27 Şubat 2010 Cumartesi

Çocukları Rahat Bırakmak Ne Demektir?

Yıllar önce sevdiceğim asker iken, ben de akşamları kös kös kendi evime yollanır iken, develer tellal pireler berber iken, kendimi yerli dizilere vermiş iken, bir de NTV'nin belgesel kuşağına dadanmıştım. Adı Human Body ya da Beş Duyu olmalı, emin değilim.
Bir bebek vardı, hayli eğimli bir rampanın tepesinden aşağı bakan, zemindeki halı kaplamaya dokunan ve emeklemekle emeklememek arasında karar vermeye çalışan...
Dış ses, sonradan annelik felsefemi oluşturacak büyülü bir şeyler söyledi:
Bebekler eğimi, zeminin dokusunu hesaplar ve kendilerini güvende hissetmeden aşağıya inmeye girişmezler. Bilim, henüz bunu nasıl yaptıklarını bilemiyor. Ama bir tür hayatta kalma içgüdüsüyle bu kontrol mekanizmasını geliştirmeleri muhteşem.
Ne doğaüstü değil mi? Yeni doğan tüm bebeklerin su altında değme yüzücülere taş çıkartır gibi salınmasına ne demeli?
İstisnasız tüm bebeklerde varmış bu içgüdü.
Ama yoketmek çok kolay.
O rampanın tepesindeki sizin bebeğiniz olsa "serin" durabilir misiniz?

Daha hamileyken oğlumun babasıyla çocuk yetiştirme üzerine konuşurken hemfikir olduğumuz bir konuydu. Çocuğu fazla kollayıp gözetmeyeceğiz, düşe kalka büyüyecek.
Emeklemeye başladığı günlerde ilk kazalarda "ayyy, aman, off" efektleri döküldü dilimizden ama çabuk toparladık. Yürümesi zaten biraz geççe olduğundan hasarsız atlattık. Ki bunun da aslında kendi bedenini koruma içgüdüsünün güçlü olmasından kaynaklandığını düşünüyorum zira hala çok temkinli adım atar. Düşme ihtimali olan yerlerden hala uzak durur. Erken yürüyen çocuklar genelde daha cesur ve gözkara oluyorlar sanırım.
Lafı nereye bağlayacağım?
Önceki anti-aktiviteci anne imajımı açıklama gereği duyuyorum.
Çocukları kendi doğasında bıraktığınız zaman zaten çocuk kendi gelişim sıralamasına göre her şeye ilgi duyacaktır.
Mesela rampadan aşağıya yuvarlanacak korkusuyla çocuğu kucaklayıp aşağı indirdikçe o ince hesap yapan yerlerini ÖLDÜRÜYORSUNUZ.
"Nasılsa annem beni kucaklıyor, ne diye kafamı yorayım" diyor çocuk. Ki çok normal, biri benim adıma benim güvenliğimi düşünürse ben de kendi kıçımı kollamaktan vazgeçerim. Buyrun burda kollanmışı var!!

Bu serbet bırakma hali çocukların özgüven gelişi için de inanılmaz faydalı. Tuna 2-3 aydır alçak, yüksek, dönel dikey tüm kaydırakların icabına bakıyor. Bana göre tam da olması gereken zamanda kendi kendine kaymaya cesaret etti ve bir gün benim elimi itti, saldı kendini.
4-5 yaşını çoktan geçip kayarken sürekli yüzünü, kafasını, ensesini vuran ne kadar çok çocuk olduğunu farketmemiştim. Hepsi "düzgün" kaymadıkları için okkalı bir fırça yiyor annelerinden, ki asıl şaşırtıcı olan da bu..

Tam tersi örneği yine parktan bildireyim. Buca Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü aylardır 2 kırık tahtayı yapmadığı için (email attım ama sallamadılar tabi ki) o kaydıraktan buna geçerken ben sürekli "Tuneaaa tahtaya dikkat, atlaa, dur bekleeee" hezeyanlarıyla sürekli dürttüğümden artık kırık tahtadan ATLAYAMIYOR. Oraya gelip durup ağlıyor, ben çıkıp geçiriyorum - ki aslında kendisi atlayabiliyorken ben korkumdan çocuğu da korkuttum. 
video

Alın size çocuk özgüvenini yerle bir etme yöntemi. (Belediyeyi çocuğumun gelişimini sekteye uğrattığı gerekçesiyle mahkemeye versem nereleriyle gülerler acaba)

Bunu aktivite boyutuna taşıyayım.
Çocuklar önce kendini güvende hissetmek iser. Bunu hissederse daha rahat uyur, banyo yaparken ağlamaz, gün içinde daha az huysuzlanır (İlk aylarda bizim temel sorunlarımız bunlar olduğu için örneklendirdim) Temel güvenlik şartları oluştuktan sonra emeklemek ve yürümek gibi dönüm noktalarından sonra çocuk inanılmaz bir keşfe çıkar. Durdurulmadığı sürece-değil bizim; bilimin bile çözemediği bir ustalıkla- dünyayla bağını kuracaktır.
İtme-çekme, kaldırma, doldurup boşaltma, taşıma gibi envai çeşit aktiviteyi zaten yapacaktır. Gün gelecek damacana başında elinde bardakla size carlayacak, yerde bulduğu izmariti ağzına atmaya çalışacak, plajın kumunda elinin kayboluşunu keyifle izleyecek, taşların tadına bakacak, beğenmeyip tükürecek falan da filan..

Montessori'yi biraz daha araştırdığım zaman, metodun da esas olarak bu duyuları geliştirmeyi amaçladığını gördüm. Ama gerçek Montessori okullarında ve profesyonel eğitmenlerce yapıldığı sürece.

Mesela bir aktivite vardı. Çocuklara büyüklü küçüklü küpleri bir yerden başka yere taşıtmak ve kule yaptırma görevi veriliyor. Küplerin bir kısmını üstten bir kısmını alttan tutup büyük-küçük kavramlarının kassal olarak kavranması hedefleniyor. İşte budur.... Bedenimizin bütünü bir öğrenme organı ya kaslar daha taşıma sürecinde hangi küpün büyük olduğunu hard diske yazıyor ve dizerken de çocuğun işi kolaylaşıyor.

Amaa, bunu için bence ne blog blog gezip aktivite araştırmak gerek, ne de çocuk talep etmeden ve en önemlisi ilgi duymadan önüne iş yığmak gerek.

Bakın kendi bedenleri ve zihinleri ne güzel kendi sürecinde gelişiyor.

Eski zamanları düşünün, özellikle köy yaşamını ...
Çocukların günlük bakımı bile aksarken birebir ilgilenmenin imkansız olduğu yılları.
İşte tam da bu yüzden neredeyse tüm başarılı iş adamları köy kökenlidir. "Yırtmayı, kendi başının çaresine bakmayı" çok iyi becerirler, yoktan varolmak onların işidir zaten.
Ama mesela kendi çektiklerini çocukları çekmesin diye o kadar üstüne düşerler ki; çocukları genelde işe yaramaz, boş gezenin boş kalfası, Moskova gecelerinin müdavimi, alkolik hatta genç kızları kesip konteynıra tıkan katiller olur... 2.neslin de aynı başarıyı sağladığı şirketler pek azdır bu yüzden.

Sondan bir önceki söz: Tamamen sağduyusal düşüncelerle vardığım sonuçlardır ve tabi ki hepsi subjektiftir. Doğrusunu bilen de lütfen çekinmeden, adsız madsız demeden dangadak söylesin. Darılmam, alınmam...

Son söz :) Alttaki video da kendi çapında bir keşif...  Eşikten geçmeyen arabanın önünü kaldırınca gittiğini farkedip milyon kere geçti. Uykusunda bile eşikten geçmeye çalışmış olabilir :) Biz çok eğlenmiştik de.. Paylaşayım dedim.

video

25 Şubat 2010 Perşembe

Kefir Yapımı


Daha önce de yazmıştım, süt ürünlerinde en faydalıdan en az faydalıya doğru sıralamada peynir ve kefir en üstte yer alıyor. (Sonra sırasıyla yoğurt ve süt)
Kefir benim hep "tadı kesin kötüdür" önyargısıyla yaklaştığım bir içecekti.
Ama emzirirken keçi b*ku suyu süt yapar deseler içerdim:)
Kefirle aramı da de bu dönemde düzelttim. Yaz sıcağında sulandırıp tuzlayıp ayran formunda bol bol tükettim.
Sonra unuttum içmeyi.
Ta ki Tuna bir ayran sevdalısı olup elinde bitmiş biberonla peşimden dolanana dek eve sokmadım nedense. Baktım Tunito ayranları götürüyor ben de kefir "kakalamaya" karar verdim. (bkz. bir anne alışkanlığı olarak "kakalamak")
Annem en son ziyaretinde mayasını getirdi, bir kere birlikte mayaladık. Küçük çekirge olarak hemen öğrendim. Size de işin püflerini anlatmak boynumun borcu.


Kefir mayası işin başlangıcını oluşturuyor.
Aktarların çoğu ve bazı eczaneler kefir mayası satıyor. Maya öyle acayip bir şey ki kısa sürede çoğalıyor. Komşunuz, yakınınız kefir mayalıyorsa, mayası kısa sürede çoğalacaktır. İsterseniz -eşşek değilse- verir. Az bir mayayla da tutuyor sonuçta.

Yoğurtta olduğu gibi kefirde de günlük pastorize süt öneriliyor.
Ancak yoğurt yapımının aksine bunda sütü ısıtmaya gerek yok. Oda sıcaklığına (20-25 derece) gelene dek dışarda bekletmek yeterli.

En önemli püfümüz şu; kefir mayalarken asla metal kaşık ya da kap kullanılmayacak. Mayayı bulunduğu yerden alırken de süzerken de sadece plastik ve cam kullanılacak. Yoksa maya sizlere ömür.

Oda sıcaklığına gelmiş bir kavanoz sütün içine en üstteki fotoğrafta görmüş olduğunuz kefir mayası atılır, kavanoz şöyle bir başaşağı edilip hafifçe çalkalanır, üstü karanlık olması için örtülüp kendi halinde bırakılır. Karanlık bir dolap da olur ama bizim evde Tuna'nın girip çıkmadığı dolap olmadığından mecburen sarıp yukarı kaldırdım.

Kefir, yoğurdun aksine çok uzun sürede tutuyor. Ama eviniz çok soğuk değilse akşam koyduğunuz kefir sabaha tutmuş olur. Ortalama 12 saatte işlem tamam..

Tuttuğunu anlamak için de yukardaki fotoğrafa bakmanızı rica ediciim.
Tutan kefirin üzeri göz göz olur. Hafif çökelekimsi bir dokusu ve ekşimsi bir kokusu vardır.
İşlem daha bitmedi.

Tutan kefir kavanozunun içinde maya kaldı, onu napacağız?
Plastik bir süzgeçle kefiri bir kavanozdan diğerine aktarın.
Süzgecin yüzeyinde kalan mayayı yine plastik bir kaşıkla toplayıp küçük bir saklama kabına alın. Bazı yerlerde mayayı da suda saklayın diyor ama ben susuz şekilde dolapta saklıyorum.
Burdan da işin daha detaylı püf noktalarını öğrenebilirsiniz.


Tuna Bey ilk kez kefiri sulandırıp ayran yaptığımda içmedi. Uyurken "kakaladım"
Şimdilerde yarı yoğurt yarı kefirle ayran yapıyorum. Çok az da tuz ekleyince çakozlamadan içiyor.
Kefirin faydalarını da uzun uzun anlatmayayım. Burdan okuyun.

Aaa şimdi aklıma bir kefir anısı geldi. Annem bir ara gene bana gelmişti, babam Antalya'da kaldı tabi. Kuzenim (otelde aşçıdır kendisi) babamı ziyarete gelip yemek yapmış. Dolaptaki kefiri yoğurt sanıp içindeki mayayla birlikte yayla çorbası yapmış. Babamla kuzen bir güzel mayalı yayla çorbasını yutmuşlar. Bekledik bir süre, olmuyor bir şey :)

Sağlığınıza....



Posted by Picasa

23 Şubat 2010 Salı

Aktivite İnsanları Olmuşuz da Haberimiz Yok

Aktivite nedir, ne işe yarar? noktasında takıldım kaldım nicedir.

Öncelikle şunu söyleyeyim, aktivite sözcüğü bana ters geliyor. Pazar günleri geç saatte yapılan bol kalorili kahvaltıların durduk yerde "brunch" olması gibi bir durum sanki. Çocuk için her şey oyundur bence ve olaya "aktivite" demek sanki ilim yapıyor hissi vermiyor mu sizce de?
Ne o? Aktivite yapıyoruz. Sanki uçak yapıyoruz..

Benim bu akitivite işlerinden köşe bucak kaçmamın, açıklayamadığım ama önsezisel başka bir sebebi vardı ama neydi neydi...?

Derken Annelerin Dünyası'nda Ayça'nın bu yazısında buldum aradığım cevabı.

Çocukları biraz daha kendi halinde bırakmak, o duyusu, bu yeteneği, filanca becerisi artsın diye aktiviteye boğmamak gerektiğini düşünüyorum-ki benden üst dönem anne olan Ayça'nın da vardığı nokta sanırım bu..

Hem Osho der ki; (Oshocu olduk çıktık hepimiz iyi mi?)

Çocuğu boğma, ne düşünüyorsun diye sorma, bırak kendi meşguliyetleriyle yaşasın, kendi keşfetsin dünyayı ama sana ihtiyacı varsa da yalnız bırakma. Çocuk senin dikkatini çekmek istiyorsa o lanet gazeteyi bırak elinden. Aynı haberler, aynı şeyler var. Kalk da çocukla ilgilen.

Sürekli anneyle babayla oyun oynayan ve nasıl oynayacağı konusunda yönlendirilen çocukların biraz daha büyüdükçe "ee şimdi ne oynayalım" sorusunu sıkça soracağını düşünüyorum. Kendi oyununu kendisini kurmasının çok daha makbul olduğunu düşündüğümü de ekleyeyim. Anne babanın bu noktada tek yapması gereken ev ortamında maksimum güvenlik, minimum engel yaratmak olmalı bence..

Ben şu ana kadar ne Montessori aktivitelerini okudum, araştırdım ne de bol aktiviteli bloglardan feyz aldım. Herkesin videolarını izledim; içimden "aferin"ledim yavruları.

Ama bir kere bile yere aktivite örtüsü serip "hadi evlat aktivasyona" demedim. (Bunu keyifle yapan ve mutlu olan ebeveyn ve çocuklara diyecek sözüm yok, ben sadece bana neden uymadığını anlatıyorum)

Hiçbir şeyi planlamadım, hazır olmadığını düşündüğüm bir şeyi öğretmeye çalışmadım.
Kaldı ki mesela kucağıma alıp kitap okuma "aktivitesi" bizde hep geri tepti. Kucağımdan atlayıp kitabı savurup başka oyuncaklara daldı hep. Şimdi şimdi kitaplardaki şekillere ilgi duyuyor ve parmağıyla nesneleri gösterip adını söylettiriyor. "Çocuğum kitap okumalısın, entellenmelisin" hırsıyla zorlamak abesle iştigal olmaz mı sizce de?

Aktivite kendiliğinden gelişmeli dedik ya.. . Bir de sınırlarını çocuk koymalı ve harici materyal gereksinimi minimumda olmalı.
Günlük yaşamda kullandığımız her şey, özellikle mutfak gerekçeleri mükemmel birer oyun aracı.

Tencere-tava aktiviteleri eşleştirme (doğru kapakla doğru tencere eşleşmesi), içiçe geçirme (kapları büyükten küçüğe dizme), ritm duygusu geliştirme (kaşıkla tencerenin sapına, tabanına vs vurarak), mutfak kültürü geliştirme(bildiğiniz yemek yapma) gibi aktivitelerin temelini oluşturuyor. Yani Montessori'nin aktivitelerinin ucuz ve tamamen çocuğun yaratıcılığına dayanan versiyonu diyelim.

Aktivite bence plansız programsızsa ve en önemlisi oyun talebi çocuktan geliyorsa güzeldir, diye konuyu bağlayıp bugünkü "makarna aktivitemiz"den görüntüler sunayım.

Olay şöyle gelişti.

Marketten geldik, ben aldıklarımı yerleştirirken makarna kutusu tıkırdadı. Ton Bey silkelendi ve "o tıkırdayan da ne?" bakışı attı, kutuyu istedi verdim.
Açamadıkça mozurdandı, delirdi.
Ben o arada azıcık su kaynattım, kutuyu açtım, bir avuç makarnayı kaynar suya attım, kalanını Tuni'ye takdim ettim. Kap kacak koydum önüne, kamerayı kaptım zira fena aktivite halindeydik:)
Biz aktivit aktivit takılırken makarna pişti, bir parça tereyağında çevirip döktüm tabağa.
video

Ve işte "makarna aktivitesi"nin sonu :)



Posted by Picasa

22 Şubat 2010 Pazartesi

Haftasonu



Artık gelenekselleşen Hayat ve Yeliz'le buluşmamız bu sefer çok daha anlamlıydı.
Zira Arca Bey'in 1. yaşgününün ilk pastasını birlikte kestik, ilk hepi börtdeyini birlikte dillendirdik
Adresimiz İnciraltı'ndaki Kumrucu İzzet' ti.
İzmir'in en nalet meteoroloji durumlarından biriyle karşı karşıyaydık. Hava günlük güneşlik, 23 derece dolaylarında ve fakat delicesine rüzgarlıydı.
Mekanın hem kapalısı hem açık alanı var. Üstelik bahçede çocuklar için pek ferah ve güvenli bir oyun alanı yapmışlar. Fakat hava muhalefeti nedeniyle dışarda durmamız pek mümkün olmadı.


Tabi havanın rüzgarlı olması Tuni'yi yıldırımazdı. Savrulan perçemine, sümüklenen burnuna rağmen içeri sokamadım oğlanı. Aç karnını doyuramadım, içeri girip masaya oturttuğum anda kıyametler koptu.
Kısa sürelerle dışarı çıktık, artık çiseleyen yağmuru elledik.
İçeri girdiğimiz anda durum değişmedi.
Açlık asabiyetiyle oyun isteği birleşti, bir deli oğlan oldu, attı kendini yerlere.
Dışarda pek yaşamadığımız bu durumda ben bir süre tamamen görmezden gelip kumrumu yedim :) (Mücadele yorucudur ve acıktırır)

Kâh kucakta kâh dışarda; hafif yağmurda bir içeri bir dışarı iki sohbet bir dedikodu, bir pasta merasimi derken gün bitti. Tuna giderayak Arca'nın daninolarını yuttu. Ben yine kızları göremeden ayrıştık.
Günden aklımda kalan Eloş'un komando edasıyla yarı yürüyerek yarı sürünerek mutfağa firar etmesi, Arca'nın tam bir doğumgünü çocuğu efendiliği ve Tuna'nın sanki ömründe ilk kez görüyormuşçasına saldırdığı kaydırak ve salıncaklar oldu.
Bu veletler büyümeden biz adam akıllı iki lafın belini kıramayacağız, anlaşıldı.

19 Şubat 2010 Cuma

Çiğdem Çekirdek mi? Nerde Çokluk Orda Bolluk mu?


Bu hafta Annlerin Dünyası'nda "kalabalık aile mi çekirdek aile mi daha sağlıklıdır?" diye fikir jimnastiği yaptık. Buyrun, iyi okumalar..



Posted by Picasa

17 Şubat 2010 Çarşamba

19.ay, Su, Şu, Bu, O

Bardaktan su içmeyi becermesinden hemen sonra suyla oynama sevdasına düştü Ton.
Önceleri "aman ne güzel evladım su aktivitesi yapıyor" diyordum. (Aktiviteye geeell!)
Sonra halılardaki ıslaklıklar artmaya, benim de sabrım taşmaya başladı.
Yemek yedirirken eline birkaç kap kacak verip su nakliyesi yaptırıyorum.
Pek eğlenceli geçiyor yemek saatleri.
Daha az nazlanıyor..
E çocuk haliyle yemek aralarında da aynı müsamahayı bekler oldu benden.

video

İkircikli davranmak istemediğimden izin veriyorum mecburen :)
video
Elde bir kap tüm gün damacanın başında "ıhh"layarak su doldurtuyor.
İlk zamanlar hepsini içiyordu :)
Sonra tencereye dökmeyi keşfetti de zırt pırt bez değiştirmekten kurtuldum... Ama günde en az 4-5 kez üst baş değişiyor.
19.aydan başka olup bitenleri aktarayım yeri gelmişken.
Ayrılık kaygısı hiç yaşamıyor desem yeridir. Haftasonu babasıyla bir otele konaklamalı sevgililer günü yemeğine davetliydik. Tuna'yla öğleden sonra vedalaştık, gece annem uyuttu, sabah kahvaltısından sonra eve geldiğimizde bizimki anneanne, babaanne ve dedesiyle mutlu mesut oynaşıyordu. Sadece gece uyuturken bizim düğün fotoğrafımızdan beni gösterip biraz mızırdanmış. İşin tuhafı asıl ben oğlumla aynı şehirde ama farklı çatı altında uyumakta çok zorlandım. Sabah da erkenden kalktım, deli mi dürttü yatsana be kadın.....
Son bir aydır sağanak yağmur yüzünden eve hapsolduk. Sıkıntıdan birkaç kez Baby Tv açtıydım. Açmaz olaydım, şimdi elime hemen kumandayı tutuşturuyor. Hokey pokey klibinin hastası oldu, evin neresinde olursa olsun dizlerini bile bükmeden koşarak kuruluyor tv karşısına.
Hoş, tv'den sıkılınca gene dalıyor oyuna ama tv açıksa asla beni duymuyor, görmüyor. Uzmanların "cıss" dediği kadar var yani..
Birkaç yeni kitap aldım. Evren'in zaten bu konuda bir sobesi vardı. Orda detaylıca anlatacağım elimizdeki çocuk kitaplarını.
Ton'un ilgisi kitaplardan çok takmalı, sokmalı, geçirmeli, doldurmalı-boşaltmalı oyuncaklara idi başlarda. Şimdi kitaplardaki şekilleri tanımaya başladıkça daha çok zevk almaya başladı. Ama günde yine de 15-20 dakikayı geçmeyen bir meşgale bizim için.
Geçen hafta annem de burdayken Tuni'ye bi haller oldu. 3-4 gün deli gibi ağladı, yemek yemedi, kesik kesik uyudu. Bi koşu doktora gittik, bir aydır çıkamayan diş hala çıkamamış :) Derisi iyice incelmiş ama daha eti yarmamış. Bu da çıkınca 10. diş tamamlanmış olacak. Yolun yarısı yani..
O 3-4 gün boyunca "Amanınnnn, geldi işte 2 yaş sendromu, terıbıllanıyoruz..... Yandık!" diye diye dört döndüm ama bir sabah bir sükunet çöktü üstüne ki anlatılmaz.
Acayip söz dinleyen, uslu ve çok uyumlu bir çocuk geldi eve. Hoş eskiden de çok huysuz ve aksi bir çocuk değildi ama bu başka. Passiflora içmiş gibiydi.
"Oğlumla hiçbir zaman sorun yaşamayacağım, hiç inatlaşmayacak benle, tüm sendromlu anneler aslında kendisi sorunlu, ben harikayım, çok iyi beceriyorum anneliği" gibi bilinçaltımı şuursuzluğa itecek kadar sakindi diyeyim, anlayın siz :)
Anneannesinin gittiği ilk gün evde bi aranırdı normalde.
Bu sefer hiç aramadı. Alışmış sanırım bu gidip gelmelere.
"Anneanne nerde acaba?" dedim dün. Hemen telefonumu kaptı getirdi, dayadı kulağıma:) Neleri anlayabildiğini görünce şaşırıyorum. Bir de bizim bilemediklerimiz var, kayıt cihazı gibi kaydediyorlar. Günü gelince "çaat çatt" diye tokat gibi inecek yüzümüze..
Çok şeyi anlasa da konuşma konusunda pek hevesli değil. Al, giy, gel, bitti, gitti gibi basit kelimeleri -kendi dilinde- söylüyor. Ama zaten derdimiz asla erkenden bıdırdaması değil, di mi? Einstein 4 yaşında konuşmaya başlamış ve çok geyik bir şehir efsanesine göre ilk sözleri "anne çorba neden soğuk?" olmuş.
Annesi sormuş "evladım neden bunca zaman konuşmadın?"
"Bu zamana kadar her şey yolundaydı, hiç konuşmam gerekmedi" diye cevap vermiş Einstein.
Geyik de olsa durum biraz bu bence. Biz yetişkinlerde bile gerekmedikçe niye konuşayım, niye yürüyeyim? durumu varken bebeklerde neden olmasın ki? Haa ben gerekmedikçe de konuşan ve koşan bir insanım, o ayrı :)
Sonracıma, Ton başka neler yapıyor?
Çok güzel öksürük taklidi yapıyor. Dışarda tanımadığı biri öksürmüşse usulcacık yapıyor. Sanki fısıltıyla birinin dedikodusunu yapıyormuşuz gibi kıkırdıyoruz. Öksüren kendisiyse gene dilini çıkarıp "öh, eh he, öhüü" diye sırıtıyor.
video
Bir şey yaptıysa ve güldüysem muhakkak sık sık yapıyor. Özellikle kızdığım zamanlarda derhal şirinlik moduna geçiyor.
Geçenlerde annem burdayken ilk defa kefir yaptık. Yaptık denmez, mayaladık denir aslında. Tuna maymunu her akşam yemekten sonra elinde ayran dolu biberonla yatana dek 300-400 cc ayranı götürür normalde. İçine kefirden yapılan ayranı koyunca içmedi. Gece uykusunda verdim, 12den sabah 6ya kadar çok ama çok fazla uyandı. Kefirin hücre yenileyici özelliğinden olabilir mi acaba? Hani hücreler çoğaldıkça dürtmüş müdür acaba çocuğu?
Başka başka.... Eve girer girmez ayakkabısını çıkarttırıp yerine koyuyor, sonra montunun fermuarını çekiyor kolunu uzatıp çıkarttırıyor. Dışarda hava sıcak diye montunu çıkaracak oldum, yere çömelip protesto etti beni. Rutin ve düzen böyle bir şey işte. Her şeyin yerli yerinde olması huzur ve güven veriyor. Alışık olduğundan farklı olan her şey rahatsız edici. Mont dışarda giyilir, evde çıkarılır. Bu kadar basit...
Gönlüme göre bir oyun grubu bulamadım İzmir'de. Alsancak'ta Saysen Okulları'nın bir mekanı varmış, salı günü belki oraya bakacağım ama saatleri Tunik'in uyku saatine denk geliyor. Belki yolda uyursa... Bakalım...
Bana gelince.. Issız Adam'ı daha yeni izledim. Diyalogları biraz sığ bulsam da genel anlamda çok beğendim. Ada karakterine çok yakın buldum kendimi. Filmin geçtiği mekanlarda çok uzun zaman geçirdiğimden, çok sayıda ıssız adam ve kadın tanıdığımdan böyle hissetmiş de olabilirim.
2-3 hafta önce sabahları E.b.r.u Şa.l.lı, egosu, narsizmi ve iki sünepe sporcuyla pilates yapmaya başladım. Zor hareketlerde yan gözle diğer kıza bakmalar, seyircilerin emailleriyle hafiften dalga geçmeler, " spor salonunda bu hareketi böyle yapanlar var hihihihi" diyip kıkırdamalar, o zavallı oğlancağızla hiç muhatap olmamalar ( kafası her daim inek yalamış gibi olan çirkin kocası kıskanıyor diye mi acaba?), naturel pozisyon ayağına habire karnını açmalar, boğucu makyajı, French yapılmış tırnakları, takma kirpikli spor yapma halleri beni benden aldı. Pilatesle bir derdim yok ama çok kıl oldum hatuna.. Yalnzı birkaç günde sırt ağrım geçti, karın kaslarım da baya bir ağrır gezdim. Üstüne düşsem yaza daha kaporta sağlam girerim de.....
Bu kadar, bitti, fin, the end......

15 Şubat 2010 Pazartesi

Tuvalet Eğitimine Giriş (ve çıkış)


En sonunda benim de bir tuvalet eğitimi yazım olacak.
Çok heyecanlıyım:)



Rahat mıyım aymaz mıyım cahil miyim bilmem ama 19 aylık oğlumun tuvalet eğitimi için şu ana dek pek bir şey yapmış değildim. (Tuvalet eğitimini halletmiş blog anneleri, üzerimde fena baskı kuruyorsunuz, haberiniz ola :))

Ki kendileri 11 aylıkken kaka yapmadan hemen önce "ınghhk" diyerek beni uyarmakta; kimi zaman "pırt" için de aynı efekti çıkarıp (efektör Korkmaz Çakar) kendi barsak faaliyetlerinden haberdar olduğunun mesajını vermekteydi.
Ben bu mesajları pek almadım.
Açıkçası her "ınghk"ta tuvalete koşturmak için erken olduğunu düşündüm.
Bir de erkenden başlayıp gel-gitlerle dolu bir tuvalet eğitimi macerasındansa, zamanı geldiğinde birkaç haftada her şeyin olup bitmesini de tercih ediyorum.

Ayrıca anal döneme henüz girmemiş bir çocuğu anal bir aktiviteye zorlamanın; zorlamasam da "kakayı buraya yapıyoruz" baskısını hissettirmenin ne kadar kötü sonuçlara (Erken yaşta ve baskıcı tuvalet eğitimi kişilerin obsesif, takıntılı, temizlik ve düzen hastası, cimri olmalarına yolaçabiliyor) yol açacağını bilecek kadar psikoloji makalesi okudum. Başlayıp da geri adım atmaksa en korktuğum şeydi.

Tabi ki zorlamadan, erken yaşta bu işi kendiliğinden halleden, dolu bezle gezmekten rahatsız olan ve erkenden tuvalete oturmaya alışan çocuklar var. Uzmanlar bunu bile doğru bulmasa da işin içinde baskı, korkutma (kukunu yakarım!!) ve zorlama girmediği sürece bence hiç sorun yok.
Tabi erken tuvalet eğitimi sakıncalarından bahseden kaynakları incelemk gerek. Her konuda olduğu gibi bence o araştırma sonucu maddi anlamda kime hizmet ediyorsa bilim de o tarafa meylediyordur.
Mevzuyu başka mecraya çekeyim. Geçenlerde Tuna yeni doğan bebek moduna girip 3-4 dün susmamacasına ağladı. Apar topar doktora götürdük, 10.azı dişi biraz meşakkatli çıkıyormuş falan filan. Doktoru hazır yakalamışken aklıma takılan 3-5 soru sordum.
Biri de "hangi yatağı alayım" sorusuydu. Doktorum hemen her konuda tüm tıp kaynaklarını taradığından kesin bir cevap bekliyordum.
Farketmez, dedi.
Nasıl yaa? Ortopedik, visco, yaylı, yaysız... Farketmez mi? Ama ben birkaç yazı okudum işte o yatak olmazmış bu yatak olmazmış falan diye.

Yaa sen o araştırmalara bakma, sahibinin sesi onlar. Geçenlerde küresel ısınmanın zararlarıyla ilgili bir araştırma okudum. Araştırma sonucu petrol ürünülerinin ve artıklarının küresel ısınmaya o kadar da etkisi olmadığı açıklanmış. Araştırmayı yapan kurum meğer Exon-Mobile'mış. Sen bakma o araştırmalara, git hangi yatağı istersen al.

Demem o ki bu erken tuvalet eğitimi çok fena, aman maazallah çocuklarınız gay olur paranoyası da acaba böyle yanlı bilimsel araştırmaların ürünü müdür? Ben bu işin korkutulduğu kadar kötü olduğunu düşünmüyorum, ama zorlama ve korkutma olmadığı sürece tabi ki..

Öte yandan bizim nesle bakıyorum... Hepimizin beze vedası tahmin ediyorum 12-18. aylar arasındadır. Temizlik hastası, sorunlu, hafif obsesif ve tuhaf tonla insan tanıyorum. Sebep erken tuvalet eğitimi olabilir mi?

Elbette "ebeveynleriyle yatan, uzun yıllar meme emen çocuklar anneye bağımlı olur" genellemesine itibar etmediğim gibi "erken tuvalet eğitiminin kötü sonuçları budur budur" önermesine de tek başına itibar etmiyorum.
Kişiliği oluşturan bi ton etkenden sadece biridir tuvalet eğitimi ve zamanı gelince halledilmelidir.

Daldan dala konuyorum.
Videonun öyküsüne geleyim.
Tracy'yi dinleyip lazımlık yerine adaptör almıştım. Birkaç kez oturttum ama korktu.
Geçen hafta bu kırmızı lazımlığı aldık. Tuvaletin baş köşesindeki ikametine son verip salona taşıdık.
Tuna kendi yumoş popsundan önce, biricik uyku arkadaşını oturttu ve malum efekti yaptı: Inghhkkk

video

9 Şubat 2010 Salı

Pek Siyasi Sobe

Özgür Anne sobelemiş. Ebelik görevimi yerine getireyim.

Kurallar
* Mimi gönderen bloga link veriyorsunuz. (verdim)
* Üç kişiyi mimliyorsunuz ve mimlediğiniz kişinin bloguna not bırakıyorsunuz. ('Ortaya bıraktım, isteyen alsın.' demiyorsunuz.) Ayrıca olabildiğince bu konuda mimlenmemiş blogları seçmek için özen gösteriyoruz. (Postun sonuna dek düşüniciim)
* Mimlediğiniz blogların da linkini veriyorsunuz. (veririz alimallah, ne demek)

Sorular:
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5)Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?

1- Siyasi söylemlerinde (kürsüde ya da basın açıklamarında) dokunulmazlık olmalı. Aksi takdirde sürekli yargılanma korkusu yaşadıklarından iyice kısırlaşır tartışmalar. Ama adli suçlara karışan (cinayet, yolsuzluk...) milletvekillerinin, daha yargı aşamasında vekillikleri askıya alınmalı ve haklarındaki karar onandıktan sonra vekillikleri düşürülmeli bence.

2- Seçim barajı kesinlikle kaldırılmalı. Beni temsil edecek tek bir vekil bile olması, hiç olmamasından daha iyidir.

3- Seçim barajının kalkmasıyla mecliste temsilin daha fazla olduğunu varsayıyorum. Bu durumda halkın da direkt siyasi partilerle daha iyi ilişkide olacağını, il ve ilçe parti binalarına daha fazla katılımın olacağını; haliyle adayların da daha iyi tanınarak seçileceğini düşünüyorum

4- Siyasetten ve gündemden etkilenmeyen bir adalet sistemi.. Bu mümkün mü? Mümkünse Ergenekon komedyası ne?

5- Mesela 30 yıldır Ağca'nın sakladığı sırları öğrenmek isterdim. Ya da Irak'ta asılan adamın gerçekten Saddam olup olmadığını... Masonların iddia edildiği kadar güçlü olup olmadığını... 11 Eylül saldırılarını gerçek öyküsünü... O kadar çok şey var ki merak ettiğim...

Ben de bu meselelerde şu bloggerların yorumunu merak ediyorum ve "elim sende" diyorum.
Açalya
Zeyneb
Senem

6 Şubat 2010 Cumartesi

Avatar'ın Selamı Var :)


"Tüm zamanların en iyi filmi, sinemada çığır açacak" gibi iddialı bir promosyonla vizyona giren Avatar'dan yeni çıktım, sıcak sıcak yazayım. Bu post da blog tarihimin ilk sinema yazısı olarak kayıtlara geçsin.
Baştan uyarayım bol bol spoiler vereceğim. Filmi izlemeyenler okumasın.
Ya da okusun. Zira klişesi bol bir film.
Bir kere görsel açıdan filme laf edeni allah çarpar, o 3D gözlüğünü yutturur adama. James Cameron yapmış. Gözlüğün kulağımı ve burnumu acıtması dışında 3D teknolosiyle bir derdim yok. İlk 15 dk yayınlanan reklamlardan anlaşıldığı kadarıyla anime sinemacılık 3D yolunda ilerliyor. Böyle adamlar dibinizde gibi sanki, çok güzel :)

Filmin konusu kısaca şöyle:
Amerikalılar, dünyada pek kıymetli olan bi madenin Pandora gezegeninde olduğunu keşfeder ve bilmemkaç ışık yılı uzaktaki bu gezegene, içinde bilim insanları ve askerlerin olduğu, bir uzay gemisi yollarlar. Tabi ki bilimciler idealist ve insancıl; askerler aşağılık, moron ve kötü niyetlidir. Bilim insanları bu gezegen halkıyla iletişmeye çalışırken askerlerin tek derdi madendir ve bu uğurda yerli Pandora halkını yani Na'viler'i katletmekten sakınmazlar.
Bilimciler hem suni yollardan yerli çakması -ki onlara Avatar denmektedir; hem de solaryum makinesine benzer bir alet yapmışlardır. Bu alet de çakma avatarlarla zihinsel bağlantı sağlar. (Matrix'teki "I'm in" olayını hatırlayın). Bizim Çakma Avatar, Na'vi yerlilerinin arasına casus gibi sızar, onlardan biri olmaya çalışır ki Truva atı hesabı kaleyi içten fethetsin.
Fakat bizim Çakma, hem ormanın büyüsüne, ruhuna hem de klan liderinin kızı Neyriti adlı sıfır beden bir dişi yerliye olur. Artık onlardan biri olmuştur.
Zaten Eywa adlı ruhani lider de onu kendi kurtarıcıları olarak seçmiş, tüm bedenini pamukçuk gibi böcüklerle donatmıştır.
Netekim yankiden bozma Avatar saf değiştirir, kimsenin binemediği bir canavarın tepesine binip lider olur. Yüksek teknolojiye sahip sefil Amerikan askerlerini alteder, sevdiceğiyle Pandora'da sonsuza dek mutlu yaşarlar.

Filmi böyle anlatınca klişeden boğuluyor insan. Dünyanın zaten büyük çoğunluğu ABD'nin Iraklılar'a (zamanında Kızılderililere); İsrail'in Filistinliler'e; Çin'in Tibet halkına uyguladığı baskıya karşıdır. (Filmde petrol yüzünden başlayan Irak ve Afganistan işgallerine ciddi göndermeler var)

İşte film en çok bundan besleniyor. Kötü Amerikalılar klişesinden.. (Yine de orduyu bu kadar itin götüne sokan bir filmi Türkiye'de çekmek hayalden bile uzak)
Filmdeki aşk meselesi klişenin kralıydı. Görür görmez aklıma GORA geldi. Uzaylıya aşık olan dünyalı :))
Kurtarıcı olma meselesinde de GORA'Daki halıcı Arif'i düşündüm.
Toprak, hava, su, ateş, tahta.....

Bu kadar klişeye rağmen kutsal ağaç yanarken; Neyriti'nin anası Grace'i ve Jake'i esirlikten kurtarıp "eğer bizden biriysen, bize yardım et" derken; Neyriti babasının başında ağıt yakarken; Jake Eywa'ya bağlanıp "geldiğimiz dünyayı mahfetttik" diye yardım isterken; ilk saldırıdan sonra ölenlere topluca yakılan ağıt sırasında ağladım.

Avatarlar'ın İkranlar'a binmek için girdikleri çatışmaya ise bayıldım. Avatar'ın İkran'ı seçemeyip İkran'ın Avatar'ı seçmesi; bunu da Avatar'ı öldürmeye çalışarak yapmasını, aradaki bağlantının hem bedensel hem zihinsel olması ise tamamen anne-çocuk ilişkisini anımsattı.

Bir düşünürsek bebeklerimizi biz seçmedik aslında. Onlar bizim evlatlarımız olmayı lütfetti. Bize armağan onlar. Arada başka kimseyle olmayan bir bağ olması (saçtan ikrana bağlanan gibi) ve çocuklarımızn bizim sağlıklı yaşamamıza, uyumamıza, yemek yememize izin vermememesi (bizi öldürmeye çalışıyorlaaaarrrr) bana bunları hissettirdi.

Tuna'dan uzak 4-5 saat geçirmenin vidan azabından böyle düşünmüş de olabilirim.

Yok aslında içim rahattı. Annem 1 haftadır İzmir'de ve Tuna'yı güvenle bırakabileceğim bir babasıysa öteki de anneannesidir. Ama 2 gün sonra Antalya'ya dönüyor:(

Her hafta bir filme gitme fantezim de Pandora gezegeni kadar uzak bir hayal olarak yaşıyor...
edit: benim pek geyik yorumlarımdan sonra, filme dair bu, bu ve şu yorumları da bi okuyun derim.

5 Şubat 2010 Cuma

Kurabiye-2-



Ev yapımı bebek bisküvisi çalışmalarım devam ediyor.
Şu ana kadarki -bence- en iyi tarifi elde ettim, revize ettim.
Kurabiyenin çıtırlığı ve lezzeti çok iyi oldu.
Tarifi veren Antalya'nın ilk ve tek butik şeker hamuru pastacısı sevgili arkadaşım Yasemin.
Ne o? Sadece Gazihan'ın annesi mi sandınız onu?
Yasemin'in özel günler için hazırladığı ve süslediği kurabiyelerin tarfini verdi. (Bir nev'i meslek sırrını vermiş oldu ;))
Ben de her zamanki gibi tarifi bebeklerin de yiyebileceği şekle getirdim.

Malzemeler:
2 yumurta
2,5 su bardağı kadar un
1 su brd. pekmez+ 3/4 su brd. toz şeker
70-80 gr tereyağı
1 yemek kaşığı buğday nişastası
1 paket vanilya
yarım çay kaşığı karbonat
çok ama çok miktarda fındık ve ceviz unu


Un miktarını pekmez ve kuruyemiş ununa göre ayarlamanızı tavsiye ediyorum.
Daha sağlıklı olsun diye sırf pekmezli yapınca otomatikman daha fazla un koymak zorunda kalıyorsunuz. Unu fazla olursa takoz gibi olma ihtimali yüksek. Ben 2 bardak koyup gerisini göz kararı arttırdım.
Hala kendime kurabiye kalıbı beğenemediğimden çay bardağıyla kestim. Fena da olmamış değil mi?
Bir koca tepsi ve ufak tepsi (çubuk şeklinde yaptım) kurabiye çıktı.
Ve Tuna neredeyse hiç yemedi, sevmedi. (Bu aralar fena yemek seçiyor. Ama bu başka bir postun konusudur.)
Ben de fazlasını buzluğa attım, eve gelen arkadaşlara kahve yanında ikram ediyorum. Genelde 3., 4. kurabiyeyi istiyorlar.
Ki bu da beğenildiği anlamına geliyor sanırım
Annelere topak topak et ve selülit; bebelere sağlık olsun.


Posted by Picasa

Kara "Şahin" Düştü

Annelerin Dünyası'nda bu hafta kuzguna yavrusu neden şahin görünür acep? diye tartıştık.
Pek değerli fikirlerim ve benim kuzgunun başka hiçbir yerde yayınlanmayan nostaljik görüntüsü için tık tık..