29 Aralık 2011 Perşembe

Kurabiye Yapmaya Doyamayan İnsan: Ben

Tuna kurabiye yemeyi seviyor. Ben de yeni tarifler denemeyi seviyorum.
Bu tarifimizin kaynağı becerikli arkadaşım Elif.

Niller'e gittiğimiz bir gün  Tuna'nın kek gibi yumuşak şeyleri değil çıtır kurabiyeleri sevdiğini ama margarinsiz bir tarif bulamadığımı söylemiştim. Elif hemen o gece bana tarifi yolladı. Ben de ertesi gün yaptım. 
Tabi ki çok değişiklik yaptım tarifte. Daha sağlıklı hale getirdim. Lezzetten de ödün vermedik alimallah :)

Malzemeler
125 gr. tereyağ (daha az koydum)
2 su brd. un (ele yapışmayan hamur olacak. Un az gibi gelirse ekleyebilirsin)
1 su brd. pudra şekeri (yarım su brd şeker ve yarım da pekmez koydum)
1 pk. kabartma tozu
1 yumurta

1 tatlı kaşığı tarçın
1 çay kaşığı zencefil 
 Dövülmüş kuruyemiş (kuru incirle birlikte blendırdan bolca fındırk geçirdim, nefis oldu)

170 derece sıcak fırına koyun (fırın sıcak olmazsa hamur yayılıyor) hafif pembeleşince çıkarın. İyi bir saklama kabına koyarsanız uzun süre bayatlamıyor. Bu tariften iki borcam tepsisi kurabiye çıkıyor ve biz bir hafta boyunca yiyoruz.


Un denen şey ne yazık ki inanılmaz az besleyici. Ben Tuna için yaptığım tariflerde zenginleştirilmiş beyaz un, tam buğday unu ya da organik tam buğday unu kullanıyorum. Kuruyemiş miktarında elimin ayarı yok. Fotoğraftan da anlaşılacağı üzere neredeyse un kadar çok koyuyorum. 


Organik gıda demişken, Alsancak'ta yeni açılan Farm City'nin müdavimi olduk desem yeridir. Özellikle organik tavukları enfes. Telefonla sipariş veriyorsunuz, kapınıza kadar getiriyorlar. Normal sanayi tipi saman gib tavukların 2 katı fiyatı ama inanın çorbası ayrı güzel oluyor, pilavı ayrı. 

27 Aralık 2011 Salı

Artıları ve Eksileriyle Okul Çağı

Hani çocuk gelişiminin mihenk taşı dönemler vardır ya 0-3, 12-18, 2,5-3 gibi. Hangi yaşta giderse gitsin kreş zamanı da ayrı bir şekilde kategori edilmeli bence. Ailenin ve en önemlisi çocuğun yaşamında inanılmaz şeyler değişiyor, taşlar yerine oturuyormuş.
Okula başlayan çocuğun olumsuz sonuçları mı yoksa avantajları mı fazla diye düşünüyordum ki kendimi bu listeyi yaparken buldum. Önce iyi yönleri:

- Mükemmel uyku saatleri - Hayaldi gerçek oldu: Hayalimdeki uyku saati 21-8 arasıydı. Elbette Tuna'nın öyle bir hayali olmadığından gündüz uyursa gece 22:00 civarı yatağına yatırıyorduk ama uyuması bazen 23'ü buluyordu. Sabah da bazen 7 bazen 8e dek uyuyor, uykusunu tam alamadığından öğlen uykusuna ihtiyaç duyuyordu. Öğlen de bıraksam 3 saat uyuyacaktı. Bu yaş çocuğunu uyumaya ikna etmek bir dert, uyku saatinin sarkmamasına çabalamak ayrı. Haliyle uyku saatlerimizin ayarı biraz kaçmıştı. Okulla birlikte gündüz uykusu işi bitti. İlk hafta çok yorgun geldiğinden ve hafif de nezle oldugundan gündüz uyusa da 2.haftadan sonra sadece azıcık yatakta dinlenip uyumadan kalkıyor. Haliyle akşam en geç 21de odasından horultular yükseliyor. Sabaha kadar sadece çişe kaldırıyorum ve fosur fosur 8e dek uyuyor. 8i geçirmiyorum, daha uyuyacak gibiyse uyandırıyorum ki ayılsın kahvaltısını yapsın falan.
sınırlı boyama yapmaya oturmuş ama "sınırları aşmış" bir Ton

- Aktiviteye doymuş ve özgüveni artmış çocuk:  Okulda o kadar çok zevk alarak faaliyetler yapıyor ki evde de çok huzurlu. Uzun süreler tek başına oyalanabiliyor. Ben mutfakta yemek yaparken o da masada oturup resim yapıyor,  makasla kağıtları kırpıyor, eskisi gibi kepçelere değil boya kalemlerine ve resme sarmış durumda.

- Gerçekten kaliteli zaman: İşimin en civcivli saati öğlen 12e dek olan kısmı. O saatlerde neredeyse bilgisayar başından kalkmadan haboyna yazıyorum, telefonla konuşuyorum. Tuna'nın taleplerine neredeyse hiç cevap veremiyordum. Bu çocuk için çok sıkıcı olduğu kadar anne için de üzücü. Yapacak bir şey yok. Öğleden sonra görece daha sakin olduğumdan kudurma saatlerimiz sarkmıştı ama ben de sürekli "bi dakka oğlum, hemen geliyorum" demekten usanmıştım. Şimdi tüm öğleden sonra bizim. Evde top oynamaktan, kitap okumaya her türlü oyunda birlikte olabiliyoruz ki eskisi kadar zaten benimle oynamak istemiyor.

- Kendine zaman ayıran dinlenmiş anne: En güzeli bu :) Tuna'yı servise indirip eve çıkar çıkmaz kendime güzel bir tost yapıyorum. Bilgisayar başında tostumu yiyip ne var ne yok kolaçan edip işime gömülüyorum. Yemek yap, ortalığı toparla derken öğlen oluyor. Hala vaktim varsa koşu bandında 35-45 dk yürüyorum. Bu  yürüyüş tam anlamıyla ilaç gibi oluyor.

- Gelişimine katkısı: Hemen her çocuğun gelişimsel süreçte takıldığı noktalar vardır ya kreş işte bu kapalı kanalları açmada birebir. Kiminin saldırganlığı, kiminin sabırsızlığı, kiminin utangaçlığı kreş sürecinde törpüleniyor. Tuna'nın konuşması ve "bekle" den anlamaması, anlasa da tutturması gibi meseleler ışık hızıyla düzeliyor.


Ve bunlar da kötü yönleri

- Extralar: Hemen her hafta okuldan bir kağıt geliyor: "Yerli malı haftası için yarına 15 kişilik meyve yollayın, yarına boncuk, pamuk, kumaş yollayın höttürüzökzök aktivitesi yapacağız, filanca yerde yılbaşı kutlaması yapılacak bu kağıdı imzalayıp X TL yollayın...."  Yıllık kırtasiyesini toptan aldığımı falan geçtim. Yarınki aktivitenin materyali bugün mü söylenir yahu? Çalışan anneler akşam akşam boncuk mu arayacak?
Ayrıca yılbaşı eğlencesi için filanca restorana gitmek, palyaço ve - nebiliiim - serdar ortaç eşliğinde dans etmek falan hiç onaylamadığım ve yaşam tarzımıza aykırı şeyler. Ayrıca okulda diğer çocukların savaşçılık gibi bir şeyler oynadıklarını sanıyorum. Zira evde böyle hayali birini itip savaşır gibi hareketler yapıyor.  Çocuğumun mümkün olduğunca geç tanışmasını istediğim bir kültürle tanıştığını görmekten hoşlanmıyorum.

- Sıcak çok sıcak: Servis de okulda çok sıcak. Bizimkine "vah yavrucak, kolsuz atletle ve şapkasız salıvermiş anası" diye acıdıklarına adım gibi eminim. Servisin içindeki çocukları bir görseniz içeri kar yağıyor sanırsınız. Çantasına bir keresinde öylesine süveter koymuştum. Hiç kaçırmamışlar hemen giydirmişler. O gün Tuna acayip sıcak geldi okuldan. Şimdi şapka bile koymuyorum. Soğuk görmüyorlar ki hiç. Bu arada Tuna birkaç kez "çok üşüdüm" deyip evde yelek giymek istedi. Çabucak sıcağa alıştırmışlar.

- Hastalıklar: 15 çocuğu bir salona tıkar kaloriferi köklersen ne olur? Tabi ki çocuklar sırayla hastalanır. Antibiyotiğin etkisi 21 günmüş. İlk sene için herkesin söylediği şu: İlaç bittikten 21 gün sonra gene hastalanıyorlar. Bizim ilk hafta başlayan nezle orta kulağa vurduğundan antibıdı kullanmıştık. Hiç halsiz bile olmadan ayakta geçirdiğinden endişe etmedim. Hastalanması değil ama hastalığı nasıl atlattığı önemli. Haliyle pek umursamasam da bu hastalıkların çoğunun aşırı sıcak ortamlar yüzden hortladığını bildiğim için okul yönetimlerine kızgınım.

- Acabalar: 3-6 yaş çocuk gelişimi için kritik. Bu yaşta artık huylar, alışkanlıklar yerleşmeye başlıyor ve "ben kendimi bildim bileli" dediğimiz şeylerin miladını oluşturuyor. Tam da bu yüzden doğru eğitmenlerle mi karşılaştık, doğru eğitim başlangıcı bu mudur? diye arada düşünmeden edemiyorum.

Durum böyleyken böyle. Genel anlamda artıları eksilerinden çok olduğu için ve tam da okul çağı geldiği için start verdik bu döneme. Hayırlı olsun cümlemize...

26 Aralık 2011 Pazartesi

Mei Tai'nin Kazananı....

Bir önceki postu yazarken Tuna'nın servisi geldi. İndim aldım, yemek yedirdim. Adam benden önce davranıp postun başlığını tamamlayıp enter'lamış. Hatıra olsun diyerekten silmedim.

Neyse çekilişe gelelim, kazanan okur 2.bebeğini bekleyen necla hanım.



Necla dedi ki...
2.Bebeğim için harika olacak.Umarım şans bize güler:))


Necla hanım bana adres bilgilerinizi ulaştırırsanız sevinirim.hulya@sanalbebekmagazasi.com

Mei Ta'nin iivş.c cccccccc

22 Aralık 2011 Perşembe

Yeni Yıl Hediyeniz Benden


2011 yılı işim açısından umduğumdan çok daha iyi geçti. İnternet anneleri bloglarında, sosyal medyada inanılmaz güzel destekler verdi. Ben de hem onlara teşekkür etmek hem de yılbaşı coşkusuna katkım olsun diye bir hediye vermek istiyorum.


Efenim hediyemiz Minizone marka bir mei tai sling. 3 kgdan 15-16 kgya dek taşıyor. Ben bu tip taşıyıcıları ilk aylar için çok efektif bulmasam da doğumdan itibaren kullanan anneler var.

Kazanmak için tek yapmanız gereken 26/12/2011 pazartesi gunu öğlen 12:00'a dek bu posta yorum bırakmak.  
Çekiliş random.org aracılığıyla yapılacak. 
Mecbur değil ama eliniz değmişken FB sayfamı da "beğen"irseniz sevinirim helbet.
Bir de küçük not; yılbaşı alışverişlerinizde kargo ücreti YOK! 
29 Aralık'a dek alt limit üst limit olmadan tüm alışverişlerinizde kargo benden. Bu da ikinci yeni yıl hediyesi olsun ;)

edit: 2.kez aynı kişiden gelen yorumların 2.sini siliyorum bilginiz olsun. herkese bol şans

19 Aralık 2011 Pazartesi

Tuna v3,5 (Okul Mode-on)

"Zamanı geldi mi, bensiz durur mu, faydası olur mu, peki hangisi?" diye sora sora az gidip uz gidip okullu yaptık Tuna balığını. Yazın birkaç deneme dersine gittiğimiz, çok içimize sinen, sürekli pedagog bulunduran okulu, çok uzak olduğu gerekçesiyle, istemeye istemeye eledim. Janset'in önerisiyle evimize çok yakın başka okul bulduk.

 İlk görüşmeye gittiğimizde kocaman bahçesindeki tavşan kafeslerine görür görmez çarpıldık. Tuna'yı bahçede bir görevliyle bırakıp içeride uzun uzun sohbet ettik yönetici Sevinç Hanım'la.
Haftada 1-2 gun oyun terapisti-pedagog ziyarete geliyor, nutella-ekmek verilmiyor, yıl sonu gösterisine katılım zorunlu değil, sabah 9 öğlen 13 arası gidebiliyor, servisimiz var, fiyatı da çok uçuk değil.. E daha ne diyerek prensipte anlaştık. Sağlık raporu, vesikalık fotoğraflar (anne-baba olarak bizimkileri de istediler, ne yapacaklarsa artık), uzuuun bir kırtasiye listesi vs vererek yolladılar bizi. Vesikalığı çektirmesi kolay oldu da sağlık raporu tam bir işkenceydi. Boğaz kültürü ve gaita testi istemişler. Bugün sağlıklı çıkan çocuğun yarına hastalanmaması imkansız. Boğaz kültürü sonucu öyle KPSS sonucu gibi aylarca geçerliliğini koruyan bir şey değil ki. Kaldı ki bizimki akşamları mıçan bir model. Gaitanın dışarı çıktıktan en fazla yarım saat içinde laboratuvara gitmesi gerek. Kayıt yaptıracağız ama gaita veremediğimiz için okula başlayamadık.0-6 aylık bebek gibi b.k yolu gözlüyoruz. Ben tam kendiminkini saklama kabına koyup laboratuvar yolunu tutacakken bir mucize oldu ve Tuna bey pek kıymetli gaitasını BİR SABAH tahliye etmeyi başardı. Malzeme derhal paketlendi hastaneye gidildi. Öğlen arasında olduğu için poliklinik kapalıydı, ben de elimde bir tabak b.kla herkese durumu izah edip tahlil istemini almadan laboratuvara geçip kutsal emaneti görevliye teslim ettim. Özel sigorta görevlisi hanım kızımız yemekte olduğundan öğlen arasını hastane kantininde püskevit ve ayran tüketerek geçirdik.

Sonradan pür-i pak çıktığını öğrendiğimiz gaita tahlili maratonu, tam 2 gün sonra hafif nezle ve bir günlük ishal şeklinde geri döndü bize. Zaten okula başladığı için mi yoksa hastaneden mi kaptığını tam anlamasak da okul devri böyle başladı işte.



İlk gün Tuna'yı okula bıraktım, bana el salladı ve gittim, 2 saat sonra almaya geldim. Bizimki katiyen eve gelmek istemiyor. "Ben eve gitti hiç iştiyom" (evet böyle acayip bir gramer geliştirdi) diyerek kollarını da Pepee gibi kavuşturup "hıh" pozisyonu aldı. Tabir-i caizse sürükleyerek eve götürdüm. O hafta ishalin de etkisiyle biraz halsiz düşünce kısa saatler boyunca bıraktım hep. Bir gün eve gelmek istemedi, bir gün okula gidiş yolunda "ben ohula ditti hiç iştiyom" şeklinde tripler atarak zorla soktum okula. Veda sahnelerini hiç uzatmadım. Bir de ayrılınca hemen sustuğunu duyacak bir yerlerde kaldım birkaç dakika. Ben gözden kaybolduğum anda sustuğu ve her okul dönüşü keyifli olduğu için sabah mızıırtılarını daha kolay görmezden gelebildim.

2.hafta hemen servise verdim çünkü okula gitmek istese bile o 15 dk boyunca sürekli tribal enfeksiyon modunda gidiyorduk okula. Bana da okula dek gelenler geliyor, "acaba yanlış mı yapıyoruz, daha hazır değil mi?" hissiyle bunalıyordum. Birimizi tribal Pepee, ötekimizi de Bunalgül olmaktan servis kurtardı. Sabah evin önünden alıyorlar, öğlen aynı yere bırakıyorlar. Bu şekilde 1-2 sabah "anneaaaa sen de gel" gibi bir şeyler söyleyecekken dolduruşa getirip dolmuşa bindirdim. Biniş o biniş.


Şimdi her sabah "ben okula gitcem" diye 9da başlıyor hazırlanmaya. Konuşması hemen farketti ki okulun pedagogu konuşma geriliği yüzünden endişelenmişti. Okula başladığından beri öğlen eve geldiğinde itiraz etmeden uyuyor. Uyurken yatak odasının camını açıyorum, o temiz havayla 2 saat fosur fosur uyuyor. Kendi kendine sıkılmadan daha uzun süre takılabiliyor. Bizimle iletişimi daha çok kuvvetlendi. Daha çok şey anlatmaya çabalıyor.

Birkaç sorunumuz hala var yalnız. Tuna çişini söylemeyen bir çocuk. Yazın hep basit altlar giydirdiğimden ya da dalbudak gezdiğinden çişini hep kendi gidip yapmaya alıştı. Kış gelip altlar kalınlaşınca farkettik ki bizimki hep yardımsız halletmeye çalışıyor ve ıkına sıkına o altları çıkarmak içni debeleniyor, bu arada da çişini altına kaçırıyor. Ben de 1-2 saatte bir tuvalete götürüyordum Tuna'yı. Bir de oyuna dalıp çişinin geldiğini farkedene dek zaten ıslatmış oluyor. Gece boyu kuru kalsa da gündüz ıslatma olayımız vardı.

Okulda öğretmenine söyledim bunu. "Arada götürün tuvalete, çünkü kendi söylemez " dedim. Bazen pantolonlar değişmiş oluyor, bazen aynısıyla geri geliyor.
Okula başladığından beri poposunda pişikimsi kızarıklıklar vardı. Dedektif gibi iz sürüp sebebini soruşturduk karı koca. Poposunu ıslak mendille sildiklerini düşündüm. Tuna'ya "poponu neyle siliyorlar oğlum" diye sordum. "Havuuu" dedi. "Nasıl havlu?" dedim."Kaaaat havuu" dedi. Öğretmene not yazdım. Hakkaten de kağıt havluyla siliyorlarmış. Silmeyin, birkaç saniye açık bırakın, yeni kulot giydirin diye rica ettim.

Okula tok gidiyor. Aç gönderip orda kahvaltı yapmasını henüz beklemiyorum zaten ama öğlen yemeğinde bari 2 kaşık pilav yese keşke. Asla bir lokma bile yememiş öğlen. Sadece bir gün yerli malı haftası etkinliğinde "kuğuu üjüm (kuru üzüm)" yemiş. Ondan da emin değilim, zira istihbarat kaynağım Tuna. Başkasından yemek yemeye ne zaman alışacak ve yabancı tatları denemeye ne zaman başlayacak merak ediyorum. İyice aç bıraksak yerm'ola?

Okulun gayet güzel bir bahçesi var ama çocukları dışarı çıkarmıyorlar. Odaların kaç derece ısıda ve nemde olduğunu sordum, eğitmenlerin de yöneticilerin de en ufak bir fikri yok. Okuldan kendim aldığım günlerde Tuna'nın yüzü hep çok sıcaktı. Belli ki kaloriferler "çocuklar hasta olmasın" diye kökleniyor. Oysa çocuklar hep hasta. Tuna da hemen nezle oldu ilk haftadan. Nezle çabucak orta kulak iltihabına dönüştü ve bir akşamüstü "anne kulaaam çok çok ama çok aciyooo" nidaları ve sicim gibi gözyaşları eşliğinde doktora koştuk. Kreşin bonusu antibıdıya başladık.

                                                        "Bree van de Kamp"

Okul, oğlumu hasta etti diye sinir yaparken ama tüm Bree Van de Kamp asaletimle Sevinç Hanım'a "çocukları  her gun 1 saat bahçeye çıkarsanız bıdbıdbıdı" dedim. "Ama bazı hasta çocuklar var, onlar daha çok hasta olmasınlar bıkbıkbık" dedi. Daha önceki yazımdaki bilgileri ayaküstü anlattım. E ama her çocuk soğuğa alışık olmuyormuş da falan filan gibilerinden saçmaladı yönetici. Bi bizim memeketin çocuğu mu soğuktan zarar gören anlamıyorum ki arkadaş!
MEB denetliyor ya bu okulları. Her öğrenciye 12 vesikalık isteyeceklerine her daim yarı açık pencere şartı getirseler de o hasta nefes dolu sıcak havayı solumasa yavrucaklar. Kaldı ki bizimkilerin bahçesinde çok güzel hayvanlar, arabalar falan var. Sımsıkı giydirin çıkarın işte.

Neticede ufak tefek pürüzlere rağmen okul süreci korktuğum gibi başlamadı. İlerde elbette sıkılıp cıvıtacak, ona da hazırlıklıyız alimallah. Yeter ki onursuz olmasssınn aşk diye saçmalayarak bitirme özgürlüğümü kullanıyorum. Zaten çok uzun yazdım, buraya dek okuduysan sende de dimağ çürümesi olmuştur.


16 Aralık 2011 Cuma

Annelerden Parlak Fikirler

Dün birkaç anneden çok heyecan verici iş fikirleri haberleri geldi.
İlkini Blogcu Anne'nin postunda gördüm: Sözlük Ana

Kutsal bilgi kaynağı ekşi sözlük klonu bi site ama adından da anlaşılacağı üzere mevzumuz çoluk-çombak, süt, kocalar..... Özetle  tüm entry'ler annelik ekseninde giriliyor. Şimdilik hemen hemen her üye çaylaklıktan yazarlığa yükseliyor. Bence bu şansı kaçırmayın. Rütbeli suser olmak için fırsat zamanı.

Diğer iş fikri ise Tanya ve Ece Arar'a ait. Sosyal medyanın piri bu iki kadın, twitter adınızı boynunuzda taşımanızı sağlayan bir kolye tasarlamışlar. Twitter'da birkaç kez RT edilince satın almak isteyenler olunca da Tanya sitesine koymuş. İş fikri diye buna derim.

15 Aralık 2011 Perşembe

Sosyal Medyanın Dışı Seni İçi Beni Yakar

Son yıllarda dilimize yeni bir terim pelesenk oldu: Sosyal medya. Ne işe yaradığını tam anlayamadığım "uzmanlar"ı bile var bu işin.
Hem işim gereği hem de yurdun dört bir yanına dağılmış akraba, eş-dost- arkadaşlarla haberleşebilmek adına sosyal medyada çokça yer alıyorum. Şu an okuduğunuz blog da zaten sosyal medyanın bir parçası ve benim de en sevdiğim kısmı.

Bir de sevmediğim kısımları var ki kelimenin tam anlamıyla iki ucu pis bir değnek gibi.
Van depremi sırasında Okan Bayulgen'e atılan twitler sayesinde enkazdan kurutulanları da gördük; normal şartlarda  "ıyyy caddeyi varoşlar basmıaaş" cümlesini kurabildiği ve bir Vanlı'yla en fazla evini temizletecek kadar yakınlaşmayı kendine layık gördüğü halde Van'a yardım için sözümona en önde koşan twitır ünlülerini de, çakma hümanistleri de....

Samimiyetsizlik her yerde olduğu gibi sanal dünyada da makyajla kapatılamıyor.


Birkaç gün önce birden fazla arkadaşımdan mail geldi. Facebook'ta binlerce kez paylaşılan bir videoda Tuna'nın bir fotoğrafı kullanılmış. "Anne babaları tarafından şuursuzca beslenen, sunta gibi biskuviler yedirilen çocuklar..." gibi birşeyler derken hem de. Sözümona komiklik olsun diye yapılmış ama ben hiç gülmedim. Videoyu yayına koyana , bir de hazırlayana ulaştım. Hazırlayan da bir anneymiş ve eğlence olsun diye yapmış. Hassasiyetimi anladı ve elinden geleni yaptı.

Videoyu asıl paylaşıp milyonlara ulaştıran kişiye hemen görüntüyü kaldırması gerektiğini, yoksa avukatımla muhatap olacağını soyledikten sonra aramızda ise şöyle bir diyalog geçti . Noktasına dokunmadan aynen yazıyorum:

hangi videoda var bayan avkata vercekseniz koşarak gidebişrlisiniz saten ben film ve müzik işi yapıyom bu tarz şeylerle muhattap oluyom..tektitkar msj yazcanıza kibarca yazsanız daha uygun olurdu tüm türkiye oğlunuzu tanımak zorunda deyil
bakın bayan videonun en başında videoyu yapan facebook sayfasının ismi yazıyor (bakale01adana) eğer şikayetci olacaksanız onlardan olabilirsiniz yani video yu yapan ben deyilim ben yapılmış videoyu paylaştım sadce videonun anası yani kaynağı ()bakale01adana) facebook aranma yerine yazarsanız görrürsünüz



cevabım: bakale 01 in ne anlama geldiğini anlayacak kadar adanaca bilmiyorum kusura bakmayın. teşekkurler


Neticede bu videoyu kendi sayfasında ilk paylaşan bu "saten film ve müzik işi yapan" kişi en azından kendi duvarından kaldırdı. Ben de "avkata" vermeyeceğim haliyle. Hoş versem de bir şey olmayacaktı ama...  Başkaları da paylaşmaya devam edecektir ama ben kimi görsem uyarıyorum. 
Bu da sanal dünyanın arsız ve tehlikeli boyutu. Bu kim kime dum duma ortamda fotograf altı yorumların küfürlerle dolu olması, seviyenin yerlerde sürünmesi artık olağan karşılanıyor. Nasıl olsa tanımazlar, ana bir bacı iki. Gerisine salla küfrü diyen diyene.

Sanal dünya en çok tüketicinin işine yarıyor sanırım. Geçtiğimiz hafta Turk Telekomla yaşadığım bir sorunu #turktelekom hashtag'iyle twitterda yazınca telekom destek hemen olaya el koydu. Telefonla ve maille hemen  iletişime geçtiler. Şirketler artık sosyal medya kullanıcıları tarafından "bombalanmak"tan acayip korkuyorlar. Müşteri memnuniyetinin en önemli olduğu çağdayız sanırım zira tek bir kullanıcı bir anda kendi networkündeki yüzlerce/binlerce kişiyi etkileyebiliyor. Onlarca yıllık firmaların imajı birkaç saniyede yerle bir olabildiğinden firmalar özellikle twitter'ı çok iyi izliyorlar.


Bugün geldiğimiz noktayı TIME dergisi yıllar önce farketmiş ve 2006 yılında "Yılın Kişisi: Siz" diyerek sosyal medya patlamasını öngörmüştü. O zaman çoğu kişinin önemsemediği bu kapak, şimdi daha da anlamlandı.


Evet sevgili blog okuru/sosyal medya kullanıcısı. Sen önemlisin, bilgi çağının kontrolü senin elinde. Tek bir RT  (re-tweet) tuşuyla bir bilgiyi paylaşıp kendi netwok'üne duyurabilir, protestonu, iktidara diyeceğini çarçabuk cümle aleme bildirebilirsin. 
Sonra da elinden geleni yapmış olmanın hissiyle hafiflersin ki bence asıl tehlike de bu. Birkaç Yılmaz Özdil yazısı, birkaç muhalif yayın paylaşmak, tarikat/medya/iktidar/muhalefet partisi aleyhi yazıları RT etmek çok önemli bir eylem değil ne yazık ki. Çoğu kez sadece paylaştığımızla kalıyoruz. Mısır'daki devrimi "Facebook devrimi" diye adlandırıp sosyal medyayı yüceltseler de sen de gayet iyi biliyorsun ki işler öyle yürümüyor. En çok paylaşılan ve en duyarlı video/haberle şekillenseydi dünya, neden hala orda olduğunu bile anlamayan yüzlerce gazetecimiz hapiste olmazdı.
Paylaşmaya devam ama tatmin olmadan.
Bir de biraz daha az uygulama isteği yollarsanız sevinirim.

edit: twitter'da burdayım. pek möhüm twitlerimle ve dünyayı değiştireceğime ilişkin sonsuz saflığımla.. beklerim :)

8 Aralık 2011 Perşembe

Mesut Bahtiyar Girişimci Anne Konuşuyor


İşimle ilgili en zorlandığım ama en fazla ağırlık vemem gereken kısım PR yani halka ilişkiler.
Üniversitede sınav ve ders icabı yazdığım birkaç basın bülteni ve muhabirken PR şirketlerinden gelen fax ve telefonlar dışında bu alanda çok zayıfım.

Körlemesine ama girişimci içgüdümle :) yazdığım basın bültenini ilgilenebileceğini düşündüğüm yerlere yolladıkça umduğumdan daha çok kişi ilgileniyor. Anne olmak, kadın olmak, sıfırdan yükselmek, girişimci olmak... gibi anahtar sözcükler insanların ilgisini gerçekten çok çekiyor. Muhatabım da benim gibi anneler olunca derdini anlatmak daha kolay oluyor.


Uzatmayayım....
Son zamanlarda iki önemli yerde Tükkan'ımla ilgili görsellere ve basın bültenime  yer verdiler.
İlki Star Gazetesi. Haftasonu ilavesinde kendi de bir anne olan Halime Sürek Kahveci, köşesinde bana yer verdi.


Bugün de gümrüğe takılan mallarımla ilgili DHL ile telefonda bağırış çağırış konuşurken elinde Bebek Dergisi ile eşim çıkageldi. "Sizin İçin Seçtik" köşesinde basın bültenimden de alıntı yaparak öyküme yer vermişler. Öfkem saniyeler içinde sevince dönüştü.


Bir de cocukdayaparimkariyerde.com'da röportajım yayınlandı. Soruları yanıtlarken ben çok keyif aldım. 


Çalıştığım atölyelerden modelliğimi yapan annelere; fotografçımızdan gazetecilere hep muhteşem annelerle birlikte çalışıyorum. İşimi çok ama çok seviyorum. Aşırı mutluyum, over-dose oldum.
Hayır ağlamıyorum, gözüme soğan kaçtı.

4 Aralık 2011 Pazar

Kapitalizmin Yeni Annenin Endişelerini Nakte Dönüştürmedeki Olağanüstü Başarısı (!)

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı kesermiş ya, işte o hesap mama firmaları anne sütü alan bebek sayısını iyiden iyiye düşürmeye ant içmiş gibiler.
Bu yazının esin kaynağı geçenlerde FB'de çokça paylaşılan bu yazı.

Yeni annenin kafasındaki en büyük sorulardan biri "acaba sütüm yetiyor mu?"dur muhtemelen. Formül süt endüstrisinin cebini doldurmasının temel nedeni işte bu endişeyi daha kanırtıp kangrene çevirip ürün satıp "bak annecik, sütün yetmese de biz yardıma geliyoruz" mesajı vermesidir. Zaten etraftan sık sık "çocuk aç!!!" feryatları yükselmektedir. Uykusuzluktan aklını, sağduyusunu yitiren ve hamileyken okuduğu her satırı unutan anne kendine uzatılan bu dost(!) ele dört elle sarılır. Tam da bu yüzden ilk 6 ay anne sütü alan bebeklerin sayısı ülkemizde sadece %1,3.

Yukarıda gözden kaçmıştır diye büyük puntolarla yazıyorum: Sadece %1,3. 

Oysa sütünün yetip yetmediğini anlamak o kadar kolay ki uykusuz yeni anne.

Çocuk doktorları hemen formul sütü reçete edeceklerine her anneye bunu anlatsa kaç bebek daha uzun süre anne sütü alır kimbilir.

Bebeğin memeden ne kadar süt emdiğini hesaplama yönteminin hemen anlatıyorum.
En ucuzundan bir bebek tartısı alıyorsunuz. Arçelik ve Beko'nun modelleri çok hesaplı. (E-bebek'te şu an Atçelik tartılar 69 tl civarında. Bu da sanırım 2 kutu mama fiyatından daha az)
Bebeği tartıya koyup ağırlığını buluyorsunuz. Emziriyorsunuz. Bu sırada kaka da yapsa altını değiştirmemelisiniz.
Emzirdikten sonra tekrar tartıp ilk ağırlık ve son ağırlık arasındaki farkı buluyorsunuz. Bu rakam bebeğin içtiği süt miktarıdır. 10 gr hassasiyetli olduklarından çıkan rakam 40-50 -60 gibi net sayılar olur.

Her bebeğin ihtiyacı farklı olmakla birlikte kiloya oranla alması gereken süt miktarı da yanılmıyorsam şöyleydi. Mesela bebeğimiz 5 kg ise günde 750 ml süt alması gerekiyor gibi. Tabi bunlar ortalama rakamlardır. Bazı bebekler daha iştahlıdır daha çok emmek ister, bazısı da daha nazlı emer, daha az sütle yetinir. Önemli olan kendi bebeğinizi başkalarıyla kıyaslamamak, sütünüzün yetmeyeceğini bir an olsun düşünmemek ve emzirmekte kararlı olmak.

Sütünüzü artırmak için en iyi yöntem bebek emdikten sonra memelere 10-15 dk daha pompa yapmak. Bu şekilde memeler beyne "şşşş alo hemşerim uyuma daha çok süt yap" mesajı gönderir ve bir sonrakine daha çok süt üretirsiniz.

Yurdum annesi emzirme konusunda bilgi fukarası ne yazık ki. Herkesin ulaşabildiği sağlık ocaklarında "bebek ağladıkça emzir" den başka bir şey söylenmeden eve yollanıyor yeni anne. Lohusa zaten hormonlardan ve etraftan non-stop gelen yorumlardan aklını kaçırmak üzereyken  "eee kaç ay boyunca her ağladığında emzireceğim, süt yetiyor mu diye nasıl anlayacağım" diye soramadan evine dönüp mama firmalarının kurbanı oluveriyor.

İşte bu yüzden emzirme reformu gerekli.
Daha sağlıklı nesiller için, bebeğine nasıl bakacağını bilen daha mutlu anneler için....

28 Kasım 2011 Pazartesi

Çocuğunun Büyüdüğünü Anladığın Anlar-2

 Kuaförde uyuyakalan şu çocuğa bir bakın hele. Bana fasikül fasikül uyku yazıları yazdıran kendisi değil sanki.


Mecbur kalmadan gitmem kuaföre. Nefret ediyorum her tür kuaför işinden. Yine öyle artık insan içine çıkamaz bir hale geldiğim günlerden birinde düştük yollara. Tuna kapsama alanımda bir koltuğa oturdu, sonra uzandı. Bir de yastık buldu koydu kafasını.

Biraz sağa sola döndükten ve ara sıra beni kontrol ettikten sonra ağırlaşan gözlerine daha fazla engel olamadı. O gürültüde döndü totosunu uyudu. Bıraksam daha uyurdu sanıyorum ama çok ters bir saat olduğundan gece uykusunu etkiler diye 5 dakika kestirmesine izin verdikten sonra kaldırdım.

Bir dönem başkasının evinde tavşan uykusu yapan, ev gezmelerini kabusa çeviren, uykusu gelince kıyameti koparan bebeği ne ara unuttuğumu hatırlamaya çalıştım.

Hatırlayamadım.


25 Kasım 2011 Cuma

Çocuğunun Büyüdüğünü Anladığın Anlar-1


Tuna'ya milyon tane oyuncak alsam bu çantaya sevindiği kadar sevinemezdi sanıyorum. Dışarı çıkmadan önce, baykuş figürlü çantasını çıfıt çarşısına çeviriyor. Aklın  ne gelirse tıkıştırıp düşüyor yollara. "Madem çanta taşımayı bu kadar çok seviyorsun, bunları da taşı" diyerek kendi çantamı boşalttım. Yedek don ve pantolonlarını, atıştırmalıklarını, oyuncaklarını ve suluğunu çantaya doldurup yükledim sırtına. Eline de kargoya verilecek Ergo Baby'yi tutuşturdum ki zaten tam bir görev adamı olduğundan hiç itiraz etmedi.


Sırtımda çantam olmadan elimi kolumu sallayarak peşi sıra yürürken hangi ara bu denli büyüdüğünü hatırlamaya çalıştım.
Hatırlayamadım.



22 Kasım 2011 Salı

Bizim Zamanımızda Bunlar Yoktu

Çocuk giysilerindeki küçük, pratik, işlevsel ve ekonomik çözümlere bayılıyorum.
Bu tanımların hepsine birden uyan bir ürün keşfettim: Tozluk. Nam-ı diğer leg warmer.

Geçenlerde Tuna için Minimoy'dan almıştım. Zira evde kalın alt giydirmek istemiyorum. Beli lastikli 1-2 yaş pantolonlarını kapri gibi hala giydiriyorum ama bacaklar buz gibi oluyor. Dışarda da kışın bazı pantolonların paçası sıyrılınca sürekli çekiştirmek zorluyordu. Pantolon altı tayt ya da külotlu çorap giydiren bir anne olmadığımdan bu minicik ama çabucak üşüyen bölge için bir şeyler düşünüyordum ki Minimoy'da buldum ve hemen aldım.

Geçen hafta kargom geldi ve hemen yıkayıp giydirdim. Kesinlikle süper bir ürün. Geçen yaz aldıgım ve kaldırmaya kıyamadığım tüm yazlık pantolonları böylece evde giydirmeye başladım. Malum çocukların boyu hemen uzuyor. Şimdi tam gelen pantolon yaza dek kısalıyor. Kısaldığı dönemde de o çıplak kısmı orijinal bir şekilde kapatmış olacağım.

Başkasına vermeye hatta kaldırmaya bile kıyamadığınız pantolonlar çoktur eminim. Aynısını bir daha bulamazsınız da. O pantolonlar işte bu tozluklarla yeniden kullanıma açılabilir. Sizi yeni pantolon alma derdinden de kurtarmış olur. Bir pantolona vereceğiniz en az 25-30 TL yerine yarısını ödeyerek aynı pantolonu uzunca bir süre daha giydirebilirsiniz.




Minik bebeği olan anneler için de çok kullanışlı bir zımbırtı. Zira bununla alt değiştirmek, külotlu çoraba nazaran çok çok kolay. Üstelik emekleme dizliği gibi kullanmak da mümkün. O kalın ve bacağı acıtan emekleme dizliklerinden çok daha yumuşak ve şirin.

Bebek taşıyıcı kullanan annelerin, bebeklerini sıyrılan bacaklarını kapatmaya çalışmaktan helak olduğunu yakinen biliyorum. Bacak ısıtıcı tozluklar sayesinde bu dertten kurtulmak da mümkün. Düntyaca ünlü Moby Wrap'in sitesinde 12 $'a satılan tozluklar sling kullanıcısı annenin olmazsa olmazlarından.


Kız çocuk anneleri için daha orijinal kullanım alanları vardır eminim. İlk aklıma gelen kot kaprilerin ve eteklerin altına giydirmek. İşin güzel yanı hem iyice yukarı çekip gergin olarak hem de bilekte toplaştırıp daha trendy şekilde kullanabiliyorsunuz.
Bu kadar işlevsel bir ürünün fiyatı da gerçekten çok uygundu. Keşke 2 tane alsaydım diye hayıflandım. Sonra da zihnimde bir ampül yandı ve "neden bunu Tükkan'a koymuyorum ki?" dedim ve öyle yaptım :) 10 desen ve tek bedenle tozluklar 25/11/2011den itibaren satışta olacak efendim. Siz yine de erken sipariş verebilirsiniz, zira deneme sürümünde adetlerim az oluyor.



                   Busha taytlarda 3-4 yaşa dek bedenler ve yepisyeni desenler de stoklar girdi bu arada. Kreş çağı çocukların ilk çantası skip hoplar da stoklara girmiş bulunmakta amma ve lakin her desenden sadece bir tane aldım.

 Bir de çok cici kız bebe şapkaları geldi ki ki fotolarına bakıp bakıp "ayyyy!!" diyorum. Kız çocuk vakti mi geldi ne ;)

20 Kasım 2011 Pazar

Okan Bayülgen Baba Olursa

Üniversite 2. ya da 3. sınıftaydım. O seneki ajans stajından yırtmak için sağlam bir ödev vermem gerekiyordu. "Okan Bayülgen'le röportaj yapsam olur mu?" dedim, "olur" dediler.

Aynı binada çalıştığımızdan kendisine ulaşmak kolay olur sanmıştım, yanılmışım. O Radyo D'de akşamüstü program yapıyordu. Programdan bir süre sonra o binadan çıkıyordu, ben ondan saatler sonra işe geliyordum. Değil röp. yapmak, teklif edecek kadar bile yakınlaşamamıştık.

O ara Aysun ve Elvan'la aynı evdeyiz. Kızlar da haberdar benim ödev durumundan.

Bir cumartesi Kemancı'ya gitmiştik, sabaha karşı artık saat 2 mi 3 mü kaç bilmiyorum. Tam çıkıyorduk ki kapıda Okan ve ekipten oyuncu bir başka arkadaşı ayaküstü koyu bir sohbette. Çakmak çaksan havaya uçacaklar. Biz de öyleyiz tabi.

Elvan kolumu çekiştirip "Aaa Hülya bak, Okan Okan" diyip hemen yanaştı bunlara. İçinde ödev, röportaj, arkadaşım, size ulaşmaya çalışıyordu..... kelimelerinin geçtiği şeyler söyledi sanıyorum. Okan boş gözlerle bize bakarken yanındaki adam (Muya reklamında da birlikte oynadığı adamdı, adını unuttum) "eeee yeter bi gidin yaaa" diye şarladı bize. Sabaha karşı damarlarda yüksek doz alkollüyken yapılan o hareket şimdi anlaşılır gelse de o an feci döt olmuştuk. Biz tam kuyruğumuzu kısıp gidiyorduk ki Okan koştu peşimizden. O da içinde kusura bakmayın, öyle demek istemedi, çok özür dilerim gibi sözcükler geçen cümleler kurdu.

O kafayla ve o saatte hem da Gece Kuşu yayını sonrası yorgunluğuna, hem de onca şöhretine rağmen arkamızdan koşup arkadaşı adına özür dileyen bu zeki adamı o günden beri hayranlıkla izliyorum.

Baba olacağını duyunca çok şaşırmıştım ama harika bir baba olacağından da emindim.
Babalığının altını çizmeden, abartmadan, buldumcuk olmadan yaşadığı için ayrıca takdir ediyorum. Pek kızından sözetmese de ben denk gelince izliyorum. Aşağıdaki videoda İclal Aydın'ın programında kızı İstanbul'u fazla öpmediğini, Türk usûlü hoplatıp zıplatmayıp mıncırmadığını, kızının da bu sayede mesafeli ve tabir-i caizse cool olduğunu söylüyor.

Bak bu konuda ayran içtik ayrı düştük ama Okan Bey'ciğim. Aynı lafları tekrar tekrar yazmak istemiyorum. Burada yazmıştım. Yurdum anne-babalarının belki de en iyi yaptığı şey çocukları çılgınca sevmek.

Muhtemelen gün içinde ilişkilerin vıcık vıcık, yapış yapış olduğu yerlerde çalışmaktan bıktığı için ebeveynliğine bu şekilde yansıttı. Ya da biz evde maymun yetiştiriyoruz, emin değilim :)




Okan muhtemelen artık çizgi filmlerle de artık fazlaca haşır neşir oluyor ki geçenlerde Pepee'yle dalga geçti. Hem gülmekten, hem de fikren katıldım. Ay o ne dramatik bir şarkıydı be Pepee? Altı üstü düştün yahu. Videoyu yükleyemedim. İzlemek için tıklayın, buna değecek : )

Bu arada tam da tahmin ettiğim gibi çocuk gelişimi üzerine baya bi okumalar yapmış Okan. Çocuğun  düştüğü yere "al sana, al sana" yapılmaz, sonra hep suçu başkalrında arar temalı pedagojik bilgiden de gayet haberdar kendisi. Eferim!

Haa unutmadan röportaj öyküsünü de tamamlayayım. Ben bir şekilde asistanına ulaştım. Randevulaştık ve yaptık röportajı.  Kanal D'nin Mecidiyeköy'deki eski binasının terasında röportajdan çok sohbet ettik. Asistanı hazırladığımız sorulara çok şaşırdı, çok beğendi.  Bölümde acayip havam oldu.Ve bittabi ki 100 aldım o ödevden.

17 Kasım 2011 Perşembe

Pepee vs Caillou

Hani "çocuğum artık geç uyanıyor" dersin de ertesi sabah 6:30da dikilir ya ayağa, işte o hesap. Tuna o Caillou postunu yazdığımın ertesinde Caillou'ya basbaya gıcık olmaya başladı.  Çünkü artık yeni bir favorisi var: Pepee.


Youtube'da Caillou izlerken konuyla ilgili çıkan diğer videolar sayesinde keşfetti Pepee'yi. Sağda solda çantasını, bardağını falan gördükçe "anne baaaak, Pepeeeeeeeeee" diye sevinç çığlıkları atınca ve aylardır Pepee tutkusu sürdüğü için ben de bunun çok geçici bir tutku olmadığını farkedip bu minik oğlan çocuğunu dikkatle izlemeye başladım.
Başlarda, olur olmaz yerlerde gözümüze sokulan Türk bayrağının tepesinden inen bu zibidiyi gözüm hiç tutmadıydı. Bir de Pocoyo adında başka bir karakterden apartma dediler. Sağlam bir önyargıyla başladım izlemeye. Ama o kadar bizden, o kadar gerçekçi ve o kadar naif bir anlatımı var ki ben bile beğendim.
Hiç izlemeyenler için algılamayı kolaylaştırmak adına Caillou ile karşılaştırayım istedim

- Caillou ve ailesi hemen hemen tüm Avrupa ve ABD gibi daha resmi ilişki içinde. Fazla öpüşmez, sarılmazlar. Eğer ben kaçırmadıysam - Caillou'nun annesinin Rosie'yi öptüğü ya da sarıldıüı bir sahne yoktur. Daha disiplinli ve eğiticidir. Pepee'nin annesi ise Bebe'yi (Pepee'nin minik kardeşi) "hanimiş benim fındık kızım, dilli bebek seni, yakalayın şu kızı.." diye sever. Bu satırları okuyan sen gibi, ben gibi, hepimiz gibi.

- Caillou denen ecnebi kahvaltıda mısır gevreği ya da krep yer. Hamburger en sevdiği yemektir. Pepee kahvaltıda tahin-pekmez yemeyi sever.

- Caillou fazlasıyla mükemmeldir. Falsoları yok denecek kadar azdır. Pepee ise daha normal bir çocuktur. Kardeşini kıskanır, oyuncaklarını paylaşmak istemez,(sonra Şuşu'dan fırçayı yer, o ayrı), bazen yemek yemek istemez, biraz daha şaşkın bir çocuktur.

- Caillou'nun büyük ebeveynleri uzaktaydı diye anımsıyorum. Değilse de zaten anneanne/babaanne/dede-torun ilişkileri bizden farklı olduğu için zırt pırt görmeyiz onları. Pepee'ye ise annesiyla babası işe gittiği için nenesi ve dedesi bakmaktadır.

- Caillou muhtemelen pop ya da hip-hop dinler. Pepee ise halay çekmeyi, hanımey türküsünü ve trakya karşılaması oynamayı sever.

Gördüğünüz gibi oğlum artık sevmiyor diye Caillou'yu beş dakikada sattım. Ama Pepee'yi bu kadar sevmemin en büyük nedeni yukardaki maddeler değil. Tuvalet eğitimi ile ilgili bölümü. İzlemek isteyen buyursun:




Bezi bıraktığımızdan beri (neredeyse 5 aydır) kakayı beze yapmakta ısrarlıydı ve ben de hiç ısrarcı olmamıştım. Zira çok kolay manipule edilecek bir oğlum yok. Kafasında olayı realize edip kendisinin halletmesini bekledim. Bu arada Ege'nin annesi Gamze sayesinde harika bir tuvalet kitabı edindim: Güle güle kakalar. Başlarda hiç ilgisini çekmeyen o kitabı son haftalarda günde 455866 kere okutmaya başlamıştı. Youtube'dan da sürekli Pepee'nin yukardaki bölümünü izleyip duruyordu ki bir gün artık beze kaka yapmasına gerek olmadıgına ikna oldu.

Yıllardır söyler dururum, "biri tuvalet eğitimi konulu bir çizgi film yapsa ya" diye. Ayşe Şule Bilgiç ve eşi Kıraç yapmışlar işte. Hem de çok güzel olmuş. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Çizgi Fil Animasyon bölümünde hazırlanıyormuş. Ve sanıyorum oradaki öğrencilerin de bir kısmı çalışıyormuş yapımda.

Pepee'de gözüme bakan şeyler yok mu? Var elbet.
Bir kere Bebe'nin yaşına kafayı takmış durumdayım. Hem emekleyen hem bu kadar dilli bir bebek olur mu yahu? Cidden soruyorum olur mu? Kaç aylık bu bebe? Gerçekte Bebe'yi 2 yaşında bir çocuk seslendiriyormuş.

Türk yapımı olduğu ve "özümüzü korumalıyız" mesajı fazla gözümüze sokuluyor. "Özümüz" derken sadece halay ve halk oyunları türküleri mi geliyor akla? Kıraç gibi bir müzisyen çocuklar için daha güzel şarkılar yapabilir. Bölüm içinde konuyla ilgili şarkılar çok guzel mesela ama Pepee'den bağımsız şarkılar yapsa da biz de Twinkle'lardan Incy Wincylerden başka çocuk şarkısı duyabilsek.

Ya siz? Siz ya da çocuğunuz seviyor mu Pepee'yi? Peki Caillo mu döver yoksa Pepee mi?

24 Ekim 2011 Pazartesi

Van'a Yardım, Ama Nasıl?

Van depremiyle ilgili benim takip ettiğim blog listemde (hemen ekranın sağında) pek çok yazı bulabilirsiniz. Twitter'da da acil ihtiyaç listeleri retweet ediliyor sürekli. Takipte olmak gerek.

- İzmir için Büyükşehir Belediyesinin bir organizasyonu varmış:
İzmir Büyükşehir Belediyesi Van'a göndermek istediğiniz eşyalarınızı evinizden gelip alıyor.

Telefonu; 232 425 35 10 Afet koordinasyon 


– İzmir Bornova Belediyesi –  0 232 388 29 64
İzmir Bornova Uğur Mumcu Mrk.’de yardım toplanmaya devam ediliyor 0 232 388 29 64


- Izmir Balçova Belediyesi: Yardımlar semtevlerinde toplanıyor. Bilgi için: http://www.balcova.bel.tr/semtevleri/iletisim.html

 
Bir de bu blogdan guncel haberleri takip edebilirsiniz.

Lütfen nereye gittiği belirsiz yerlere yardım yapmayın. Böylesi felaketlerde fırsatçılar büyük bir hızla türeyiverir. Bir de etnik ayrımcılık ve nefret soylemlerine prim verme zamanı değil. Şurdaki yorumları okuyunca insan olduğundan şüphe ettim bazı kişilerin.

Sosyal medya sayesinde çok hızlı organize olundu. Umalım ki enkaz altındakilere de kolayca ulaşıp mimimum can kaybıyla atlatalım bu felaketi.

Doğallıktan Kırılıyoruz mu Ne?


Bizler Vita yağla ve salça-ekmekle büyüyen bir nesil değilmişiz gibi çılgınca bir doğallaşma yarışı içindeyiz. Metropollerin sıkış tepiş sitelerine Anadolu'dan kargoyla gelen organik sebze-meyveler, sütçü yolu gözlemeler, marketlerin organik stantlarını talan etmeler falan beslenme zincirinin sıradan bir halkası haline geliverdi. İstanbullu'ya göre tarlaya, bağa, bahçeye daha yakın olduğumdan belki, ben bu öykünmleri biraz abartılı buluyorum. Daha doğrusu "daha sağlıklı beslenme" talebine diyecek sözüm yok, hatta tamamen buna katılıyorum. Ama "herşeyin doğalı sağlıklıdır, köylü milletin efendisidir, paketlenmiş her ürün zehirdir" önermesinin de karşısındayım.

Hangi gıdadan, nerden başlayacağımı bilemiyorum. Hah, Tuna'nın enerji kaynaklarından biriyle, pekmezle başlayayım. Aslıberry yazmış ne güzel. Köylerde hababam, ayarsızca ve dengesizce kaynatılan pekmezler aslında sağlığa son derece zararlıymış.

Gıda Mühendisleri de geleneksel üretimdeki yüksek HMF* oranının kanserojen olduğundan bahsediyor. (Gıda sanayiinde kontrollü olarak bir çok yerde (örneğin ekmeğin kızartmasında ya da Créme Brulée'nin şekerini yakarken) oluşması istenen esmerleşme reaksiyonu kontrolden çıkarsa HMF istenmeyen bir yan ürün olarak ortaya çıkıyormuş.) Gıda satın alırken bilindik firmalara rağbet etmemizi, bir başka çözümün de henüz hiç bir makinanın insan duyuları kadar mükemmel gerçekleştiremediği tadımda olduğunu söylüyorlar. Eğer özellikle pekmezde ve reçelde aşırı yanmış bir tad alınıyorsa büyük olasılıkla ürünün HMF oranı yüksek anlamına geliyormuş.

Buyrun burdan yakın. Bunca sene biz Ege Bölgesi'nin "yin gari"li teyzelerinin kazanlarda kaynatıp eski kola şişelerine tıktığı pekmezleri tükettik, doğal diye.

Bunu öğrendiğimden beri (yaklaşık 1 yıldır) Koska'dan şaşmıyorum. 100+ yıllık firmanın Ar-Ge departmanına ve teknolojik altyapısına, yurdum köylüsünden daha çok güveniyorum, üzgünüm.

En çok tartışılan diğer mesele de süt. Çiğ süt mü, keçi sütü mü, UHT uzun ömürlü süt mü, günlük süt mü, Aysun The Sütçü'nün sütü mü derken kahvaltıda içeceğimiz 1 bardak süt burnumuzdan geldi. Ortada inanılmaz bir bilgi kirliliği var. Dahası bu "doğalcı" anneler, paketlenmiş ürün kullanan annelere çocuğuna zehir yediriyormuş gibi tepeden baktıklarından iş bir de "ennn bi' organik anne benim bi kerem" tadında bir yarışmaya dönüşüyor.
Sevgili Peri'yle İstanbul'da bu konuyu da konuştuk. Eşinin işi dolayısıyla süt ve süt ürünleri konusunda son derece bilgili kendisi. Eşimin kuzeninin, büyük firmalara süt temin eden bir inek çiftliği var ve biz de süt konusunda bu sayede çok bilgilendik. Size bu konudaki gerçekleri açıkalamak istiyorum. Rakamları birebir hatırlamamakla birlikte ana fikri vermede yeterli olduğunu düşünüyorum. 

- Süt ürünleri firmalarının belli kalite ve hijyen standartları vardır. İneğin memesinden süt sağılan ortamdaki duvarların fayans döşeli olması, sağım öncesi ineğin memesinin temizlenmesi, sütün boşaltıldığı kazanın temizliği vs gibi tonla faktör sütteki bakteri miktarını belirler. İyi firmalar belli bir miktarın ustundeki bakteri sayısını kabul etmez. Gerekirse sütü döker, o üreticiyle bir daha çalışmaz. Piyasada zaten 3-4 büyük süt firması var.Fiyatlarına bakarsanız anlarsınız zaten. Bunların ürettiği sütler en yüksek standartlarda üretilmiştir.

- Tesise gelen süt 135 dereceye dek hızla ısıtılıp bu ısıda birkaç saniye bekleyip sonra çok hızlı soğutulur ve paketlenirse uzun ömürlü süt oluyor. UHT sütün açılımı Ultra High Temperature-Çok Yüksek Sıcaklık.  Eğer 105 dereceye dek ısıtılıp soğutulup paketlenirse kısa ömürlü günlük süt olarak market raflarına gidiyor. . Aradaki temel fark maruz kalınan tepe noktası sıcaklığı. Uzun ömürlü sütler daha fazla ısıya maruz kaldığından hem lezzet kaybı oluyor hem de vitamin ve mineral açısından zayıflıyor. Bu sebeple en güzeli günlük pastorize süt.

- Çiğ süt merakı inanılmaz şekilde artmış durumda ama sonuçları ölümcül olabiliyor. Ben Tuna kadarken annem çiğ sütten yapılmış peyniri yiyip brusellaya yakalanmış. Ölümden dönmüş. Şimdilerde mail gruplarında falan sıklıkla "nerden çiğ süt bulabilirim?" türünden sorular görüyorum. Çiğ sütü sanırım kaynatmadan 41-42 dereceye getirip hemen mayalayıp yoğurt yapıp çocuklarına yediriyorlar. Bu tehlikenin nasıl göze alındığına aklım almıyor gerçekten.

- Hazır yoğurtlar sağlıklıdır. Ev yoğurdundan en büyük farkı kıvamı koyulaştırmak için süt tozu eklenmesidir. Tuna minnakken kefirimi de yoğurdumu da evde yaptığımdan basbaya ilim irfan sahibi olmuş ve mayalanacak süte, 3-4 kaşık süt tozu koymuştum. Evet daha kıvamlı bir yoğurdum oldu ve daha uzun süre dayandı. Tıpkı hazır yoğurtlar gibi. Ev yoğurdu yokken hazır yoğurt verdiği için sağa sola "allaaam yavrıma bir şey olur mu?" diye mail atan anneler, relax annem relax. Olmaz bi'şey.

Elim değmişken bir de sebze meyve olayına gireyim. "Eskiden bir domatesler, bir salatalıklar vardı, misss gibi" diyene şunu söylemek istiyorum: Bak dostum, senin özlediğin domates değil, çocukluğun. İçine Peter Pan kaçmış senin. Çocukken deli gibi koşar oynar ne bulursak iştahla yerdik. Şimdi sağ elimiz kuruyemiş tabağında, kucağımızda Nutella, sol el bilmem ne şarabında. Hiç çılgınca koşup yorulup acıkmıyoruz ki yediğimiz şeylerin tadına varalım. Öküz gibi sürekli yiyoruz. O eski domatesi zaman makinesiyle alıp getirsem yedirsem inan bana bi halt anlamazsın. Toksun çünkü. Dahası damak tadın değişti. Çocukluk nostaljinle domatesi karıştırma lütfen.

Yazın pazardan alıp derin dondurucuya attığımız bezelyeler var ya, onların dalından ne zaman koparıldığını biliyor muyuz? Ya da ziari ilaç kalıntısı olup olmadığını? Dondurulmuş gıda üreten firmalar dalından koptuktan birkaç saat sonra analiz edip işleyip donduruyor mesela. Bu bilgiler ışığında evde kendi yaptığım daha sağlıklı diyebilen var mı hala?
Çocukluğum turfanda sebzelerin üretildiği seraların dibinde, yazları da o en bi doğal sebzelerin yetiştiği köylerde geçti. İnan bana sevgili okur, o zamanlarda tarım daha denetimsiz yapılıyordu. Babam anlatır hep, sene '80lerin sonu. Patlıcanları mı biberleri mi ne bi hastalık sarmış. O ilacı atıyorlar, cık. Bu ilacı atıyolar olmuyor. En sonunda çiftçinin biri eczaneden bi antibiyotik almış, sulandırıp sıkmış bitkiye. Hastalığın kökünü kurutmuş.
Tam da bu sebepten pazardan alışveriş yaparken köylü tezgahlarından tırsıyorum. Denetim yok, bilgi yok ama hepsinin ağzında pelesenk olmuş bir laf: Gel ablaa geaal, horganik bunlar.

Yanlış olmasın, elitizim peşinde değilim. Ama "doğal" ve "organik" kelimelerini bu denli yüceltirken altının iyi doldurulmadığını düşünüyorum. İstanbul'da Buğday Derneği'nin organik pazarları sıkı denetlediğini duydum. Bu iyi bir gelişme ama hala ulaşılabilirliği çok çok az.

Tüm bunları neden yazdım? Evet her şeyin doğalı sağlıklıdır ama yemek yemek/yapmak, çocuklarımızı beslemek bu kadar eziyet haline gelmesin. Bir firma uzun yıllar ayaktaysa muhakkak işinin hakkını vererek çalışıyordur ve belli bir kaliteyi yakalamıştır. Evde yapamıyorsak hazırını alınca vicdan azabından ne kendimizi kurutalım ne de alamayanları ezelim. Çocuğunun minimum şeker tüketmesini, her gün yumurta, et ve sebzeyi dengeli vermek için çırpınan bir anne olarak yazıyorum bunu. Olamadığı şeyi kınayan insan profilinde değilim yani.

Organik kumaş ve bez üzerine de yazacaktım ama çok uzun oldu, sıkılır okumazsınız diye yazmadım. Bi dahakine artık ;)

18 Ekim 2011 Salı

İstanbul-Ankara-Antalya-İzmir Kazan Oldu, Biz Kepçe


Eylül ayı boyunca İstanbul-Ankara ve Antalya arasında seyahatteydik. İstanbul'da önce çok sevdiğim muhabir arkadaşım Arzu'yu evlendirdik. Sonra Sedat'ı, en son da hep sözünü ettiğim psikologve uyku danışmanı arkadaşım Aysun'un düğünlerine katıldık. Düğünlerin arasında birer hafta ara olunca tekrar git-gel yapmamak için İstanbul'da abimlerin evinde konuşlandık. Yabancı evde hem de baba desteği vs olmadan 3 hafta geçirmek zorunda kaldım.
Tuna artık 3+ yaş çocuğu olduğunu bu sefer iyice hissettirdi. Minimum sorunla atlattık bu seyyahlığı. Gündüz eğer evdeysek güzel ve uzun uykular uyudu. Ben de eğer bir önceki akşam sohbeti alkolle mayalayıp geç yattıysam, gündüz uykularına eşlik ettim. Oğlumla koyun koyuna uyudum.

Bizi bu seyahatlerde yoran iki şey oldu:
Birincisi Tuna'nın hala tamamlanmayan tuvalet eğitimi.
İkincisi de sürekli hava değişimine maruz kalmaktan mütevellit sürekli akan burnu ve genzi.

İkinci durumu tedavi için bol bol ıhlamur vermek zorunda kalınca kendiliğinden bıraktığı biberona -zorla-başlattım. Zira ıhlamuru fincanla içirmenin mümkünatı yoktu. Sıvı alımı had safhada olunca gece birkaç kez altına kaçırdı. Gündüz çiş kontrolü de zorlaştığından misafir oldugumuz evin muhtelif yerlerini üre ve ürik asitle tanııştırdık.

Bunlar dışında Tuna inanılmaz uyumluydu. Her gün yepyeni yerler keşfetmelere, Üsküdar-Beşiktaş takasına binmeye, İstiklâl'in efsane tramvayının geçişini izlemeye, fünikülerde son sürat Karaköy'e giderken "aşşaaaaa" diye kıkırdamaya, evin önünde kazı yapan kepçelere karşı ayran içmelere, kedi kankası Fitnaz'ı korkutmalara falan doyamadı.

 

İstanbul'da evlendirilecek kimse kalmayınca otobüsle Ankara'ya, Meltem'i evlendirmeye yollandık. Önceden derin bir araştırma yaptığımdan ve Kamil Koç'un rahat hatlarında her koltukta emniyet kemeri olduğunu öğrendiğimden içim rahattı. Muavinlerin ve diğer yolcuların şaşkın bakışları eşliğinde oto koltuğumuzu otobüse monte ettik. 5,5 saat boyunca ben kulaklığımı takıp film izledim; Tuna kâh etrafı izledi, kâh uyudu-uyandı. Uçakla seyahatten milyon kat daha konforlu bir yolculuktu. İncir Reçeli filmini ve bir de Roman Polanski ile ilgili bir belgeselin ilk 1 saatini izleyebildim. 

Ankara dönüşü arabayla Antalya'ya; ordan da uçakla İzmir'e döndük. 3 yaş sonrası gerçekten çok çok farklıymış. Artık her gittiğimiz yerde rahatlıkla uykuya dalan, düğünlerden eve geç dönüp geç yatınca geç kalkan, eskisi gibi sabahın köründe hortlamayan, ne dediğimi gayet net anlayan ve genelde kurallara uyan, kendi valizini taşıyan, bana yardım eden bir çocuk oldu Tuna. Çok değil geçen kış yaptığımız İstanbul gezisinin kabus gibi olduğunu hatırlayınca bu geldiğimiz nokta bir mucize. 0-3 yaş gerçekten bir başka devirmiş, 3 yaş sonrası bambaşka.