31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ne Giydirsek?-Revize





Geçen yaz sorun yoktu. Tuni daha sıralama aşamasında bir bebekti. Yalınayak, başı kabak, neredeyse sadece çıtçıtlı body ile geçirdi tüm yazı. Ayakkabı mayakkabı hak getire tabi. Zaten gerek olmadığından ve yalınayak daha rahat sıraladığından pek ilk adım ayakkabısı da giymedi.

Bebek kısmının çok da cool, trendy ya da işte her ne zıkkımsa çok özenli giydirilmesinin işkence olduğunu düşünenlerdenim. Ama artık Ton büyüdü :). Pek de bebek gibi giydiresim yok. Ama sıkıntıya hiç gelemeyen bir şahsiyet olduğundan ne giydireceğimi şaşmış durumdayım.



- Ayakkabı sorunu: Tüm kışı Yaseminciğim'in hediyesi normal deri ayakkabıyla geçirdik. Tüm gün koşturduğundan o bile bazen ter içinde kalıyordu ki bot falan giyse ayakları ne hale gelirdi merak ediyorum.Yaz için de aşağıdaki açık ayakkabıları aldık ama içine çorap giymezse ayakları terleyip sürtünme sonucu acıyacak diye mecbur çorapla giydiriyorum. Ayakları rahatsız olduğundan pusette giderken bir süre sonra ayakkabıları çıkarıp "al" diye elime tutuşturuyor. Siz böyle deri ayakkabıları nasıl giydiriyorsunuz?

Çorapsız giysin suya da dayanıklı olsun diye bir de lastik sandalet istedik ve Amerikanya'dan gelen Evren'e şu babıçları sipariş ettik. Evren de bizdeyken bir kere denedik, oldu gibi geldi ama Tuna bir dahaki giydirme girişimlerimi hep geri püskürttü. Zorla giydirdiğimde gördüm ki bizimkinin ayaklar topan patlıcan gibi olduğundan eni ve yüksekliği ayağını rahatsız edecek ölçüde ufak. Çocuğumun giymek istememesini nedeni buymuş demek ki... Çocuklara biraz daha kulak versek, sağduyularına daha çok güvensek daha iyi anneler olacağız ama... Kışın da çok soğuk havalar dışında asla yün bere giydiremedim. Soğuk havalarda nedense :) çıkarmaya yeltenmedi bile.

Neyse o ayakkabıları 2.el olarak elden çıkardım ve şimdi de şu sandaletleri gözüme kestirdim. Geçenlerde Barçın Spor'a denettirmek için girdim ama Tonkinos bir topun peşinde koşmaktan (ben de ardından tabi) vazgeçmedi ve haliyle denetemedim . Ayağına şöyle bir tuttum sanki olacak gibi. Deneyen, kullanan, şikayeti olan?????

-Pantolon&Şort: Alttaki fotoğraftaki pantolonu (bedeni 2 yaş) geçen yaz sonu GAP'ten 19 TL'ye almıştım. Kumaşına, modeline ve tabi ki fiyatına tav olmuştum. Tuna 14 aylık falandı ve 2 yaşında giyebilir gibi gelmişti. Maalesef Tuna tahminimden daha kilolu giriyor 2 yaşına. Dahası kemik yapısı itibariyle geniş ve kalın bir vücudu var. Zayıf da olsa ince yapılı bir çocuk olamayacak gibi yani. Bu yüzden sadece 1-2 kere giydirebildim. Onda da çok fazla düştü, normalde tırmandığı yerlere çıkamadı. Ben hep peşinde "aman düşmesin!" diye dolanan gıcık bi anne oldum.
Zaten oldum olası -içten ayarlanır lastikli de olsa - beli kemerli pantolonların çocuklara mengeneye sokmuş hissi verdiğini düşünürüm. Hevesim kursağımda kalarak "trendy" pantolonu giyilmeyenlerin arasına kaldırdım.

Kemerli pantolonlar demişken, Tuna'nın sadece 1 kot pantolonu var. O da Yelizciğim'in hediyesi ve içinde rahat ettiği tek pantolon. Kışı da genelde eşofman altlarıyla geçirdik. İçine külotlu çorap, penye pantolon falan da giydirmedim. En soğuk havalarda bile penye pantolonların altından sıvanan bacakları cayır cayır yanıyordu.


- Tshirt vs: Aşağı yukarı 9-10 t-shirti varmış, saydım. Onların da hepsini geçen yaz indirimden aldım ve en pahalısı 9,90 TL. Şu sıralar sürekli onları giyse de sıcaklar daha da bastırınca ne giydireceğimi şaşmış durumdayım. Kolları az da olsa kapatıyor. Atletsiz de giyse yine kapalı olacak. Geçen yazki gibi çıtçıtlı body giydirsem -ki evde sadece bezle geziyordu- haminneler çok karışır mı acaba? Geçen yaz bile "niye bu çocuğu hala bebek gibi giydiriyorsun?" diyen park teyzeleri vardı da :)

-Şapka: Dediğim gibi kışın çok soğuklar dışında kafasına bir şey taktırmadı. Geçen yaz Açalya'nın teee Amerikalar'dan yolladığı şapkayı 1-2 kez denedim. Fotoğraf çekmeme bile izin vermedi. Anında çıkardı. Günün en sıcak saatleri de dahil çoğu kez dışardayız ve güneş beni çok rahatsız ediyor. Şapkasızlığı nasıl çözeceğiz bilemiyorum. Sürekli kafasını ıslatıyorum ama yeterli olmuyor tabi.



Erkek çocuklarının işi aslında daha kolay. Kız annelerine allah kolaylık versin. Kışın külotlu çorap giydirmek, yazın toka takmak gibi dertlerimiz yok en azından.
Kızım olsaydı nasıl giydirirdim diye düşünmeden edemiyorum zira kızlar için çok feci kıyafetler görüyorum.
Geçenlerde bir markanın kızlar için ürettiği mayo-bikini modellerine baktım, nutkum tutuldu. 1 yaş bebekleri için tüylü fırfırlı bikiniler... Dahası mayokiniler!!!
Ç.o.c.u.k p.o.r.n.o.s.u gibi bir katalogları vardı. Uzun uzun bakamadım bile o derece içim kalktı.
Oğlumun adını seçerken, giysilerini ve oyuncaklarını alırken maskulen ya da cinsiyetçi olmamasına dikkat ettim hep. Kız gibi (!) kıpkırmızı giydirdim-ki bence çoook yakışıyor :)

Kızım olsa da pembelere boğmazdım eminim. Zira pembenin ve özellikle fuşyanın bana çağrıştırdığı tek şey Paris Hilton....

Bazı uzmanlar cinsel kimliklerinin farkına varması için kızların kız gibi; erkeklerin erkek gibi giydirilmesini savunsa da mayokiniler, leopar desenleri, ojeler vs bu kadar küçük çocuklar için biraz fazla gibi geliyor bana.

Bir de ütü sorunsalı var. Anladığım kadarıyla hemen herkes çocuk giysilerini ütülüyor. Ben hariç :)
Günde en az 2 üst, 2 alt, 2 çorap,2 atlet değişiyor bizde. O da ortalama bir gün. Yemek yerken önlük takmadığından bazen fazlaca kirleniyor. Diş çıkarma dönemlerinde salyalı tshirtlerin biri kururken yenisini giydiriyorum falan. Çamaşır makinesi haftada 2 kere Tuna'ya çalışıyor.
Hal böyle olunca çocuk kıyafetleri ütülemem söz konusu bile değil.Başka ütülemeyen tembel anne var mı? Var diyin gözünüzü seveyim :)))

Ve son söz yerine bir video. Tuna bisiklet sürüyor gibi yapıyor. Beli lastikli pantolonu ve henüz çözüm bulamadığım çoraplı ayakkabılarıyla :)

video



13 Mayıs 2010 Perşembe

Büyüme Emareleri

Nicedir çok yemek seçen ama hala iştahlı bir çocuk Tuna. İkisi birarada nasıl oluyor demeyin. Sevdiği yemeği bir yetişkin porsiyonuyla tüketiyor, sevmediklerini tadına bakmaya bile layık görmüyor.
15.aydan sonra başlayan bu dönemin nedenlerini araştırınca zaten tahmin ettiğim sonuçlara ulaştım. Her çocuk için geçerli olmasa da çevremde gördüğüm kadarıyla durum genelde böyle.

- Yeni tatların kötü olacağına dait bir içgüdüleri varmış. Tanıdık, bildik yemekleri tercih etmeleri çok normalmiş. Tuna buna ilaveten yediği şeyin adını muhakkak bilmek istiyor. Yemeği sevdiyse mutlaka eliyle "mmm çok güzel olmuş" hareketi yapıyor. Valla yapıyor :)
Sevdiklerini kendi yemek istiyor, sevmediklerini bana yedirtiyor ama o sırada muhakka bir şeylerle oyalanmak istiyor.

- Bu dönemde kıç üstüne uzun süre oturtmak zorlaşıyor. Öğünler çok kısa sürüyor. 10 dk mama sandalyesinde zaptetmek için bin tane öykü anlatıyorum bazen. Yemekten en fazla 1-2 dk sonra tepinmeye başlıyor. Bu yaşta artık mama sandalyesini kullanmayız sanıyordum ama bizim sandalyelerde zapt-ı rapt altına almak hepten zor olacağından sıkış tepiş de olsa mama sandalyesine devam.

- Damak tatlarının iyice olgunlaştığı bir döneme giriyorlar. Dahası "ben bir bireyim tamam mı, benim de kendime ait zevklerim var, sen istiyorsun diye yemiyorum, ben istediğim için yiyorum" halleri var ki en önemlisi de bu zaten. Kanıtı da aşağıdaki videodur.
Tuna balığı 11.ay civarı tanıştığı bezelyeyi pek severek yerdi. Sonra işte bu pre-ergen döneminde vazgeçti. Makarnalı fasulyeli akitivetelerde farkettim ki taneli her şeyi oyun sırasında ağzına götürüyor. Ben de "geeeaal evlat geeaall, bezelye ayıklama aktivasyoununa geaall!" çağrısı yaptım. Geldi :)
Tabi evvelden bir avuç bezelyeyi ayıklayıp haşlamıştım. Bizimki biraz ondan yuttu, biraz ayıklamama yardım (!) etti.
Baktım bir ara yeni ayıklanmışlara dadanır gibi oldu. Çaktırmadan haşlanmışları kabuğun içine tıkıştırıp "al bakalım" diyerekten "ka-ka-la-dım"
Erkekliğin %90'ı kaçmaksa anneliğin %90'ı kakalamaktır.
       
video

Haluk Yavuzer'in bi kitabında okumuştum. 18-36 ay arası yemek seçme davranışı çok yaygınmış. Benim de denediğim birkaç pratik çözüm var ama açıkçası doğru yapıp yapmadığımdan emin değilim. Mesela sadece sevdiği şeyleri verip sevmediklerini ya hiç teklif dahi etmiyorum ya da sevdiklerinin içine karıştırıyorum. Israrla köfte yiyeceksin, yoksa aç yatarsın mı demek daha mantıklı yoksa benim yaptığım mı bilmiyorum.
Dün mercimek çorbasının içine haşlanmış ve mikronlarına ayrılmış kuzu eti karıştırdım misal.

Kahvaltı tahılını fındığa ve cevize boğuyorum. Bir tatlı kaşığı kadar tereyağı da ekliyorum, kalorisi daha da yüksek bir hale getiriyorum.

Aralarda atıştırması için kendi kendine zevkle yediği ve içtiği kutu süt, ayran, kuru dut ve kuru üzüm veriyorum. Çikolata, şeker hatta dondurma hala hayatımızda yok. Ama birkaç kere patates kızartması yedi. Ve zevkten bayıldı. Dışardaysak ve yemek yedirmek işkence halindeyse garsondan rica ediyorum. Az bir porsiyon yapıyorlar. O da ayda biri geçmiyor.

İnatlaşma halleri sadece yemek konusunda değil elbet. Hayatının kendine göre bir gidişatı ve kendi rutini var. Evden çıkarken asla pusete binmiyor. Temkinlilik kralı olduğundan merdivenden yardımsız inmek de istemiyor. Dün "Tuna'cım, tek başına indin indin. Hem seni hem puseti taşıyamam, kusura bakma!" dedim. Bir-iki uzattı elini. Sonra "hımını hımını" diye diye indi kendisi.
Apartman kapısının otomatına muhakkak kendisi basacak, parka kadar kafasında çizdiği güzergâhta ilerleyecek -ki aslında daha kısa yol var ama "O" öyle istiyor-, çiçeklerin dibini eşeleyecek, kovası o dakka poşetten çıkarılacak, parkta önce salıncağa binecek, salıncaklar doluysa mutlaka arıza çıkarılacak, mutlaka aynı kaydıraktan kaymaya başlanacak, fırının önünden geçerken muhakkak içeri girilecek, ekmek alınacak, tok da olsa ekmekten bir dilim kemirilecek.... diye uzayan bir düzen listesi var.

Bu kadar kendi kurallarına düşkün yaşayınca ufak tefek sapmalar rahatsızlık veriyor ve direkt arıza moduna geçiyor. Dün kovasını küreğini almamışım yanıma. Toprağı eşeleyemedi. Biraz mızırdandı. Hoş, uykusu da gelmişti ama kova-kürek yanımzıda olsaydı huzura erecekti sanki.

Maria Montessori'nin Annelik Sanatı kitabında da benzer örnekler vardı. Rutin ve düzen bu yaş çocukları için huzur vericiymiş.

Tüm temkinliliğine rağmen gözü karalığı da tavan yapmış durumda. 2 yaşından sonra tehlike ve korku kavramının başlamasını bekliyorum. Ama şu sıralar kral o, nereye isterse çıkar, tırmanır.

Aşağıdaki videoyu "bak babası, Tuna n'aptı?" kategorisinden kaydetmiştim ve bloga koymayacaktım ama sözünü ettiğim şeyi çok iyi örnekliyor.
Mekan: Fuar Kültürpark'ın bol çingeneli çocuk parkı.
Kişiler: ElfAna, Alpi, Tuna, Hülya
Alet: Benim bile çıkmaya cesaret edemediğim merdiven. Hani akla hizmet böyle tehlikeli bir basamak yaptıkları ise muamma.
Olay: O merdivenden çıkmakta çok direten bir Tuna. Bir-iki kez poposundan ve göğsünden tutarak çıkmasına yardım ettim. Kendi kendine yapması için el verdim yani :)

video
Birkaç denemeden sonra baktım kendisi çıkabiliyor. Her seferinde yüreğim elimde baktım ama fazla da müdahale etmedim. Zor da olsa içimdeki "aman düşecek!" diyen haminneyi susturdum.
Bu aralar böyleyiz. Cücenin biri "büyüyorum" diye bas bas bağırıyor da acaba anlayabiliyor muyum? Ya da kabullenebiliyor muyum?

7 Mayıs 2010 Cuma

Herkes Kendi Evinin Önünü Süpürse...


Tee hamileykenden bu yana kafa yorduğum mevzuyu Kaymaçina şahane bir anlatımla dile getirmiş.
Mesele şu: Hani çocuklarımıza aşılamaya çalıştığımız davranışlar var ya? Teşekkür etmeyi, çöpünü uygun yere atmayı, başkalarının yaşam alanlarına izinsiz girmemeyi, taciz etmemeyi, zarar vermemeyi, incitmemeyi.... öğretiyoruz ya çaktırmadan.

Çaktırmadan diyorum, zira bunlar tamamen aile içindeki davranışları taklit ederek öğrenilen davranışlardır. Evde karısına sürekli hayt-huyt yapan, hatta döven bir baba varsa; o anne ister pedagog olsun siter aktivist :) o çocuktan hayır gelmez. Eninde sonunda şiddeti öğrenecek ve en kısa zamanda uygulamaya geçecektir.

Konunun dışına çıkmadan devam edeyim.
Bizim o kadar hassas davrandığımız konular varken başka anne-babaların umursamaması gün gelip bizim çocuklara zarar vermeyecek mi?

Daha dün gördüğüm bir olay. Migros'ta kasadayım. Önümde iki çocuklu (yaşları 4-6 gibi) bir anne, bir anneanne (ya da babaanne) var. 3-5 parça alışverişleri var ama tüm yolu kapatmışlar, benim aldıklarım kasadan çoktan geçmiş ama hiç istiflerini bozmuyorlar. Anne olan aldığı oyuncak silahı (silahtan oyuncağın çocuklara ne faydası var, o da ayrı bir post konusu) paketinden çıkarıyor, silahları çocuklara veriyor ve oyuncağın kutusunu yandaki boş kasaya bırakıp gidiyor.
Arkalarından duyacakları şekilde "çöpünüzü almayı unuttunuz" diye sesleniyorum. Kadın "eveeet" diyor.
O Eveeet'in anlamı şu: Unutmadık şıllık, bilerek bıraktık. Ben burdan alışveriş yapıyorum, çöpümü de bırakırım, içine de sıçarım, sen de karışamazsın.

"Kimler anne olmuş yarabbim" diye söylenerek hayretler içinde kalıyorum. Bu kadının çocukları gün gelip uyanıp kendine gelmezse, anne-babasını, içinde yaşadığı toplumu sorgulamazsa bu aymazlık nesilden nesile genetik miras gibi aktarılacak. Benim çocuğum oynadıktan sonra alanını temiz tutmayı öğrenecek, onların çocuklarını da dağınıklığını toplayan "enayi" olacak.

Eski işyerimde yaşadığım bir olay aklıma geldi.
Patronumla Almanya/Düsseldorf'ta fuardayız. Otelin banyosunda asılı uyarı yazısını anlatıyorum.
"Havlunuz kirliyse lütfen yere atın, tekrar kullanacaksanız askıya asın. Böylece gereksiz yere havluları yıkayıp deterjan tüketmek zorunda kalmayız ve çevreye daha az zarar vermiş oluruz"

"Bu Almanlar ne kadar duyarlılar di mi D.Bey" dedim.
Cevap:
"Ya sana ne kızım, verdik parasını bir kere sil, at havluyu yere"

Al işte, bu zihniyet değil mi dünyanın içine eden? Böyle düşünenler yüzünden boka batmadı mı dünya?

Daha dün yaşadığımız başka olay (Hep de beni bulur ya)
ElfAna ile oğlanları Fuar'daki parka götürdük. Tuna kaydıraktan kaydı, daha yere inmeden o son metrede durdu, bekliyor. Yukardan gelen çocuğa (yaşı nerden baksan 7-8) "bekle bi saniye" diyip Tuna'yı alacaktım ki çocuk bodoslama gelip Tuna'nın beline vurdu.

Çocuğuna zarar verilen her annenin vahşi bir kaplana dönmesi saliselik bir olaydır ve aynen öyle oldu.
Çocuğa "sana bekle dedim!" diye bağırdım ama bir yandan da anası danası bir yerden çıkacak diye tırstım. Hıdrellez pikniği dolayısıyla her yer Çingene'ydi ve bir Çingene'yle ağız dalaşı kadar feci bir şey yoktur. Oysaki çocuğun anası çoktan koca kıçını parkın en gölge bankına dayamış ve mevlam kayırsın diye salmış çayıra .

Ama işte bu kadar kayırıyor!!

Bizim parkta da yine 4-5 yaşlarında bir çocuk Tuna'yı ittiridi diye "oğlum napıyorsun, niye ittin çocuğuu durduk yerde?" dedim.
Orda oğlunun hayvanlığını izleyen adam babasıymış meğer. "Anlamaz o daha çocuk" dedi. "Gerçekten anlatırsanız, anlarlar" dedim sertçe.
3-5 dakika sonra aynı babanın oğluna şöyle seslendiğin duydum "Oğlum sana biri vurursa sen de ona vur". Birbirinizi vurarak geberin inşallah dersem çok mu ağır olur?

Anne olmadan önce bu kadar nefret dolu değildim, şimdi nefret ediyorum insanlardan... İnsanların çoğunun bu kadar gerizekalı, art niyetli, fesat ve pislik olduklarını yeni yeni farkediyorum.

Televizyon çocuğu alık bir nesil yetişiyor. Üstüne değerleri kaybolmuş, paraya endekslenmiş anne babaların hayatları, bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışı, apolitizelikten geçtim kömüre-bulgura satılan hayatlar ve o insanların çocukları... Bizim yaşamlarımızla ve değerlerimizle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar... "Biri sağ yanağına vurursa sol yanağını uzat der" benim atalarım. Ya da "incinsen de incitme"

Çocuğumu adam gibi bir okula gönderme şansım yok, mahalle mektebinde okuyacak. Parkta sürekli onu itip kakan hayvanoğlu hayvanlarla aynı sıralarda, aynı kantinde, aynı bahçede vakit geçirecek. Ben ona dayak nedir öğretmezken öküzün tekinin büyüttüğü çocukla hırlaşacaklar mı?
Ne yapmalı? Nasıl yapmalı?
Bilmiyorum....
p.s. Annelerin Dünyası'nda bu hafta iki çocuklu bir annenin yüreğinden dökülenleri alıntıladım. Okumak için TIK.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Dişler ve Gerçekler



Artık iflas eden kaplamamı değiştirmek için gittiğim dişçiden henüz döndüm. Ağzımın sol yanı uyuşuk. (Botoks yaptıranlar da böyle mi hissediyor acaba?)
En son hamileyken gidip ufak tefek temizlik yaptırmıştım. Hamileyken fazla müdahale edemediğinden "doğumdan sonra gel, kaplamayı değiştirelim" demişti diş hekimim.
Doğumdan 22 ay sonra gittim :)
Kaplamayı çıkarmak için önce iğneyle uyuşturulması gerekiyor. İğnenin etki etmesi için gereken 15 dakikaya da çocukluk çağı diş sorularımı sıkıştırıverdim. Hemen paylaşayım istiyorum.

Oğlum çok zor diş çıkarıyor, dedim. (Bu hafta 2 üst köpek ve bir alt yan kesici resmi törenle hizmete açıldı. Bakmayın şakaya vurduğuma, ben ömrümde böyle eziyet eden çocuk görmedim. Mahfetti beni hergele)

Yetersiz kalsiyum, D vitamini ya da düşük flor alımıyla ilgisi olabilir mi?
Tam tersi asıl fazla kalsiyum dişin höttürüzötzöt (unuttum abicim adını) tabakasını kalınlaştırdığından dişler daha zor çıkarmış.
Tuna günde 500-600 ml kadar süt ve ayran tüketiyor. İştahsızsa ve yemek yemediyse bazen daha da çok. Bütün bir gün sadece sıvı tükettiği bile oluyor. Yine de fazla kalsiyum aldığını zannetmiyorum. Kaldı ki öyle bile olsa bunun önüne geçmeyi düşünmüyorum.

Bebek diş macunu öneriyor musunuz, diye sordum.
Kullansınmış ama yutmasınmış. Bizim macundan eser miktarda sürünce bile gerisi için yırtınıyor. Bebek macununu tüpte çokokrem yer gibi emer valla.

Çok da şart değilmiş şimdi diş fırçalaması. Ama gece sütüne bal, şeker koymak çok fena imiş. Zaten sütü gece de gündüz de şekersiz içiyor. Gece dişler çok savunmasız oluyormuş ve dişin en büyük düşmanı ŞEKER.

Toplam 20 süt dişi 3 yaşına kadar çıkabiliyormuş.

Süt dişleri çürüse de olmaz mı yahu, nasılsa değişmeyecekler mi :) diye sordum.
Her dişin bir ömrü varmış ve o dişin erkenden çürüyüp düşmesi kalıcı dişin daha erken çıkmasına yol açıyormuş. Bu da kalıcı dişlerin doğal yapısında bozulmalara yol açabiliyormuş.

Doktorumuz 6-12 ay arası flor verdi. 1 yaşından sonra kestik. Flor alımı gerekli mi sizce, dedim.
Yemekleri çeşme suyuyla yapıyorsak gerek yokmuş. İzmir'in şebeke suyunun flor oranları iyiymiş. Küçük pet sularda da en makul flor oranı Erikli imiş. Haberiniz ola.



Fotoğraflar Nurturia İzmir buluşmasından. Her zamanki gibi konuyla alakasız ama bahar geldi, yaz geldi. Neş'e doluyor insan.
Ya da nisan mayıs ayları, gevşer gönül yayları :))))))))))))))


1 Mayıs 2010 Cumartesi

Gangsta's Paradise-2-

Unuttuklarım olmuş. Bunlar da blog dünyasındaki diğer mafyözler.


ElfAna: Homeschooling mafyası oymak başısı.
"Anne altık ben de nolmal çocuklal gibi okula gitmek istiyoluum" diyen Alpi'ye gözünü belertip susturur. Aynı zamanda materyalleriyle ebeveyn katletmişliği de vardır. Kendisi gibi cinayet materyalleri üreten annelerle ayrı bir grup kurmuştur.


Evren: Feminist mafya anası. Etek giymek isteyen kızını hipnozla vazgeçirir. Yolda Tülinsu'yu "oyyyy cimcime, ne zilli kızmış bu ayol" diye seven haminneleri; oğlunu "paşam, yiğidim, pipisine gurban" diye seven anneleri kızgın şişle dağlamışlığı vardır. Kıtalar ötesi yardakçısı da Senem'dir.


OİP: Kutukafaların efendisi. Kırbaçla eğittiği kutukafaları bloggerların üstüne salar, tepesini attırırsa herkesi "çizer"


Magissa (Kedili Cadı): Hayvansever çete reisi. Onun yanında eskaza bir köpeğe hoşt dediyseniz yandınız. 7 düvele rezil eder, fotoğrafınızı çeker, altına yazar allah yazar.
Çingene komşularını çenesiyle öldürmüş diyorlar. Onun diline düşeceğinize kubura düşün daha iyi.


Sarı Çizmeli: Edebiyat ustası mafyöz kişilik. Kızdırısanız akrostiş makrostiş ayağına lafı feci sokar, oturtur kıçınızın üstüne. En büyük silahı klavyesi ve çenesidir.

Yeliz: Ex-mafya lideri. Zamanında uyumayan çocuk yoktur, uyutamayan anne-baba vardır mafyasını kurmuştu. Sonra fikir elinde patlayıp her normal anne gibi gözaltları morarmaya başlayınca örgütü lağvetti.

Hayat: Japon mafyası Yakuza'nın Türkiye distribütörü. Kendi halinde Japonca okutmanı gibi görünerek asıl amaçlarını gizlemekte son derece usta. Alışveriş yapıyor numarasıyla eBay üzerinden casusluk yaptığı sanılıyor.

K.İ.S.D: Hayatın anlamını arıyorum, lakin bulamıyorum mafyasının hem lideri hem de mevcut tek üyesi. İstanbul'un nadide plazalarındaki gül gibi işini bıraktı, çocuk doğurdu, dağ başına gitti. Hala kendi izini sürüyor. Önümüzdeki yıllarda Nepal'den bildirmesi bekleniyor. Olmadı, Napoli'den.....