemek yedi. Ela yemek yedi, Arca uyudu. Tuna kendi evi gibi karıştırdı her yeri. Yelizler'in bebek tartısıyla sıpaları tarttık. 11 aylık Eloş'un 17 aylık Tuna'ya 500 gr takmasına şaştık kaldık.
İşte hep olağan şeyler:)

Haa bu kez Hayat Hocam'ın beyi Gültek Beyler de aramızdaydı. Çoluk-çombalak, hayat- memat, iş-güç meselelerinde erkeksi değerlendirmeler yaptı.

Bi dahakine bizde toplaşacağız bi aksilik olmazsa.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Domuz Gribi Aşısı

Yaptırdık, rahatladık.
"En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir" mottosuyla pazartesi günü itibariyle Tuna'ya aşını ilk dozunu yaptırdım.
Kolay olmadı karar vermek. Ama terazinin bir kefesine aşının olası yan etkilerini, diğerine de hastalandığı zaman nasıl çaresiz kaldığımı, birkaç gün içinde zayıflayıp güçsüzleştiğini, keyifsiz bi 10 gün geçirdiğimizi, aşısızken hayatımızın ne kadar kısıtlandığını, alışveriş merkezlerinde 30 dakkadan fazla kalamadığımızı koydum. Bu taraf ağır bastı.
Bir de aşıyla ilgili olumlu ve olumsuz donelerin kaynağını düşündüm.
- Medya: Medyanın işi oldum bittim kafa karıştırmaktır. Sağlık haberlerinin çoğu dış kaynaklı olduğundan ve çevirenler de sağlık konusunda aman aman bilgili olmadığından (bir zamanlar tamm da bu işi yapıyordum) bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunur ve ortaya yalan yanlış panik haberler çıkar.
- Devlet büyüklerimiz: Ah boşbakanımız ahhh! "Yaptırmaya gerek görmüyorum, zaten ABD'deki aşıyla bizdeki farklıymış" demeseydin belki de o 250 vatandaş ölmeyecekti. Şahsen devlet büyükleri benim kafamı bulandırmaktan çok, netleşmesine yardım etti, zira onlar 2 kere 2 4 eder derse şüphe duyarım.
- Dünya Sağlık Örgütü(DSÖ): Hangi ülke olursa olsun "aşılanın" diyor. Aşıyı üreten Glaxo-Smith Kline(GSK) güven vermese de (ilaç firmalarının kota doldurmak için ne taklalar attığını bilecek kadar tıbbî mümessil ve doktor tanıyorum) DSÖ'ye güveniyorum.
- Çocuk doktorumuz. "Yaptırın, ben de 3,5 yaşındaki oğluma yaptırdım" dedi. Zaten ben doktoruma ne sorsam cümleye "Dünya sağlık örgütü bu konuda şunu der" diye başlıyor. Yani DSÖ'yü baz alarak aşıyı yaptırmaya karar verdik.

Aşının etkisi 2-3 hafta sonra balayacak. Yani Ocak ayına dek korumaya devam. Aktardan kış çayı diye bi karışım aldım. Hafif yanan boğazımı bir günde iyileştirdi. İçindeki ıhlamur, adaçayı, kuşburnu, mercan köşke ilaveten sanırım davul tozu ve minare gölgesi de koymuşlar :)) Ne büyülü bi karışımmış arkadaş.. Tuna'nın diş nezlesini bile aldı götürdü hemen.
Dışarda el silmeye, eve gelir gelmez elleri yıkamaya devam.
Hasta olma ihtimalli kişilerden uzak duruyoruz. Ama zaten en zoru da bu.. Kimin hasta olduğunu bilmek çok zor..

Bu arada aslında bu salgının herkesi bilinçlendirdiğini düşünerek seviniyorum. İzmirliler zaten hep farklıdır ya, salgında da kendini gösteriyor aydınlık hali. Çok titiz insanlar. Otobüslerde bile "yüzüme öksürdünüz beyefendi" tarzında kavgalar çıkıyormuş :)

Ayrıca grip aşısı açısından da ilk kez takip eden yılın aşısının piyasaya çıkması gibi bir durum sözkonusu. Biliyorsunuz hep bir önceki yılın aşısı çıkardı piyasaya ve haliyle koruma etkisi sınırlı olurdu. Çağın -yayılma hızı açısından- en fena hastalığı grip, belki de böylece tarih olur.
Kimbilir...

3 Aralık 2009 Perşembe

Disiplin, birey olma,otorite korkusunu yenme üzerine

Showmax kanalında Can kulağı adında bir program var.
Sunucusu psikolog Dilek Kırcıoğlu.
Denk gelirse izlediğim, çocuk yetiştirme konusunda gözüme gözüme sokmadan bir şeyler öğreten ve genelde pratik, kapsül şeklinde bilgiler sunan bir kadın.

Geçenlerde iki seyirciye söylediği cümleler, nicedir üzerine kafa yorduğum birey olma, sorumluluk alma gibi konuları özetledi adeta.

Şöyle diyor Dilek hanım; "Çocuklarımıza prens&prenses gibi davranmak çok zararlı. Tecrübe ve öğrenme, çoğu kez bir acının sonucu elde edilir"
Biz Türk annelerinin daha bebekken başlayan aşırı korumacılığı malum. Böyle her haltta "biz ve onlar" diye ayrım yapmak sevimsiz ama ben bazen çok seviyorum Batılı ebeveynlik hallerini.
Çocuklara ev işi yaptırılmasını, daha doğrusu yaşadığı ortamı düzenlemede kendi payına düşeni yapmasını sonuna kadar destekliyorum. Öyle ceza olarak da değil üstelik.
Geçenlerde bi arkadaşla konuşuyorduk. "Kız olsa neyse de erkek çocuğuna gerek yok ev işi öğrenmeye" dedi. Genel mantık bu işte. Kızsa öğret ve yaptır; erkekse top peşinde koşmayı öğrense yeter..
Tuna zaten benim evde yaptığım her aktiviteye çok meraklı. Tamamen taklit etme zevkinden kaynaklı şimdilik. Çamaşır makinesini dolduruyor, boşaltıyor. Çamaşır sererken bana sepetten çamaşır veriyor. Eline bir parça ıslak mendil alıp yerleri siliyor(!), yemek yapma merakı zaten malum... Bir dolu arkadaşımızın komik bulduğu durumlar bunlar.

Bense bu meraklarını daha da körükleyip hayatının içine dahil etmeyi çoktan koydum kafama.

Bir de disiplin ve otorite meselesi var. Dilek Kırcıoğlu bu konuda da şöyle diyor. "Çocuklara uygulanan aşırı otoritenin iki sonucu olur. Ya aşırı güven eksikliği ve otoriteye fazla boyun eğme ya da otoriteye karşı aşırı hırçın davranışlar geliştirilir"
Bingo...
Bizim nesli bir düşünün. En iyi okullarda bile vardı sıra dayağı, gereksiz azarlanma, saçını azıcık açtın, tırnağını fazlaca uzattın, okula spor ayakkabıyla geldin, ceketini iliklemedin fırçası..
Sonra azıcık "serseri" tipleri için "askere gitsin de aklı başına gelsin, adam olsun" denir ya. Erken kalkıp spor yapınca adam olanı gören var mı??
Ben şahsen temel güvenlik şartlarını sağladıktan sonra her şeyi serbest bırakıyorum. Hal böyle olunca "hayır" dediğimde gerçekten fazla ısrar etmiyor Tuna. Daha çok küçük ve disiplinden çok kendi güvenliğinden emin olmaya ihtiyacı var ve ben de -kimine göre-fazlaca serbest bırakıyorum.(Arkadaşım bir anne "çok merak ediyorum bu özgür çocuğun büyüyünce nasıl olacağını" dedi geçenlerde)
Azarladığım konular daha çok kaldırımdan elimi tutmadan inemezsin, cep telefonumu alamazsın gibi kat'i konular.
Zaten ota boka fırça atıp erkenden çocuğu disipline sokmak haddinden fazla zararlı.
Çocuk yetiştirmedeki kelebek etkisine bakar mısınız?
Bir şey yapıyorlar, tepki veriyorsunuz ve çocuk bu tepkiyle yeniden şekilleniyor. Genetik mirası olan karakterine yeniden yön veriyor.
Ürkütücü bir sorumluluk değil mi?
Böyle durumlarda -elinde değil-insan durup kendi olası geçmişine bakıyor. Bizim neslin otorite korkusunu düşünüyorum. Her apoletlinin, her memurun haddinden fazla saygı gördüğü bir onyılda büyüdük. En dandik memura iş yaptırırken bile "efendim"li konuşmalar; SSK doktorunun önünde saygı duruşuna geçen hastalar (Hastasın sen yahu, bakacak sana. Görevi o), iş hayatında müdürünün önünde ezilme halleri..
Ben şahsen İstanbul'da okumasam ve kurtlar sofrası bir sektörde çalışmasam asla özgüvenimi sağlayamazmışım, onu farkettim.
Bunu farketmem de zaten kendi adıma nelere yapabilirim diye düşünmeme yolaçtı. Yani ben anneysem ve Tuna'nın gelişimi az çok bana bağlıysa hangi konulara odaklanmak gerek noktasındayım. Şimdiden atıp tutmanın anlamı yok. Sağduyu, empati ve sınırsız sevgi ekseninde olacak her şey.
Otorite korkusu demişken, Ferhan Şensoy'un ağzından duruma cuk oturacak bir olay anlatayım.
Sene yanılmıyorsam '80lerin sonu, '90ların başı. Orta oyuncular Nazi askerlerini canlandırdıkları oyundan kostümleriyle İstiklâl'e çıkıyor ve rastgele herkese kimlik soruyor. Kabak gibi gamalı haçlı kıyafetlere, takma bıyıklara rağmen bi allahın kulu "huoop n'oluyor?" dememiş.
Soru sormayı, baskıya boyun eğmemeyi öğretebildiğimiz çocuklarımızın olması dileğiyle, küçük işçi Tuna'nın çamaşırhane macerasına davet ediyorum sizi
p.s. ateşimiz 2.günde kesildi ve ardından bi hastalık gelmedi. Sanırım azı dişinin yanında başka dişler de geliyor. İyi dilekleriniz için teşekkürler




video

2 Aralık 2009 Çarşamba

Bayramlık ağzımı açıyorum

Bayram güzelden de güzel başladı ama pek fena sona erdi.
Annem-babam Antalya'dan geldi, babaannelere gittik. Cümbür cemaat sevgi topacıkları şeklinde yaşadık.Benim nazarımda, bu geleneksel kalabalık aile yaşamının çekirdek aile olmaktan çok daha sağlıklı olduğuna dair deliller giderek kuvvetleniyor. Özgür anne'nin dediği gibi, danaya gireceğimize eve girsek de hep beraber geniş geniş yaşasak değil mi??

Her gün oyunlar, lunaparklar, hem özlenen baba, hem de anneanne-dedeyle bol özlem giderme derken bayramın son günü sabah bir ateşle uyandık.



Daha çok vücut sıcaklığı gibi geldiğinden pek ciddiye almadım önce.
Öğlene kadar iştahsızlık, huzursuzluk sürünce ve ateşi de yükselince durumun vehameti anlaşıldı. Leblebi tanesi kadar şişen ama eti yaramayan azı dişi suçladım hemen. Sol azısını inleye dellene çıkarmıştı 10 gün kadar önce de tam sağdaki simetrisi kıvrandırıyor belli.

Hemen ateş düşürücüyle durumu kontrol ettik. Biraz keyiflenir umuduyla parka çıkardık. Tuna'yı ilk kez bu kadar mutsuz gördüm desem abartmış olmam sanırım. Çok keyifsizdi çookk..

Akşama doğru annemleri yolcu ettikten sonra ateş bir gelip bir gitmeye devam etti ve 38,7yi gördüm bi ara. Bildiğim kadarıyla 38,5in üzeri ateşe diş kaynaklı değil diyor doktorlar. Ben de "ateş ya dişten değilse" diye doktora gitmeye karar verdim. Ege sağlık hastanesinin acil çocuk doktoruna götürdük. Kan tahlili sonucu bakteriye rastlanmadı da içimiz rahatladı.
Nöbetçi çocuk hekiminin dediğine göre 38 derecenin üstüne diş ateşi denmiyormuş. Ama tabi her bünye farklı olduğundan belki diş çıkarmanın bizdeki semptomu yüksek ateş olabilirmiş.
Bugün ateşli 3. gün. Önceleri 4-5 saatte bir dönüşümlü olarak vermek zorunda kaldığım calpol ve ibufenler 12 saatte bire çıktı. Bu güzel haber.
Kötü haberse hiçbir şey yemiyor ve dişi hala kabarık. Yani hala günyüzüne çıkmıyor.
Ne zaman çıkacağını ise kimse bilmiyor



p.s. Bir akşam banyodan sonra doğaçlama şekilde kesiverdik Tunik'imin saçlarını. O ufacık kafadan bir avuç saç çıktı ve hatıra kutusundaki yerlerini aldı.