25 Ocak 2010 Pazartesi

Harap Anne; Bitik Tuna


"Büyük lokma ye ama büyük söz konuşma" diyen atamız kimse ağzını öpeceğim.

Daha iki post önce, çanta mimini yazarken "artık pişik kremi kullanmıyoruz" demiştim ya, al sana tokat gibi cevap. Tuna ishal oldu, anne eşşşşşek gibi Desitinler'i sakladığı yerden çıkardı.

Sadece ishal olsa neyse. "Artık diş çıkarma zamanları o kadar kötü geçmez zahir" diye düşünürken oldu tüm bunlar.
Ayrıca 5 numara beze geçtikten sonra stoktaki 4+ bedenlere bakıp bakıp "hay allah, elimde kalacak bu ufak bezler!" derken.
Şimdi alttan ucu çıkmaya çalışırken inceden ateşlenen, poposu pişik ve bez dayanmayan bir kuzum var. Hayırlı olsun.
Dilimi de beynimi de eşek arıları soksun.
Hz. Azı dişi! Sana da bir çift sözüm var. Çocuğumun yanakları her dem al al. Yemek yemiyor, uyuyamıyor acıdan. Mavisi neyse de mor Desitin'in balık yağı kokusu, ıslak mendil kokusu ve b*k kokusu birbirine karıştı.
Çıkacaksan çabuk çık, bittik ailecek.

22 Ocak 2010 Cuma

Süt

Son günlerde birkaç blogda doktorların sütü (bildiğimiz inek sütü) o kadar da çok isteyerek önermediğini; annelerin de buna şaşırdığını okudum. Ben de hamileyken doğru beslenme üzerne yaptığım araştırmaları derleyip aktarmaya karar verdim. Dediğim gibi bunlar sadece doktorların görüşü ve başka doktorlar bambaşka tezler atabilir ortaya.

Süt neden kötü?

Bir görüşe göre sütün içindeki süt proteini (kazein) ve süt şekeri (laktazin) insan sindirim sistemi için çok uygun değil. Pastörize günlük süttense kefir, yoğurt, peynir gibi işlem görmüş süt ürünlerinin tüketilmesi tavsiye ediliyor.
Bir programda Prof. Dr. Osman Müftüoğlu en yoğun kalsiyumun peynirde olduğunu söylemişti. 11 kg sütten sadece 1 kg peynir elde edildiği düşünülürse kulağa hayli mantıklı geliyor.

Sütü bozan bir diğer etkenin de pastorizasyon işlemi olduğu iddia ediliyor. Bu iddiaya göre En dayanıklı enzim bile yaklaşık 40–45°C dolaylarında işlevini yitirmeye başlar ve bilindiği gibi pastörize sütler en az 70–75°C’ye kadar ısıtıldıklarından enzimlerin tamamı öldürülmüş olur. Sütteki enzimlerin öldürülmesi, sütün içerisindeki vücut için gerekli besin öğelerinin sindirilebilmesini oldukça zorlaştırır.
Yani içtiğimiz, içirdiğimiz sütlerin faydalı kısmının çoğu daha midemize inmeden buhar olup uçuyor.

Enzimlerden sonra pastörizasyonun zarar verdiği diğer önemli besin öğeleri, doğal sütte bulunan vitaminler ve minerallerdir. Bunlardan ilk başta geleni, C vitaminidir ve doğal çiğ sütteki C vitamininin yarısına yakını pastörizasyon işlemleri esnasında yok edilir . Diğer suda çözünen vitaminlerin nerdeyse yüzde 80’i ve B12 vitaminin ise tamamı ortadan kaldırılır.

Bu radikal söylemlerin kaynağı ABDli doktor Ron Schmid. Daha detaylı araştırma sonuçlarını bu linkten görebilirsiniz.
Daha GDO'lu gıdalarla ilgili kafa karışıklığımızı giderememişken, "pastorize süt mü çiğ süt mü?" tartışması birkaç beden büyük gelir açıkçası. O zamana dek zaten yoğurttan ve peynirden yana olan süt ürünleri tercihimi aynen devam ettireceğim.

Sling ve türevleri

Tükkan'a yeni sling modelleri (wrap sling ve mei tai sling) ve emzirme yastığı (aynı zamanda hamilelikte rahat yatış yastığı olarak geçiyor) koydum.
Bakıla, eşe dosta tavsiye edile.

21 Ocak 2010 Perşembe

Çantamda ne var?



Pek taze blogger Nihal mimlemiş. Atta çantamızın ve günlük çantamızın içindekileri dökme sırası bize geldi.

Günlük olarak, kolajdaki Tuna'nın büyük bir keyifle karıştırdığı siyah, deri, 5 yıllık bir çanta kullanıyorum. Çapraz takılıyor olması, gerçek deri olması, "küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk" misali heybetine nazaran geniş iç hacmi nedeniyle vazgeçemedim kendisinden.

İçine mevsimine göre değişmekle birlikte şunları başarıyla sığdırıyorum



- Anahtar (hem evin anahtarı hem de puseti kapı girişindeki demir çubuğa başlayan kilidin anahtarı)

- Bozuk para cüzdanı (Asıl cüzdanım çok büyük olduğundan kağıt paraları da buna tıkıştırıyorum)

- Bu aralar Osho'nun "Yeni çocuklara anne-baba olmak" kitabı. (Önceki postta kitabın adını yanlış yazmışım kimse de düzeltmemiş. Aşkolun e mi?)

- Birkaç ruj, dudak koruyucu, dudak kalemi, normal tükenmez kalem :)

- Tuna otomobilde uyuyakalırsa rahatça tırnaklarını keseyim diye tırnak makası. (Uyanıkken asla kestirmiyor)

- Kredi kartım, mağaza kartlarım, sağlık sigortası kartlarım, kimliğim, Tuna'nın kimliği, bolca kart, kart, kart....

- Flash disk (Neden koydum bilmiyorum)

- Parmaksız eldivenim, Tuna'ya şapka.

- Anti-bakteriyel jel ve ıslak mendil.

- Modern köleliğimiz, cep telefonum..

Gelelim bebek çantasına. Yıllar önce spor salonuna giderken aldığım çantayı bebek çantası olarak kullanıyorum. Eşyalarla aramda bir bağ mı var acaba, neden vazgeçemiyorum bazı eşyalarımdan? Neyse iç hesaplaşma değil, mim zamanı:


- Birkaç tane bez, ıslak mendil, alt açma. (Pişik kremini çok uzun zamandır hiç kullanmıyorum)

- Yedek kıyafet (Atlet niyetine çıtçıtlı body, bir uzun kollu sweat, bir pantolon, bir çift çorap)

- Evden aç çıktıysa tam bir öğün yemek. (Alternatifli taşıyorum ki onu istemezse bunu; bunu istemezse şunu sunayım. )

- Bazen kraker.

- Emzik kutusu ve bir tane emzik.

- Fotoğraf makinesi.

- Tuna'nın doktor muayene dosyası.

Ben de bu "elim sende" oyununa Arca'nın Yeliz'ini, Eloş'un annesi Hayat Hocam'ı, UE'nin validesi Sarı Çizmeli'yi, Rüzgar'ı üstüne esen Iraz Anne'yi, iki numara telaşındaki Blogcu Anne'yi mimleyerek devam edeyim. Link veren yerlerim ağrıyo, idare edin beni:)

20 Ocak 2010 Çarşamba

Slingçi geldi hanımmmm


Yok valla lafın gelişi değil, gerçekten tükkana sling koydum.
Şimdilik sadece 4 renk (siyah, bej, kırmızı, bebek mavisi)

..........


"Bir bebekten bir katil yaratan sistemi sorgulamalı" demişti acılı eş Rakel Dink, bundan tam 3 sene önce bugün. 3 yılda değişen bir şey olmadı ve biz buna şaşırmadık, değil mi?

Burası oğlumun adına açtığım bir blog ya, ne işi var siyasi söylemlerin burada?
Anlatayım.

Çünkü oğluma şunları anlatmakla görevliyim ben:

Bir adamı sırtından vurmak vatanseverlik değil; kalleşliktir, korkaklıktır.
Bu ülkeyi gerçekten sevmek, barındırdığı renkleri, farklı kimlikleri, dinleri sevmek demektir.
"Bak işte değişen bir şey yok" diyenlere inat sesini çıkarmak gerek.

Çünkü masum bir bebeği, bir katile dönüştürmek mümkün.

19 Ocak 2010 Salı

15 Ocak 2010 Cuma

Dil yarası

Konunun uzmanları da bana hak verecektir, Türkçe çok zor bir dil.
İstisnası çok..
Söylenişiyle yazılışı; olması gerekenle halk diline yerleşeni çok farklı birbirinden. Yazarken biraz dikkat ve çokça gramer bilgisi istiyor.
Tabela, ilan vs okumaya bayılırım. Bir dil yanlışı varsa okuduğumu falan bırakır yazan zihniyeti düşünürüm. Misal aşağıdaki fotoğraf.
Bizim belediyenin çöp kamyonundaki yazı. En basit dilbilgisi kuralı "dahi anlamındaki -de,-da ayrı yazılır"
Ne kadar maaş alıyordur acaba bu yazıyı yazdıran adam??



Bu basit hatalar bazen blog okumamı bile zorlaştırıyor. Çoğu çok çok sevdiğim anneler, arkadaşlarım, canlarım.
Ama mükemmeliyetçi (hafif de takıntılı) oğlak kadını yanım boş durmuyor.
"Mağlum", "Güneş'te bizimle geldi", " kalmamışki" gibi sözcükler, beni okuduğum metinden uzaklaştırıyor.
Noktanın, virgülün yerli yersiz kullanılmasına; blok, piskoloji, arabeks, beyendim, segrettim denmesine hiç değinmiyorum bile.
Perihan Mağden bir keresinde "virgül mü noktalı virgül mü koysam diye yarım gün düşünüyorum" demişti. Kimse bizden böylesi bir hassasiyet beklemiyor ama azıcık daha özen göstersek, hıı???

Alttaki fotoğraf da gene bizim komşulardan bir kafe.
Tipik türk matbaacı&levhacı yaratıcılığı. Shrek'in eline bir de burger kondurmuşlar tam olmuş..



Posted by Picasa

14 Ocak 2010 Perşembe

Ayran Gönüllü 18'lik

Yoğurt mayalama tekniğimi eski blogumda evvelden yazmıştım.


O zamandan bu zaman birkaç küçük tüyo daha öğrendim.

- Yoğurt mayalanacak kabı şöyle bi sudan geçirip içindeki suyu dökün ama sütle kabın tam temasını engelleyecek kadar su kalsın. Böylece sütteki kuru madde dibe yapışmaz

- Yoğurdunuzun fazla sulu olmasını önlemek için birkaç kaşık süt tozu ilave edin. Böylece sütteki kuru madde oranı artacaktır.

- Kabın kapağını kapatmadan araya havlu koyarsanız buharlaşan suyu hapsetmiş oluyorsunuz. Böylece yine daha az sulu bir yoğurt elde ediliyor.

video


Bizim Ton'un yoğurtla aşklı meşkli ilişkisi son birkaç aydır tarihe karıştı. Tıpkı balık, köfte vb zamanında severek yediği pek çok yemek gibi yoğurt da artık geçmişten bakıyor bize (Geçici bir dönemmiş dohtur teyze dedi)




Bittabi ki biten her şeyin yerine yeni şeyler geliyor. Yoğurt nostaljisi artık ayranda yaşıyor. Pipetle içiliyor olması da cabası. Zira bizim Ton, pipetle içmeyi keşfettiğinden beri (sanırsın Amerika'yı keşfetti, amanın ne heyecan) ayran dayanmıyor kendisine. Bir de her yudumdan sonra ağız şapırdatması yok mu, pek güldürükçü zibidi...

Geçen gün Burger King'den kapaklı pipetli bir kağıt bardak istedim, ayranı onun içine boşalltım verdim eline. Görüntü olarak çocuğuma kola içiriyor gibi göründüğümden "hayırrr kola diil oooo. Ayran ayran" diye bağırarak gezmek istedim.
0-6 aylık dönemde de bazen sağdığım sütü dışarda biberonla vermek zorunda kaldığımda aynı şeyi hissederdim. "Benim sütüm o taam mı, mama diil. Ben yaptım, benim memelerimden çıktı" diye pankart asmak isterdim. Hayır sanki herkesin çok da umurunda benim ne içirdiğim..
Başka gelişmeler de var tabii.

Unutmamak için yazabildiğim her yere yazmak istediğim hem de.

Normalde TV ile pek alakası yok Tuna'nın. Son birkaç aydır sabahları azıcık PC'de takılmak istediğimde Baby Tv açıyordum ama en fazla 5-10 dakika izleyip sıkılıyordu. Şimdilerde gördüğü şeyleri daha da anlamlandırıp merakla izlemeye başladı ama yine de öyle kitlenip kalma durumu yok.

Neyse uzatmayayım, bu sabah ecüş bücüş çizimlerle çocuğuna sarılan bir anne vardı. Tuna ekrana yaklaşıp "anniiii" dedi. Bana mı sesleniyor acaba derken anneyi bir daha gösterdi ve yine "annii" dedi. Allahım, aklındaki anne imgesine bak yavrumun. 18 ayda sana bunu verebildiysem daha ne isterim!!! Çok seviyorum lan Tuna seni.. İyi ki doğurmuşum..

Ööle karışık duygularla gittiğimiz 18.ay kontrolünde cıngar koptu ama. Artık öğrenmiş Tuna bey doktorun kendisini mıncırdığını, almış hafızaya. Karnı da acıktığından pek asabiydi. 3 minik bisküvi verdi eline Lerzan Hanım da anca bakabildi kulak, karın, pipi, göbek.. Ağzına baktırmadı hergele. Öğürünce bıraktık.

Şikayetlerimi saydım. Dedim "çok nazlı yemek yiyor, seçiyor, eskisi gibi kütür kütür bir tam levrek, 3 köfte vs yok. Yemiyor mu yiyor ama ben hala ona özel kıymalı sebzeli yemekler hazırlıyorum ki tüm gıdaları alsın. ilk birkaç kaşık zorla yiyor, sonra pilav, çorba, meyve ne var ne yok süpürüyor. İştahlı ama nazlı ve çok tripliyani"..

"2-2,5 yaşına dek sürecek inatlaşma dönemine girmişsiniz. İnatlaşmayın, ne seviyorsa ne şekilde seviyorsa öyle yedirin"

Eyvallah..

Ben bu kadar şikayet ederken tartıda 13 kg'yu görmek komik oldu hakkaten ama tuhaf bir durum işte. Öğün aralarını uzatıp iyice acıkmadan yedirmiyorum, kahvaltı tahılına 2 tatlı kaşığına yakın fındık&ceviz unu atıyorum, sevmediklerini sevdiği yemeklerle birlikte yediriyorum falan.. Yani alması gereken her şeyi bir şekilde alıyor. 18.ayda artık kendisi adam gibi kaşık-çatalla yer sanıyordum tam tersi oluyor gibi, bakalım...

"Kendi kendine yemek yemek istemiyor mu?" diye sordu Lerzan hanım.

"Kaşığı doldurup benim ağzıma tıkıyor" dedim. Herkes birbirinie besliyor sanıyor zahir..

Boyu da son 3 ayda 5 cm uzayarak 84 cmye çıkmış. Açalya'nın söylediği "boyu uzarken canları yanar" sözü doğruysa son 3 aydaki uykusuz gecelerin sebebi belli oldu.

İkidir koca ayak diyordu Tuna'ya doktoru. 22 numara aslında şu an ve pek büyük değil gibi ama.. Sizin bebelerin ayak durumu ne? 3 ayda bir numara artarmış ayak ölçüsü. Bizim de aynen öyle oluyor.

Uyku demişken, oral döneme veda edip anal döneme geçtiğimiz bu günlerde "emziksiz olur mu aceba"nın denemelerini yapıyoruz. Zaten sadece uyku öncesi verdiğim emziği birkaç kez reddetti Tuna. Yastıkta öyle dururken almadı ağzına. Elinde oynarken uyuyakaldı. Ama alt azılar yolda ve emzik olayını tüm dişler çıkmadan rafa kaldırmayacağımı idrak etmiş bulunuyorum.




Yatağına yeni bir güvenllik nesnesi attım. (Yeliz siz vedalaşırken biz yeni yeni ediniyoruz peluşları) Henüz bir ad koyamadığımız tavşanı olmadan uyumuyor artık.


Bloglar sağolsun bolca kitap tavsiyesi alıyorum herkeslerden. Osho'nun Yeni anne babalara tavsiyeleri'ni okuyorum. İnsanı mutlandıran, umutlandıran bir kitap.. Özetle anne babalara çocuklarınızın sadece mutlu olmalarını ve farkında olmalarını sağlayın der Osho. Ağaca çıkmak istiyorsa yardım edin çıksın, kısıtlamayın. Ne olmak istiyorlarsa onu olsunlar, onlar sizin malınız değil, size sunulmuş bir armağandır da diyor ayrıca. Eksi sözlükte Osho için sadece oturduğu yerden düşünen bir sefa pezevengi demişler. Pek bi gözümde canlandı :))

Öte yandan Freud'a ne yaptık da çocuklarımız böyle oldu'yu okuyorum. Günümüzün modern anne-babalarının her sorunda kitaplara danışmasını; bu sırada çok basit çözümleri es geçmesini hafif alaycı bir üslupla anlatmış. Reklamcı, gazeteci gibi pek bilgili ebeveynler, çocuklarına fazlasıyla uzaklar ve en basit sorunlarda çuvallıyorlar. Yazarı bir psikanalist ve kendi danışanlarından da verdiği örnekler var.

Tavsiye edeceğiniz başka kitap???...

12 Ocak 2010 Salı

Kal(amar) Geldi


OİP sormuş "Kal mı geldi?" diye..
Ona istinaden bu başlık.
Kısa kısa gevezelik yapıp kaçacağımdır.

Sabah 8'e çeyrek kala kalktım. 15 dakikada Tuna'ya kahvaltı hazırlayıp, kahvemi aldım kuruldum PC başına. Daha 3. yudumda bizimki yatağında doğrulup şiş gözlerle bana bakınmakta.
Aldım kucağıma attım bizim karyolaya.
Sarılışıp kaldık öyle 15 dakika.
Kahvaltıdan sonra dünden kalan İzmir köftenin yanına yakışır diyerekten ve dolaptaki ezine peyniri fazlalığından, fırında beşamel soslu makarna yapmaya giriştim.

O sırada çamaşır makinesi bir posta beyazları çevirdi. Bulaşık makinesini bir yandan boşalttım.

Beşamel sosu yaptım. Fırına attım. Çıkınca yedim. Elime sağlık, gene çok lezzetliydi.

Beşamel soslu makarnanın bulaşığı çok oluyor. 2 tencere, bi makarna süzgeci, akşamdan Tuna'ya yapığım balkabaklı kıymalı çorbanın kaldığı düdüklüyü yıkadım.

O arada çamaşırlar bitti, dünden kalan renklileri topladım beyazları serdim.

Renklilerde ütülenecek 6 parçaya ütü bastım.

Tüm bunları yaparken Tuna yanımda oynadı, eski ütüyle o da ütü yaptı. Ben yemek yaparken bi tencere-kaşık kaptı, kendi menüsünü oluşturdu yavrum.
Alt azılar bastırdıkça arada paçama yapıştı. Buzluktan soğuk bi şeyler verdim kemirdi arada. (Hala "çok yaramaz da mızmız da cazgır da da da da" diye şikayet ediyorum ya, yuh bana)

Sonra markete gidip günlük süt aldık, dönüşte parka uğradık. Salıncak+kaydırak keyfi yaptık.

Eve geldikten sonra yoğurt mayaladım, Tuna'ya meyve yedirip uyuttum.

Banyo yapıp 18.ay doktor kontrolü için hazırlandım. (eveet, 1,5 yaşında artık Ton)

Daha bir önceki paragrafta uyandı, şimdi kucağımda Tuna otururken bu satırları yazıyorum.

Allahtan sabah bi vitamin çaktım, Allahtan sağlıklı besleniyorum (kalamar&rakı hehehe), Allahtan Antalya dopingi hala üzerimde etkili.

Yoksa bu tempo dayanılır gibi değil. Şikayet değil ama şimdi hala "çocuktan sonra çalışmıyor musun? " diye soranlara cevap olsun diyorum.

edit: Fotoğrafların da videonun da alakası yok yazıyla.
büdüt: Kalamar dolması meğer ne kolay bir yemekmiş. Canımız ciğerimiz arkadaşlarımız Ayşe-Ati çifti geldi de hep beraber yaptık dolmayı. Tabak sizi yanıltmasın, aynı tabaktan 3 tane götürdüm. 58in altına inemedim derken tartıda 59u gördüm Allah ıslah etsin beni
dedikodu: sarıçizmeli twitter'da Gülben Ergen'i izliyor.. Gerçek diyom bak....





editin büdütü: allah allah, ben kendi yüklediğim videoyu açamıyorum. şimdi çıkıyoruz gelince ele alıciim bu konuyu

video