30 Nisan 2010 Cuma

Anne Blogları= Gangsta's Paradise

Anladığım kadarıyla herkesin hassas olduğu konular var. Böyle durup durup "ben buyum" diye bağırmak istedikleri meseleler. İşi abartıp neferliğini yapanlar hatta mayfavari örgütlenenler var :) Kimler mi?

1- Özgür Anne: Anti -tv mafyası kurucusu, ruhani lideri. Kitubi-Damla da çetenin yardakçısı, lojistik temincisi. Özel yazışmalarında kimlerin çocuklarına kaçar saat tv izlettiklerini birbirlerine gammazlayıp gerekli "uyarıları" yapıyorlar. Anne hala Sabah Sabah Seda Sayan izleyip çocuğuyla ilgilenmiyorsa ayağına kurşun sıktırıyorlar.

2- Açalya: 18 yaşına kadar anne sütü mafyasının kurucusu. 1 yıl emzirenlere bile gıcık kendisi. Çocuk dediğin bıyıkları çıkana dek emmeli. "Memen varsa emzireceksin" sözünü her sabah 3 kere tekrarlamadan güne başlamaz. Ofisinde bebeğini emziren gerçek bir orangutan olduğu yönünde şehir efsaneleri dolaşıyor. Emzirmekten sıkılan orangutanı kırbaçladığı da söylentiler arasında. Hobi olarak da "kazık kadar olana dek çocuğumla yatarım" çetesini kurmuştur.

3- Blogcu Anne: Epiduralsiz nesiz doğal doğum mafyası kurucusu ve üyesi gittikçe artan mafyanın ikonik lideri. Elinden gelse tüm anestezi uzmanlarını sürgüne yollar, doğuma giden kadınlara daha çok bağırmaları yolunda telkin eder. "Yeter artık, epidural istiyorum" diye bağıran anne adayına çok pis bakar, kadıncağız o korkuyla acısını unutur, vıjjtt diye çıkarır bebeyi. Eskaza sezaryene giren anneleri buna pişman eder. Hastane basmışlığı bile varmış.

4- Damla: Özgür Anne'nin adamı olmakla başladığı yeraltı hayatına, " oto koltuğunu 5 yaşına dek ters bağlamayanları tırsıtma" adlı kendi mafyasıyla devam ediyor. Britax-Römer'den Maxi Cosi'ye tüm firmalara bombalı kutular, tehdit mektupları yolluyor. "Anne artık yola bakmak istiyorum" diyen oğlunu hışımla susturmada usta. Otobanda seyir halindeyken bile başka arabalardaki yanlış bağlamaları farkediyor, gerekli uyarıları yapıyor.

5- Zeynep - Füsun: İkisi de telepatik yolla kurdukları çocuklara kusana dek aktivite yaptırma mafyasının eşbaşkanları. Başka şehirlerde yaşamasına rağmen aralarında psişik bir bağlantı olmasından şüpheleniliyor. Mistik bir mafya.... Haklarında fazla şey bilinmese de ebeveynlere işkence yoluyla Montessori'nin yaşamını ezberlettikleri yönünde söylentiler var.

6- Anne Yazar: Organik Mafya lideri. Tüm pazarları tek tek gezer, organik morganik toplar onları yedirir çocuğuna. Çocuğuna bile bile hormonlu gıda yediren bir anneyi ayağına beton döktükten sonra denize atmışlığı var diyorlar.

7- Ayça: Çocuğuma şeker vereni yaşatmam mafyası kurucusu. Kreşte oğluna birisi lolipop verecek olmuş. Lolipopun açılma sesini aşağı mahalleden duyup ışık hızıyla olay mahallini basmış ve lolipopu öğretmenin gözünden sokmuş, kulağından çıkarmış. Ardından fotoğraf makinesini çıkarıp olay anını kaydedip suç mahalline bırakmış ki nam'ı yürüsün.

8- Hülya (Bizzat şahsen ben kendim): Polemik mafyası lideri. Gündemdeki konuyu azıcık deşeler ortaya salar. Herkesin birbirini yemesinden sapıkça haz alır. Sonraaa....
Ay insan kendiyle ilgili yazarken fazla atıp tutamıyormuş yahu..
İyisi mi siz atın ben tutayım...




29 Nisan 2010 Perşembe

Doğrular-Yanlışlar... Neye Göre? - Kime Göre?

Çocuk yetiştirmede herkes için tek bir doğru yok. Her anne ve her bebek birbirinden çok farklı.
Kaldı ki hem anne hem bebek için büyümek, öğrenmek ve gelişmek uzun ve metamorfik bir süreç.
Tepesi kırmızı kurdeleli masum anne, aylar sonra bir pantere dönüşebiliyor. Ömrünün ilk aylarını bağıra çağıra geçiren bir bebek, 4.ayda birdenbire sakinleşebiliyor.
Haliyle anne bugün "ak" dediğine yarın "kara" diyebiliyor.
Bir anne bile bu kadar sabit fikirli olamazken bazı konularda ısrarcı ve takıntılı olmak gereksiz zulüm gibi geliyor bana.
Bu girizgâhın nedeni son günlerde Nurturia'da tartışılan iki başlık:
1- Televizyon zararlı mı?
2- Çocukları ağlatmalı mı ağlatmamalı mı? (Daha çok Ferber ve Tracy'nin metodlarını eleştirme anafikirli soruydu)
Sonrasında gelen mail trafiği çok yorucu olduğundan ikisine de Nurturia'dan cevap vermedim. Pek değerli fikirlerimi burdan beyan edeyim :)

Televizyon Neden Zararlı?

Özgür Anne zamanında üşenmeyip ne kadar araştırma, makale vs vs varsa derledi, yazdı, post üstüne post girdi. TV ile ilgili temel sorun çocuklarda dil gelişimini sekteye uğrattığı ve en önemlisi konsantrasyon sorunlarına yol açtığı.
Bunlara ek olarak benim söyleyeceklerim çocukları fazlaca edilgen yapması. Tv genelde tek taraflı bir iletişim yoludur ve çocuk genelde tepkisizce izler. İletişim yoktur, sadece ileti vardır.
Ancak;
çocuk var çocuk var; tv'de program var program var.
Derhal örneklendireyim. Bizim evde tv akşamdan akşama açılırdı.

18.ay civarı Baby Tv'yi azar azar açmaya başladım. Tam o sırada kitaplara ve obje isimlerine ilgisi başladı. İşaret parmak sürekli bir şeyleri gösterir ve adını sorar olmuştu. Baby tv'yi de hiçbir zaman öyle kös kös izlemedi.

Uçak gördüyse bana adını bir daha bir daha sordu; gitti kanepenin altına kaçan uçağını çıkarıp gösterdi; "hadi parka, gezmeye, otobüse bineceğiz" dediğimde ısrarla evde kalıp tv izlemek istemedi.

Oyunundan da geri kalmadı, bulaşık makinesini boşaltırken yardım etti, kirli çamaşırları makineye aynı keyifle tıkıştırdı falan da filan... Zaten hemen hemen tüm günümüz dışarda geçtiğinden evde biraz tv izlemesi beni rahatsız etmiyor.

Konsantrasyon süresi hep uzundu, aynı işi saatlerce yapabilir. Tv'nin kötü etkileyeceğini zannetmiyorum. Haftasonu Urla'da kahvaltıya gittiğimiz mekanda 2 saat kadar kürekle kovaya taş doldurdu, havuza attı; doldurdu attı. Yeter ki adam gibi görev verin, özveriyle çalışıyor:) Küçük amelem benim....

Muhtemelen geç konuşacak ama bunun da tv ile bağlantılı olduğunu zannetmiyorum. Çünkü ben hakkaten çok gevezeyim ve sürekli bıdır bıdır her şeyi anlatıyorum. Daha konuşkan bir çocuk olsa çoktan benimle yarışacak hale gelmişti :)

Bir de şu "çocuğuma tv izletmiyorum, onun yerine kitap okuyorum" cümlesine feci itirazım var. Bir kere Tv'nin zıttı kitap olamaz. Dediğim gibi tv edilgen bir araç. Motor becerilerinin gelişmesini en çok sağlayan ve çocuğu edilgenlikten etkenliğe yükselten şeyse oyun, oyuncak ve (yansıttığı imajı sevmesem de) aktivite...
Sürekli tv izleyen çocuk topu koltuğun altına kaçtığında bir sopayla bunu almaya çalışmaz, bir nesneyi bir deliğe tıkmaya çalışmaz, problem çözme, mantık yürütme becerisi az olur-ki bence 2 yaş krizini çok çok derinleştiren bir beceri(sizlik)

Yukarda yazdıklarımdan tv'yi savunuyor ya da kötülüyor gibi bir anlam çıkarılmasını istemem. Söylemek istediğim daha çok şu:
Eğer süre kontrolü sizdeyse, çocuk kanallarıyla sınırlı kalıyorsanız, aktif izleme yapabiliyorsanız, diğer etkinlikleri de beraberinde yürütebiliyorsanız bence o kadar da tu kaka dememek gerek. Sabah siz çocuğunuzun kahvaltısını hazırlayıp bi ayılma kahvesi höpürdetirken uyuşuk uyuşuk tv izlese bile vicdan azabı çekmeyin lütfen. Zaten anneliğin %80i bu azapla geçerken, birini daha eklemeyelim bu işkenceye.

Bu durum biraz "emzik kötüdür" önermesine benziyor. Damaklı emzik kullanılırsa, çocuk sussun diye 24 saat ağzında tıkılı kalmazsa, zamanında bıraktırmaya çabalanırsa neden kötü olsun ki? Adamlar yapmış, sen doğru kullanmayı bileceksin... Kimi bebek emziğe ihtiyaç duymadan uyur uyanır, doğuştan sakindir. Kimisi de 24 saat memede kalmak ister ve emzirmek anne için eziyete dönüşmüştür ve bebeğe emzik verir. Birinci annenin öteki annneye "ama emzik verme şekerim" deme hakkı var mıdır?

Bebekleri Uyusun Diye Ağlatmalı mı?

Tracy Hogg diye arama yapınca hala ilk benim blog çıkıyor :) Az uğraşmadım deliksiz uyusun diye. Gece emzirmesini kesmeyince uyanıyor bu veletler. İki kere iki eder dört.

O zamandan bu zaman değişen çok şey oldu. Nasıl gündüz uykuları kendiğinden düzene girdiyse dişler tamamlanınca gece boyu uyuyacağını düşünüyorum. Yani ne zaman uyumaya karar verirse o zaman uyuyacak. Saygım sonsuz kendisine. Bugüne kadar yapmak istemediği hiçbir şeyi yaptıramadığımdan boynum kıldan ince. Patron sensin ulu manitu! Bazen iki diş arası 7-8 saat uyanmadan sabahladığı olsa da genelde uykusuz anneyim. Buna alıştım, sabaha karşı yanımda yatıyor bazen. Bazen gündüz sarılıp uyuyoruz, bazen sarılmak istemiyor, yatağında yatmak istiyor. Bu saatten sonra bu çocuğu ağlatıp durmak çok anlamsız olur.

Yakın bir arkadaşımın bebeği doğduğundan beri çok kısa uyuyor ve uykuya çok çok zor geçiyordu. 7 ay önceki İstanbul gezimizde evine gittiğimde bebeği 5,5 aylıktı. Uykusuzluk canına
tak dedirtmişti ve bir süredir Ferber'i uyguluyordu. Ben oradayken uygulamaya şahit oldum ve çok fena içim parçalandı. Çok ağlaya ağlaya geçti uykuya minnoş.
Çok sevdiğim ve birbirimiz o güne kadar hiç yargılamadığımızdan hislerimi anlattım. O da bebeğin zaten uykuya dalarken de o kadar ağladığını anlattı. Haliyle böylesi zor durumlar için Ferber metodu bir kurtarıcı olabiliyor.
Kaldı ki çocukları hiç ağlatmamak biraz fazla iddialı bir ifade.
Tuna diş fırçamı istiyor,
"hayır seninki bu" diyorum ağlıyor,
sonra ikna olup kendi fırçasını alıyor,
diş macunu süreyim istiyor,
ağlıyor.
Park bizim, salıncakların hepsi bizim ya,
biz gittiğimizde salıncaklar doluysa ağlıyor,
bıkmadan anlatıyorum ikna oluyor, bir önceki tutturduğu şeyi anlıyor, yeni bir icat buluyor

Uykuya dalarken bazen ağlıyor. Ama o ağlama "kucağında uyut" ağlaması değil; "çok yorulmuşum yahu, nasıl uyusam ki, şöyle yüzükoyun döneyim, yok yok en iyisi şu bacağımı kaldırayım, aaa uyuyamıyorum" mızırdanması. Azıcık daha yardım istiyor belli ki, saçını okşayıp azıcık konuşunca uyuyor işte.

Ferber'i deneyip deliksiz uykuya erkenden kavuşan çok anne var. Tracy bize de bebeğimizi daha iyi tanımada yardımcı oldu, orası kesin. Ama hiçbir akımın müridi olmadığım gibi bu insanların da bazen fazlaca ezberden konuştuklarını düşünüyorum.
Her iki sorunda da çözüm sağduyusunu geliştirmeyi ve çocuğunu çok çok iyi gözlemlemeyi başarmış bir anneden geçer diyerek bu destansı posta nokta koyuyorum.
Nokta.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Tespitlerin Hastasıyım, Bu Yolların Ustasıyım

Damla Nurturia'daki tespitlerimden bıkmamış olacak ki "elim sende, yaz bakeem tespitlerini" demiş.

Benimkiler tespitten ziyade tez kıvamında önermeler oluyor daha çok.

Bir kısmını evvelden Nurturia'da da dile getirdiğimden kabak tadı vermiş olabilirim. Affola!

- Uyuyacak bebek ayakta sallasan da uyuyor, gece boyu uyanmıyor. Uyumayan bebeğe ne Ferber kâr ediyor; ne Tracy ne de başka bir şey.

- Anne sütü alan bebekler daha zor uyuyor, daha çok uyanıyor. Deliksiz uyuma safhasına çok daha geç ulaşıyor.

- İlk 3 ay kilo alımı minimumda olan bebekler daha çok uyuyor. (Ya da çok uykucu olduklarından dolayı beslenme saatlerini uyuyarak geçiriyorlar ve az kilo alıyorlar. Yumurta mı tavuktan çıkar; tavuk mu yumurtadan? )

- 9. ve 10. aylarda çocuklara bir şey oluyor. Bir gözü açılma, bir aydınlanma, bir yol ayrımına gelme durumu. Tam da o dönemde çok sık uyanmalar başlıyor. Bebeklerin hatırı sayılır bir kısmı 10. aydan sonra memeyi bırakıyor. Ya da iyiden iyiye emmeye düşkünlük de yine bu aylarda başlıyor.

- Hamileyken o şişmanlığa rağmen kadın kendini güzel buluyor. Doğumdan sonra zayıflasa da kendini eskisi gibi beğenmiyor.

- Hemen hemen bütün bebekler inanılmaz bir enerji, sürekli öğrenme ve keşfetme dürtüsüyle doğar. Biz onlara engel oldukça öldürürüz bu duyguları. Çocuklar eve hapsoldukça, doğru zamanda doğru uyaranlarla tanıştırılmadıkça, televizyona haddinden fazla emanet edildikçe meraklanan yerleri solar gider.

- Erkek anneleri blog yazmaya ve çocuklarını anlatmaya daha meyilli. bkz. blogroll'um :)

Ben kimleri ebelesem acaba? Evren bu aralar çok yoğunsun biliyorum ama çok merak ediyorum senin tespitlerini. Bir de Senem, Sarı Ugg'lı, Günebakan (dürtelim de iki satır yaz bari), Elfeyp, Totiler, Huysuz, Şugibi'ye atıyorum topu.


22 Nisan 2010 Perşembe

Elimin Pası Gitsin Diye


2010 yaz koleksiyonun 23 Nisan "kombin"i (Ah Açalya vurma!)



Son günlerde sabah yataktan "Bugün kadın doğumcumdan randevu alayım da rahmimi aldırayım. Kazara hamile neyin kalırım, 2.çocuk mu? Aslaaa! Çok uykum var, yorgunum" diyerek kalkar oldum.

Tamamen sağlık sorunlarından mütevellit bu yorgunluk biriktikçe ve beden dinlenemedikçe ayalarım bozuldu.

İzmirce'sini söylemek gerekirse: Asfalyalarım attı.





Beta bakterisi için doktorun verdiği zehirden hallice antibiyotiği ne pekmezli portakal suyuyla ne de ballı ıhlamurla içirebildim. Bir ölçeği 3'e bölüp 3 ayrı biberonda başka başka tatların içinde gece uykusunda kakalama çabalarım kısmen başarılı oldu.

Antibiyotik bu, şakaya gelmez. Doktorun verdiği gün sayısı kadar, aynı saatlerde ve tek seferde aynı dozu vermek gerek.

Çoğu insan iyileştim artık diyip tedaviyi yarıda bıraktığından bakteriler her seferinde daha da kuvvetlenip şekil değiştiriyormuş. Yani anitibiyotik kullanımının bireye zararı yok ama yanlış kullanım sonucu bakterilerin güçlenmesi topyekün toplum sağlığı için bir tehdit.

Doktorlarımız da sağolsun bonibon verir gibi antibiyotik dayadığından ve halkımız da ilacı azıcık kullanıp rafa kaldırdığından bakteri arkadaşların ekmeğine yağ sürüyoruz.

Bu aralar bu konuyu çokça araştırınca işte bu sonuç çıktı.

Neyse devam edeyim...

Haliyle Ton Balığı iyileşemedi bir türlü. Birkaç rahat günden sonra burun yine akmaya, gırtlaktan hırıltılar, koca adam gibi horlamalar falan nüksetmeye başladı.

Tekrar boğaz kültürü ve betanın nüksettiğini öğrenme, bu sefer daha lezzetli bir antibiyotik (ceftinex) edinme.... Ve fakat tedavi bu kez 10 gün sürecek.

15 gün aradan sonra tekrar ağzına bakan doktor hala köpek dişlerini eti yaramamış olduğunu gördü. İçerde kabak gibi bembeyaz sipsivri görünüyor oysa. "Çok huzursuz yapar" dedi ki öyle zaten. Gece uykularının pek fena olmasını kanıksadık da gündüzleri de çok asabi ve hırçın davranıyor.

Evvelsi gece toplam 3 saat falan uyumuşumdur. Sabah herkes uykusuz ama Ton Bey uyumamakta diretiyor. Yatakta dön baba dönelim pozisyonuyla kâh yastıkla oynuyor kâh elini bileğine kadar ağzına sokmaya çalışıyor. Azıcık jel sürme girişiminde bulundum. Uyku sersemi jeli kanırta kanrıta sürerken tırnağımla damağını çizmişim. Bi posta da ona ağladı.

Özür dileye dileye bi hal oldum :)

Uykum var oğlum, napiim. Sen de bu sabah serçe parmağımı bulaşık makinesinin kapağına sıkıştırdın. Ödeştik.




Geçen hafta-bu iki antibiyotik tedavisi arasında- ElfAna ve Alpi bize geldi.

Pizza sözüm vardı onlara. Sabah sucuklu; öğlen ton balıklı ve karidesli pizza yaptım. Yedik içtik park turu yaptık.

Tuna'nın gittikçe daha kıskanç ve paylaşımdan uzak hallerini şaşkınlıkla izledim. Alpi elini hangi oyuncağa attıysa Tuna çemkirdi, bağırdı, çağırdı.

ElfAna "Alpi bak, Tuna'nın canı yanıyor. Üzme O'nu. Ver oyuncağını geri" falan dedi durdu. Alpi yaşında göre inanılmaz olgun bir çocuk olduğundan Tuna'yı çok güzel idare etti. Arada "ama paylaşmalıyız Tunaaa" falan dedi ama biziki duymadı.

Asıl bomba cümleyi ise ben Tuna'yı uyuturken kurmuş:

"Anne Tuna uyurken dünya ne kadar güzel değil mi?"


Aynen Alpiciğim. Bu aralar ben de sıkça "ohh, uyudu" diyorum. Hislerime tercüman olmuşsun.


Tuna son ayların en kısa gündüz uykusuna imza atarak "hey dude! nerde kalmıştık?" edasıyla uyanınca el mahkum biz de kendimizi sokağa attık. Konak-Kemeraltı dolaylarında turladık. Tükkana koyacağım sürpriz ürün için malzeme baktık. (Çoook yakında acayip kullanışlıı bir ürün geliyor, çok heyecanlıyım)

Tarihi Kızlarağası Hanı'nda fincanda pişen kahveyi höpürdettik, akşamı ettik, evli evine köylü köyüne diye ayrıştık.




Eve geldiğimizde bir (hadi iki olsun) sürpriz bekliyordu.

Alpi'nin montu bizde kalmış!! Buna üzüldük. Gerçi hava o günden sonra hiç soğuk olmadı ama Alpi monttaki Sünger Bob çıkartmasını aranmış, üzülmüş.


ElfAna'dan istediğim boncuklar (ipe boncuk dizme şeysinden alsam mı acaba diye deneyecektim de) bizde kalmış!! Buna sevindik :))

Sonraki birkaç gün Tunik boncukları her deliğe soktu, taşıdı, içinden kürdan geçirdi.
Ehmm, "aktivite materyali" oldu diyelim, daha zengin gösterir :)

video




video


video


Sonracımaaaa, babası yıllık olağan balık avlama haftasını kutlama etkinlikleri çerçevesinde 3 erkek arkadaşıyla Didim'de. Babaanne bize eşlik etti 3 gün boyunca. Tuna'yla oynadı, evimizi dip köşe temizledi, yemekler yaptı. Bi el attı yani anlayacağınız.

Anneanne ve babaanneler ne kadar önemli, ne derin nefesler aldırıyorlar bize. Torunlar da nasıl sevildiklerini biliyor, ne güzel karşılık veriyolar.

Babaannesi bizdeyken ve ben Ton'u uyutmaya çalışırken ayağa kalkıp kalkıp kapıyı gösterip çıkmak istedi ki gözünden uyku akıyor. Babanne banyodayken kapıda nöbet tuttu. Parktan gelmek istemeyen çocuk "hadi eve, babaanneye gidelim" dediğim anda slaıncaktan atladı, eve koştu.
İyi ki varlar.


Son havadis de annelerin en samimi, en doğal en yargılanmadan-yargılamadan yazıp çizdiği platform Nurturia'dan... Anne salaklıkları diye bir grubumuz var


Mükemmel anne yoktur, salak anne vardır.

Çocuğumuzla ilgilenirken bazen öyle basit hatalar yapıyoruz, öyle şeyleri ihmal ediyoruz ki kendimize bile itiraf etmek zor geliyor.
Misal benim birkaç ay önce güpegündüz 5-6 saat bezini değiştirmeyi unutup (!) tam evden çıkarken kontrol edip inanılmaz bir kaka yığınıyla karşılaşmışlığım var.
Hadi hadi çekinmeyin sizin de oldu di mi? Ya gittiniz çocuğun ayak numarasıyla alakasız ayakkabı aldınız ya evden aç çıkardınız dışarda arıza çıkarmasına anlam veremediniz....
Utanmak, sıkılmak ve en önemlisi yargılamak yok..
Hepimiz anneyiz, hepimiz salağız


Olay budur. Hadi anne! İtiraf et rahatla.....

15 Nisan 2010 Perşembe

Oyun Grubu Tragedyası, Komedyası, Paradigması, Fiyaskosu


Tuna ne zamandır "evde aynı oyuncaklar, parkta aynı kaydıraklar, salıncaklar, televizyonda hep aynı saçma Baby tv programları, hayat ne sıkıcı" der gibi ilgisizdi her şeye. "Bir şey yapmalı ama ne?" derken derken anne-çocuk oyun gruplarını araştırmaya başladım. İstanbul'da bir sürü arkadaşımız Gymboree, Kyndoree gibi yerlere götürdüğünü ve çok memnun kaldığını yazınca iyice gaza geldim... Bir sürü yerle görüştüm. Kimini yıllık ücret istediğinden; kimini de bana çok uzak olduğundan eledim.18 aylık oğlu olan arkadaşım Elif'le araya araya birinde karar kıldık ve salı günü bir saatimiz bu mekanda geçirdik.
Tercih yapan sadece ben olmayayım diyeve daha önemlisi mekanı Tuna'ya tanıtmak için ön inceleme yaptım. Ben görevlilerle konuşurken Tuna salona daldı ve halinden memnun bir şekilde oyuna girişti. Zor ikna edip kaptım Ton'u ve  "fazla söze gerek yok, salı günü burdayız" diyerek memnun bir şekilde ayrıldım.

Ton o arada antibiyotiklendi, iyileşti; başka çocuklar için tehlikesiz hale geldi.

Salı saat tam 14.30da merkeze girdik ve aksiyon-kelimenin gerçek anlamıyla- başladı.
Tuna dahil toplam 6 çocuk vardı.
Hepsi önce tüm oyuncakların toplandığı salona geçti. Hepimiz minderlere oturduk, bir abla ortaya renkli ahşap küpleri saçıp "hadi şimdi kule yapıyoruuuzzz!" diye şakıdı. Bu arada -çocuk şarkısı da olsa- sürekli yüksek desibelli ve hareketli şarkılar çaldığını da eklemeliyim.
Çocuklar şekilleri incelemeye yeni başlamıştı ki aynı abla "hadi şimdi küpleri kutuya koyuyooruuzzzzzzz!" diye coştu. Haydaaaa, daha incelemedik bile...
3 dakika süren bu aktiviteden sonra çocuklar top havuzuna geçti. Tuna'nın aklı içerde kaldığından havuza zor soktum ama havuza bayıldı. Burda da bi 10 dakika kadar debelendikten sonra "haydi şimdi parmak boyasınaaaaaaa" çınlamasını duyduk.
Tuna bu sefer de havuzdan çıkmak istemedi, masaya oturtamadım, önlük giydiremedim. Görevlilerden biri önlüksüz de olsa bizimkinin parmaklarını boyaya bandırıp iki çentik attırmıştı ki kaçıp kurtuldu ve havuza girmeye çalıştı. Tutup yakaldık, yine kaçtı falan.
5 dakika kadar süren parmak boyasından sonra meyve saati geldi, tabaklarda 3-5 kraker ve birkaç ufak dilim muz vardı. Çocuklar daha muzları yutamadan kitap okuma aktivitesine geçildi.


Kitaplar ışık hızıyla "okunup" salona dönüldü.
(Okuma daha çok "aaaaağğ bakın burda sarı ördek vaağğrrr" şeklindeydi ve kitaplara bakan tek bir çocuk bile yoktu. Zaten çocuklardan biri, gruptaki tek kız, düzenli aralıklarla bağırdığından, müzik hiç susmadığından ve öğretmenler sürekli yüksek sesle konuştuğundan herhangi bir şeye odaklanmak söz konusu bile değildi)
Salonda bu kez kaydırak kayma zamanı olduğu buyuruldu. Çocuklar merdivenden çıktı kaydı. O da toplam 5 dakikayı geçmemiştir sanırım ve kaydırak derhal kenara çekilip paraşüt açıldı. Anneler paraşütü dalgalandırdı, çocuklar altına girdi. O da birkaç dakikadan uzun sürmedi.
Sonra bir kova topu paraşütün üstüne döküp çocukların toplamaları isttendi -ki videosu aşağıda. Tabi ki çocukların hemen hiçbiri komutları kaale almadı.
Yoruldunuz mu?  Daha bitmedi :)
Sonra köpük yakalama (videosu aşağıda) ve marakaslı tefli müzik aktivitesine geçtik. Kızlar 2 şarkı söyledi, çocuklar daha aletleri incelerken aletler gitti başka oyuncaklar geldi.
Serbest oyuncak saatinden bir kesit de aşağıdaki videolarda. O kablodan boncuk geçirme dalgasından bizim doktorun muayenehanesinde de var. İKEA'da çocuk bölümünde vakit geçirirken de veriyorum eline. Tuna normalde mest olarak dalar o tarz oyuncaklara ama tüm aşırı uyarılmadan dolayı o da ne yapacağını sapıtmış durumdaydı.
Arada birkaç tane daha atladığım faaliyet vardı sanırım :)
Ben şahsen ufacık bir yere kapatılıp 10 ayrı televizyondan hareketli klip ve reklam bombardımanına tutulmuş gibi hissettim kendimi. Çocuklar muhtemelene kat kat fazlasını hissetmiştir.
İlk ders için izlenimlerimi soran görevlilere az çok derdimi anlatmaya çalıştım.
Mesela her şeyin neden bu kadar hızlı aktığını sordum.
Bu ay grubundaki çocukların algı ve dikkat süresi çok kısaymış, o yüzden çok hızlı yapılıyormuş aktiviteler.
"Değil" dedim. "Her çocuk farklı. Benimkini buraya müziksiz ve eğitmensiz salsam her bir aktiviteye çok çok daha uzun zaman ayırır ve daha faydalı olurdu"
"Eee işte bıkbıkbık"tan öteye gidemeyen açıklamalar aldım.
Hafta içi o saatte çocuğumla olduğuma göre çalışmayan, koca parası yiyen Alsancak annesiyim ya ben... Onlar da işi bilenler...
"Montessori ......... Ama aktivite böyle yapılmaz..... Ben fazla uyarılmasın diye reklam, klip, haber izletmiyorum, ne bu böyle düğünde ortaya salınan, yüksek sesten sarhoş olup koşuşturan çocuklar gibi........" diyen iç sesimi susturdum mecburen çünkü karşımda asla aynı dili konuşmadığım ve çocuk gelişimiyle ilgili çok çok bilgisiz ama çok çok prezantaaabıl insanlar vardı.
Aslında giderken ne beklediğimi bilmiyorum. Sağlıklı bir oyun grubu nasıl olur onu da bilmiyorum ama içgüdülerim yaşadıklarımızın kötü bir tecrübe olduğunu söylüyor. Her hafta bu merkeze gitmemiz durumda Tuna'nın uzun olan dikkat süresinin saniyelere düşeceğindense eminim.  
İşin ilginci Tuna hallinden şikayetçi değildi. Sadece bir aktivitenin bittiğine ikna etmek çok zor oldu. O hep devam etmek istedi ama hep engellendi :)
Merkeze her hafta gelen müdavimler olayı kapmıştı.
Yurtdışındaki örnekleri nasıl olyuor böyle yerlerin? Ya da İstanbul'dakiler, Gymbolar, Kyndolar? Böyle over-stimulated durumlar mı var yoksa çocuklara daha serbest seçme hakkı veriliyor mu?
Çok mu gereksiz takıyorum? Ben mi yanlış biliyorum? Çok mu önemsiz şeyler bunlar? Hem eskiden oyun grubu mu vardı?


video
video
video

8 Nisan 2010 Perşembe

21.ay, Alfa&Beta&Gama, İlk Antibiyotik



"Hahayt! Kocca kış burnu bile akmadı, bağışıklık sistemi pek kuvvetlendi yavrımın. Serum fizyolojikleri, okyanus sularını kaldırayım, aspiratörün yedek ucu bitmiş ama kış da bitti gerek yok almaya, buhar makinesi koçum, hadi sen ardiyeye" diye bık bık konuşurken aldık boyumuzun ölçüsünü. Ton Balığı'm baharı Beta mikrobuyla karşıladı.

Her şey tam bir hafta önce bugün başladı. Bir akşamüstü park dönüşü baktım ağzı burnu akıyor. Salya sümük birbirine karışmış. Zar zor uyuttum. Gece boyu ballı ıhlamur, soğuk buhar, vitamin desteğiyle sabah baktım ne akıntı kalmış ne bi'şey.

Köpek dişlerinin sızısına verdim ve sadece bir gece sürünce hiç mi hiç önemsemedim.
Haliyle pazar günü pikniğe gidelim diyen arkadaşlarımıza "hayır Tuna hasta olabilir, içerde kuluçka döneminde bir mikrop var, antibiyotik kullanmak zorunda kalırız sonra" demedik, kalktık Kaynaklar'a avam avam pikniğe gittik.
Yan piknik komşumuz minibüsçü çingeneleri, az ötede halay çeken peşmergeleri, ortada yeni yavrulayan at ve üstünde çocukları seyre dalarak pek sosyolojik tespitlere imza attığım bir piknik günü geçirdik.
Tuna akarsuya kafayı taktığından dereden alamadık herifi. Babasıyla nöbetleşe Tuna'nın yanında durup taş lojistiği sağladık ki dereyi doyasıya taşlasın. Taşların boyutu çok önemli. Çok küçükler zevk vermiyor, çok büyükler de uzağa gitmiyor ve asabiyet yapıyor.Düzgün taş temin etmek gerek. Arabada sadece 1 saat kestirip kalan 3,5 saati deredeki şeytanları taşlayarak geçirdi sıpa.

Piknikte kafamıza tütsülenmiş et kokusu sindiğinden eve gelir gelmez yıkadım Ton'u ve akşama da balıklı misafir ağırladık. Ben Tuna'yı uyuturken babası balığı pişirdi, arkadaşlar salatayı yaptı sofrayı kurdu. Bir güne 2 aktivite sığdırmak çok yorucu da olsa çok eğlendik biz.

Pazartesi sabahı çok sulu, akıntılı ve öksürüklü bir güne uyandı. Tüm gün öksürdükçe, yemek yemedikçe, uyumadıkça içimden "bu sefer yedin Tuna antibiyotiği" dedim durdum.

Doktoru arayıp cuma olan 21.ay kontrolünü ertesi güne aldırdım. Rutin sorular, ölçümler.

- Konuşması nasıl? Yok gibi bir şey. Akranları, hele hele kızlar, cümle kuruyor doktor ne iş? Bizimki efektlerle anlatıyor dilini hocaaa...

- Dişlere bakıldı, 4 itoğlu it dişi faaliyete geçmiş geliyormuş.

- Dişler ve son kertede hastalık iştah bırakmamıştı. Haliyle 3 ayda 300 gr alarak 13.300 gr olmuş (Amma çok 3 yazdım ha!). Boyu da 88 cm olmuş ama ben inanmıyorum. O kadar uzamış olsa anlardım kıyafetlerden. Hoş dış kapıyı rahat rahat açıyor bugünlerde ama adam gibi ayakta boy ölçtürmeden bu ölçümlere pek itimadım yok benim. Solucan gibi kıvrılıyor ayol boy verirken :)

- Her gün bir avuç kadar (benim avucum) antep fıstığı yediğini söyledim. 3 yaşına kadar ciğerine kaçma tehlikesi yüzünden "ı-ıh verme" dedi dohtur. "Aman doktor civanım. Teker teker veriyorum, her birini de yutana dek takip ediyorum " dediysem de "verme" dedi. Dedi ama bugün yine 3-5 tane yedirdim :) Çok seviyor yahu, yazıktır.

- Başka başka şeyler de sordum cevapladı, sordum cevapladı. Tuna kontrol boyunca çıbık kraker çıtlattığından değmeyin keyfine. Bi ara doktor teyzesinin ellerini yıkamaya gitmesini fırsat bilip çıtçıtlı body ve çoraplarla firar etse de hemen kolluk kuvvetleri tarafından yakalandı.

Doktorumu çok seviyorum. Bugüne kadar bir kere bile kan ve idrar tahlili yapmadan, boğaz kültürü almadan "antibiyotiğe başla bakalım iyileşecek mi çocuk" demedi. Yine öyle oldu ve öksürük için boğaz kültürüne yollandık. Sonuç da ertesi gün geldi ve boğazda beta mikrobuna rastlanmış. Hay aksi, koca kış beta salgını vardı ve bizi es geçtiydi halbuki. "Bahar bahar olacak şey mi bu?" diye diye başladık şuruba.
Bugün 2.gün ve ilk gece sabaha karşı binbir güçlükle verdiğim ilk dozun yanetkileri de ortaya çıkmaya başladı. Akşamüstü bezindeki normal üstü kıvam ve bol pırtlı bi popo...


Bu bedensel arazlardan mıdır bilinmez Tuna'ya bir haller oldu. Aramızda şöyle diyaloglar geçiyor.

- Oğlum parka gidelim mi?
- Vıyyy, ovuaaa, ühüü

- Haydaaaa!! Gece kötü uyudun da uykun mu geldi, uyuyalım gel birlikte.
- UVVAAAAAAA! (Deli deli evde koşarak)

- Eee, tamam uykun yokmuş. Hadi pantolon giyip parka gidelim.
- (Sırt üstü yere yatıp tepinerek) UVVAAAAAAAAA, BÖHÜÜÜÜÜ, CİYAAAKKK


Birkaç gün içinde sıfır iletişim kurar hale geldik. Sürekli ağlama ve oyalanamama hali geldi üstüne-ki dayanılmaz bir zulüm ikimiz için de.

Babası gelince beni pek sallamazdı ve gayet keyfi yerinde olurdu ama bu kez paçama yapışmış gibiydi.

Hastalık yüzünden hızlandırılmış bir terrible two dönemi yaşadık, yaşıyoruz.

Geçenlerde hiçbir şekilde mutlu edemediğim Tuna'yı karşıma aldım ve konuşmaya karar verdim. Ağlayarak ama...

Uykusuzluk, şaşkınlık, ne yapacağımı bilememe durumu sinirlerimi fena yıprattı ve ağlaya ağlaya "Bak oğlum, canın yanıyor biliyorum ama ben çok yorgun bir anneyim. Sana kızmak istemiyorum, ne istediğini anlamıyorum senin. Lütfen daha açık mesajlar ver" diye yalvardım dedim. O gün hiç kriz yaşamadık neredeyse.

Bugün de -hatırlamıyorum tam neydi- olmadık bir şey istedi, vermedim diye sırt üstü yattı tepine tepine ağlamaya başladı. Sabah 9a kadar uyumaktan dolayı gayet dinç ve sabır küpüydüm. Bir de Kitubi'deki şu yazıyı iyice özümsediğimden gittim halıya yattım, yanına uzandım. Tam sözcükleri hatırlamasam da istediği şeyi neden vermeyeceğimi, söyledim. Onu çok sevdiğimi ve canının yanmasına dayanamayacağımı ekleyip "çok güzel sakinleştin, aferin sana" dedim ve kalkıp parka gittik.

Bu aralar kaybettiğim pusulamı arıyorum.

Bağıra bağıra "ben bir bireyim" diyen bebeğimle yeni bir yol haritası oluşturuyoruz ve gün gibi aşikar ki yeni bir döneme adım atıyoruz.


Hadi rastgele! Cümlemize........


p.s. Fotoğrafların konuyla hiç alakası yoktur. Antalya'da Yasemin'le güzel bir gün geçirdik ve o harika gözüyle bu kareleri yakaladı.

2 Nisan 2010 Cuma

Sorular



- Gün içinde beni hiç aramayan, hatta odasının kapısını "beni biraz rahat bırakın artık!" dercesine sertçe kapatıp kendini yaramazlığa veren 21 aylık bir çocuk gece neden uyanır ki ? Beni arıyor mudur? Koyun koyuna gündüz uykusundan ne diye 50 dakikada hortlanıp da oyuna dalınır o zaman?

- İtoğlu it dişleri kaç günde çıkar? Ya da kaç haftada?


- "Terıbıllanıyor muyuz yoksa hayvanoğlu hayvan dişleri mi zorluyor?" ayrımı nasıl yapılır? Ayrımına varmak bi işe yarar mı?

- Saatlerin ileri-geri alınması 21 aylık bir çocuğu etkiler mi? Gün ışığı ve karanlık saatlerin artmasının/azalmasının ayırdına varabilirler mi? Öyleyse bu onları huysuzlaştırır mı?

- Çoğu huysuzluk döneminin bir duyarlılık öncesi sancısı olduğundan hareketle, önümüzdeki günlerde bizi neler bekliyor?

- Anneanne ve dede neden bu kadar çok özlenir? Biz eşek başı mıyız, neyimiz eksik? Yeterince eğlendiremiyor muyuz?

- Yorgunken daha mı çok vicdan azabı çekilir yoksa o vicdanın sesi hiç susmak bilmez mi?

- Tüm gün süt, ayran, kuru üzüm, kuru dut ve antep fıstığıyla besleniyor diye umursamıyorum ya, acaba umursamalı mıyım? Bugünleri de arar mıyım?

- Neden parkta sürekli benim oğlumun elinden oyuncak alınıyor, neden hep birileri bizimkini itiyor ve dahası neden anneleri hiç oralı olmuyor? Ve neden ben o çocukları güzelce uyarınca kadınlar elleri belinde bana çemkiriyor? "Çocuktur anlamaz, sen kendi çocuğuna sahip çık" demek kolaylarına mı gidiyor?

- İyi niyetli olmak genetik midir acaba? Öyleyse s*çtık!!!

- Geçen yaz giydiklerinin çoğuna hala nasıl sığar bu çocuk? O zamandan bu zamana 3 kg almış, neredeyse 10 cm uzamışken hem de... Kıyafetler de bizimle birlikte büyüyor mu?

- Çatal kaşık yerleştirmek neden küçükken bu kadar zevk verir de büyüyüp artık bir "iş" haline gelince bıkkınlık verir? İş yaparken büzülen o dudaklar neden bu kadar tatlı olur? Hiç üzülmese, hiç canı yanmasa, hiç ağlamasa hep keyifle oynasa ben hep izlesem olmaz mı?

video