22 Temmuz 2011 Cuma

Çekirdek Aile vs Kalabalık Aile

Versus serisine devam :) (Önceki için tık)

Geçtiğimiz haftasonu Tuna'nın 3.yaş günü vesilesiyle pek kıymetli akrabalarımız ve dostlarımızla birlikteydik. Tuna balığım zevkten zevke koştu. Anneanne bir hafta boyunca bizdeydi, bir dediğini iki etmedi. Dedesi en şahane akülü arabaların olduğu parkları buldu. Tuna'dan mutlusu yoktu.
Tabi bu saadet kısa sürdü. Evli evine köylü köyüne gidince eski düzene döndük biz de.
El ayak çekildikten sonraki ilk gün klasik olarak zor geçti. Sabah uyanır uyanmaz anneannesine sırnaşmaya alışan Tuna, kahve içmeden uyanamayan anasının meymenetsiz yüzünü görmek istemedi. Sabahtan neredeyse öğlene dek mozurdandık karşılıklı. Sabah 2 kahve art arda çaktıktan sonra düşünmeye başladım. Herkeste aynı nakarat: Büyükler geldi-gitti, çocuklar huysuzlandı. Nedeeeen? Neden bu düzen böyle?
Kahvemi yudumlarken de yazmaya başladım.




Bir kere büyüklerin torun sevgisine hayran olmamak elde değil. Aralarında tutkulu bir aşk var sanki. İki tarafın da birbirini çok sevdiğini peşinen kabullenip işin özüne geçiyorum.
Bir kere bu anneanne/babaanne ve dede milletinin çocuk mızırdanmasına verdiği reaksiyon süresi çok kısa. Daha uvvaaa sesi çıktığı anda ayağa kalkıyorlar. Uzaktaysa ses verip olaya müdahale ediyorlar. Ben de şahsen buna çanak tutangillerdenim.
Misal...
Tuna uyanmış.
Mızırdanıyor. "Anne gözünü seveyim al götür şunu parka. Mümkünse 2 saat de gelmeyin. Al bu içme suyu. Bu boş şişeye de işet. Altına zıçsa da getirme"

Öğlen uykusundan vakitsizce uyanmış Ton balığı mozurdanmaktadır. "Dedesiii hadi sen al bunu da akülü arabaların olduğu parka götür" denir. O mızırtılar anında kesilir.

Anneanne-dede dünden razı zaten. Ben geniiiş geniş kahvemi içip kahvaltı hazırlayıp sanal ortamda sosyalleşirken bizimkiler de hayatından memnun.

Tabi bu devran hep böyle dönmez. Herkes evine dönüp ana-oğul başbaşa kalınca o mızırtılara verilen cevapların suresi uzadıkça uzar.

Daha önce de yazdığım gibi ben çocukların mızmızca edilen taleplerine hemen yanıt verilmemesi gerektiğine inanıyorum. Daha doğrusu böyle olması gerektiği konusunda feci ayar yedim. bkz bu yazı....
Büyükebeveynler daha hassas olduğundan her mıyklamaya el koyuyorlar.

Sonuç: Kendi kendini teselli edemeyen, kendiliğinden sakinleşemeyen, sürekli dikkati dağıtılarak sakinleştirilmeye çalışılan, sınırını bilemeyen çocuklar. Oysa o mızırtı ve annenin olaya müdahalesi arasındaki süre çocuğun öğrenme, ders alma, disiplin edilme ve sakinleşme süresi olmalı. Biz ne kadar hızlı müdahale edersek, kendiliğinden gelişmesi gereken o süreci o kadar çok baltalıyoruz.

Hemen senaryo yazıyorum: Perde takmak için ardiyeden merdiveni aldınız. İşiniz bitince merdiveni yerine kaldırmak için hamle yaparken o uykusu gelmiş ama merakı eksilmemiş bücür de çıkmak istedi. Birkaç kez çıktıktan sonra artık merdivenin işinin bittiğini ve kaldırmak gerektiğini söylediniz. Zira bücürün anası olarak o uykusuzlukla bi kaza çıkacağından eminsinizdir. Merdiveni yerine koymaya çalıştıkça volüm yükselir, ambulans sesi çıkaran oğlunuza direnip merdiveni yerine koyarsınız ama kıyamet de kopmuştur. Yapılacak iki şey var:
- Merdiveni geri verip kafasını yarmasına, kolunu kırmasına izin vermek.
- Kararlı bir şekilde merdiveni yerine koymak. Koyma hamlesi yaptıkça ambulans sesi daha da yakına gelip beyninizi ütüleyeceğinden burda da yapılacak şeyler ikiye ayrılıyor.

1- "Aaaa bak kuş geçiyor. Hadi balkondan bakalım, ekmek atalım kuşlara" demek. Kısa sürede susması kuvvetle muhtemel.

2- "Sana bunu veremem, çünkü kafanı yarmanı istemiyorum. Çünkü seni çok seviyorum" diyip konuyu kapatmak. Kıçını yırtana dek ağlayacaktır muhtemelen. Şansını sonuna dek zorlayacaktır. Ağlamaktan kusabilir. Ama emin olun bir süre sonra sakinleşecektir.

2 yaş sonrası çok yaşanan senaryolar bunlar. O dönemde ne yapsam nasıl müdahale etsem diye düşünürken ve kendi kendime beyin jimnastiği, deneme/yanılma yaparken farkettim ki ne kadar esnek olursam o kadar çok mızmızlanıyor.

Geçen hafta 3 yaşına giren Tuna - evde yaşanan -bu tip krizlerde artık odasına girip yatıyor. Bir süre daha ağlayıp sakinleşiyor. İyice sakinleşince yanına gidiyorum. Mıncırıyorum, hırpalıyorum, ısırıyorum.
"Nerenden gıdıklayayım seni?" diye soruyorum. "Mime" diyince memesinden gıdıklıyorum. Olayı kapatıyoruz. Böyle böyle 2 yaş krizlerimiz azaldı.
Tabi bunda benim tek başına bir anne olmamın verdiği zorlayıcı etki önemli. Destek kuvvetlerim olsaydı asla bu kadar kararlı olamazdım. Çünkü evde "Alın şunu başımdaaan!" deyince seve seve bakacak, teselli edecek birkaç gönüllü olurdu.


Kordon'da keyif yapan anne cenâhıyla 4 saat geçiren Tuna balığı.

Biz böyle yalnız olunca çanta misali Tuna'yı her yere götürüyorum. Muhasebeciye, Kordon kıpraşmalarına, ağdacıya.... Artık hemen her yerde uzun saatler kalabiliyor. Yanımızda ne varsa onunla oynuyor, dişine göre yemek varsa çöpleniyor. Ortamda başka çocuk olmadığı sürece sorunsuzca takılıyor. Başka çocuklardan da sevdiği arkadaşları varsa yine sorunsuz oynuyorlar. Kendi aralarında çıkan sorunlarda da "o senin arkadaşın, kendin hallet!" diyip kenara çekiliyorum bir süredir.

Tam da anlattığım bu "yalnız anne" olmanın çok büyük dezavantajlarını da yaşıyoruz. Sosyalleşmelerimiz kendiliğinden oluvermiyor. Yaşamımıza girip çıkan çok olsa da temelde iki kişiyiz.

3 yaşa birkaç ay kala konuşmaya başladı. O da 2 yaş civarı seviyesindeki kelime tekrarları gibi Her gün en az 2-3 yeni sözcük telffuzlarıyla hızlı ilerlesek de akranlarına nazaran hayli geride.

2 yaşından beri oyuncakları ve kitaplarıyla kendi kendine uyuyan, emmeyi 9 aylıkken kendiliğinden bırakan bir çocuk olmasına rağmen bana hala çok fazla bağımlı.
Kreşlerin önünden geçerken anlatıyorum. İşte burası şöyle güzel falan filan. Kapısından bile girmek istemiyor. O da haklı. Bu 3 yıl içinde bakımının %90ı bendeydi. Bezini değiştirmekten yedirmeye, kitap okumaktan yıkamaya... "Uzun süre emzirmek ya da birlikte uyumak çocuğun bağımsızlığına sekte vurur" tezinin anti-tezi gibiyiz...

Denge, denge, denge.. Yaşamın özü gibi bu konuda da dengeli olmak şart. Ve ne iyi ki/ne yazık ki ne ekersen onu biçiyorsun...





15 Temmuz 2011 Cuma

Yapılmışı Var!

Geçtiğimiz ay sonu Tuna tuvalet, çiş-kaka işlerine teşne olmaya başlayınca apar topar doktora gittik. Daha 3 yaş kontrolüne birkaç hafta vardı ama ben bu hassas konuda doğruları/yanlışları anlayayım diye kapısını çaldım doktorumuzun. O konuda içimizi rahatlattı ki bu başlı başına ayrı bir post konusudur.

Sonra klasik ne yiyor ne içiyor muhabbeti başladı. Ben de anlattım.
Kahvaltıda tek bıldırcın yumurtasıyla ve yarım tatlı kaşığı şekerle yaptıgım çakma keşkül :)

Diğer ana öğünlerde makarna ya da etli kuskus, etli sebzeli bulgur pilavı.
Aralarda kuru meyve ve kuruyemiş. Hepsi bu. Bir kalem daha ekleyemem, o derece tutucudur yemek konusunda.

Boyu da kilosu da %90larda olunca, koca kış bir kere bile burnu akmadan geçince doktor da yemek seçmesine rağmen çok sağlıklı beslendiğini söyledi ve etli sebzeli bulgurun tarifini sordu.
Anlattım.
Haftada ortalama 4 kere bunu yediğini soyleyince de "ee çok güzel, nerdeyse her gıdayı alıyor sayılır" dedi.

Bu kıymetli ama selülitli kıçımdan uydurma tarifi sizinle de paylaşayım dedim. Zira sebze ve çorba sevmeyen çocuklar için son derece besleyici bir tarif. Fotoğraf ozellikle koymadım. Çünkü "yapılmış" değil, "kusulmuş" gibi görünüyor. Ama inanın bana tadı çok güzel oluyor.

- 1 ufak soğan
- 1 diş sarımsak (Ortasındaki yeşil kısmı çıkarırsanız daha az asidik oluyor)
- Zeytinyağı ve ayçiçek yağı (İkisinde de farklı yağ asitleri oldugundan birlikte kullanın)
- 1 çay bardağı yıkanmış kalın bulgur
- 50 gr kadar haşlanmış, tiftilmiş yağsız kırmızı et. (Tuna kuzu etini pek sevmediğinden tamamen yağsız dana eti alıyorum)
- 1 domates
- 1 çay kaşığı biber salçası
- Kakalanmak istenen sebze. En güzel kakalananlar rendelenmiş yarım kereviz, ufak bir havuç, bir küçük kabak ve ince ince doğranmış semizotu. Semizotu tam bir omega-3 deposu. Pişince de değerini yitirmediğinden ve baskın bir tadı olmdağından bu ölçüye göre 1 koca avuç koyabilirsiniz. Ben genelde 2 farklı sebzeyi birlikte kullanıyorum.

Soğanı minicik doğrayıp kavurun. Sonra salçayı kavurup rendelenmiş domatesi, rendelenmiş kakalanacak sebzeyi ve tiftilmiş eti ekleyin. Etler ve sebzeler biraz kavrulursa daha lezzetli oluyor. Sonra yıkanmış bulguru atın ve kavurmaya devam edin. Bu noktada biraz daha yağ gerekebiliyor. Çocukların iyi kalite yağa ihtiyacı vardır. Bol bol zeytinyağı koyabilirsiniz. En son semizotunu da atıp 2 çay bardağı suyu ekleyip, bi çimdik de şeker koyup kapağı kapatın.

Bu ölçüyle yaptığım yemeği Tuna 2 gun yiyor.

İçinde kâfi miktarda vitamin, likopen, B-12, tam tahıl, demir ve doymamış yağ var. O sebzeyi sevmezse bu sebze var. Zaten doktorların çoğu sebze konusunda baskıcı olmayın diyor. Sadece tek bir sebze yiyorsa bile yeterliymiş. Hemen hemen tum sebzeler birbirinin ikamesiymiş. Yani sadece bezelye yiyor diye uzulmeyin. Bezelye de bir taze fasulye de...

"Aman be Hülya, ben o kadar zahmete gelemem. Yok mu bunun pratik yolu?" derseniz, buyrun yapılmışına gelin.
Ailemizin makarnası Barilla, çocuklar için çok güzel bir ürün çıkarmış: Piccolini makarna. Şimdilik 3 çeşidi var. Domatesli hariç hepsini denedik. Yeşilliyi pek sevmedik, ama balkabaklı ve havuçlu gayet lezzetli. Diğer çocuk makarnalarının aksine sebze suyu değil sebze püresi koyulmuş. Her bir pakette içeriğindeki sebze miktarı yazıyor. Siz de çocuğunuzun kaç tabak yediğini ve kaç gram sebze aldığını hesaplayıp sonra da "Allah bana akıl fikir versin. Ne zaman bırakacağım çocuğun yediğini/içtiğini saymayı acaba? Amaaaan iki dirhem sebze yedi ya işte, varsın olsun" diyerek huzur içinde uyuyabilirsiniz.











Posted by Picasa

7 Temmuz 2011 Perşembe

Ecnebi Anne vs Yurdum Annesi


Mahallenin teyzelerinin yanına teklifsizce sokulup ekmek kemiren Ton

Yurtdışında Türk olarak sürekli yaşamanın ezikliğinden midir nedir bitmek bilmez bir Batılı hayranlığımız var. Aman efendim onların çocukları nasıl efendiymiş, ne güzel söz dinlermiş. Nasıl sınırlarını bilir, kendiliklerinden uyur, anne-babalarını hiç üzmez, tatil köylerinde bizim bebeler avazı çıkana dek ağlarken onların çocukları guzelce kendi yemeklerini yerlermiş de falan filan..

Muhtemelen hepsi doğrudur. Aferindir ecnebi anne-babalara. Çocuklarının eline uyku bezini verip hava kararır kararmaz uyutmayı, kendi kendilerine yemek yedirmeyi başarırlar. Yurdum annnesi çocuğu başı dönene dek ayağında sallamaktadır, boğazından iki kaşık daha tarhana geçsin diye saçını süpürge etmektedir. Bunlar muhtemelen hepimizin itirazsız kabul ettiği eksiklerimizdir diye düşünüyorum. Evet ne yazık ki çocuk yetiştirirken yapıyoruz bu hataları.

Peki bu adamlar olayı bu kadar "çözmüşse" neden Batı'da Türk olmak bu kadar zor?

Green Card çekilişini kazanıp ABD'ye; iş için inanılmaz guzel şartlarda Avusturya'ya giden yakın dostlarımız var. Hepsi tırıs tırıs geri döndü. Konuştuğum bir çok blog arkadaşım da geri dönmekle dönmemek arasında gidip geliyor. Hemen hepsinin ortak soylemi aynı:

Devlet, vatandaşın tüm şartlarını mukemmelleştirmiş, sosyal devlet politikaları harika işliyor. Çocuk yetiştirmek destekleniyor. Sağlıklı, eğitimli ve sorunsuz bir birey olmak destekleniyor ama insanı çıldırtan bir yalnızlık var. Herkes birer ıssız adam/kadın. Sokakta düşüp kalsanız kimse dönüp bakmıyor. Herkes birbirine yabancı. Bu yabancılık bizim gibi sonradan o ülkeye gidenleri çok mutsuzlaştırıyor.
Eee, nereye gitti bu adamların o imrenilen çocuklukları? Büyünce bozuluyor mu büyü?

Geçenlerde Nurturia'da Esra ABD'nin en çok izlenen programlarından birinin videolarını paylaşmıştı: Supernanny... Çocuklarının dvaranış/uyku/yemek/eğitim sorunlarıyla başa çıkamayan aileler "alooo, yetiş super nenii" diye çığırıyor. Dadımız da superman edasıyla olaya el koyuyor. Dadı birkaç gun sadece gözlem yapıyor, sonra çözüm önerilerini sıralıyor.

Konsepte bayılmakla birlikte izlediğim bölümlerdeki harala güreleden ve çocukların sadece disipline edilecek yaratıklar gibi görülmesinden dolayı çok rahatsız oldum. Çocukların çoğu biraz uç örnekler, aileler işlerin çığırından çıktığı, bardağın taştığı noktadalar falan ama bir tane bile şefkatli sarılma, bir çocukla oyun oynama görmedim. Şöyle bi hoplatmayı, gıdıklamayı, mıncırmayı boğuşmayı zaten geçtim bir tanesi bile çocuğunu öpmedi.

Bu ailelerin hepsi çocukları için en iyisini istiyor. Tıpkı bizim gibi. Ama onlar çocuklarla arasına inanılmaz bir mesafe koyuyor. Fazla yüzgöz olmuyorlar...

Esra yine aynı gün bir ofis çalışanının kist sancısıyle yere yığıldığını ve bir çok kişinin olayı umursamadan çalışmaya devam ettiğini söyledi. Bizim en acımasız plazalarımızdaki en kurt çalışanlar bile buna kayıtsız kalmazdı sanırım.

Neyse uzatmayayım. Bizdeki fazla laubali ilişkilerden, sokaktaki teyzenin "aayy yavrum üşümesin çocuk" diye yolumu çevirmesinden, sadece 10 dakikadır sohbet ettiğim taksi şoförünün "ev kendinizin mi?" diye sorma cüretinden, yurdum çocuklarının anneanne-dede demeden vurup tükürmesinden, gece yatmak-sabah kalkmak bilmemesinden ve bunun gibi bir sürü şeyden rahatsız oluyorum. Ama o kadar da kötü değiliz be blog!
Bir kere çocuklarımızla çok güzel oynayabiliyoruz. Dedeler ufacık bebeye kahkaha attırmak için maymuna dönüyor. Çocuklarımızı cılkını çıkarana dek öpüyoruz, hoplatıyoruz.
Bizimki en azından öpülmekten helak oluyor :)
Daha dün parkta hiç tanımadığı bir grup teyzenin yanına çömelip ekmek yedi misal. Giderken de öpücük vermeyi ihmal etmedi. Bir Avrupalı ve dahi ABD'li anne baba için şok edici bir andı muhtemelen. Pedofili şüphesiyle şarbonlu ekmek paniğinin kıyasıya rekabeti vardır o bireysel dimağlarda.

Tam da bu nedenle artık Batı'da çocuğuyla birlikte uyumak, yıllarca emzirmek, doğal ebeveynlik akımları hortlamış durumda. Batı'nın kontrollü, disiplinli, çalışkan ama biraz da robotik insanları, artık Doğu'nun sosyal yanı zengin, duygusal, kırılgan, çokça kusurlu, duygularını saklayamayan vatandaşlarına öykünüyor.

Bizimki gibi çok dokunmatik ilişkilerin olduğu toplumlarda bebeğine o sevgiyi vermek için birlikte yatmak ya da yıllarca emzirmek bence şart değil diye de ekleyeyim.

Hemen her konuda olduğu gibi işin sırrı dengeyi tutturmak diye düşünüyorum. Çocuklarımıza sınır koymayı biraz daha başarabilirsek, daha iyi uyumalarını sağlayıp daha doğru yönlendirebilirsek, biraz daha özgür bırakıp hayatı keşfetmelerine yardım edersek bu kadar güzel sevilen, okşanan çocuklarımızla kimse tutamaz bizi.

AB'ye bile gireriz alimallah :)

Alpi'nin doğumgunuden Ton karesiyle biter bu post.






5 Temmuz 2011 Salı

Caillou: Dost mu? Düşman mı?






Tuna'nın TV ile ilişkisini -ki o da Baby TV'den ibaretti- 2 yaş civarı kestik. Sebep zaman kavramı olmadığı için sürekli aynı çizgi filmi (The Cudlies, Tuna'nın deyimiyle "dodo") talep etmesiydi. İstediği çıkana dek arada diğer sevmediği programları da mızırdana mızırdana izliyor, başka da bir şey yapmak istemiyordu. Derken bir gun "TV bozuldu, dodo artık evine gitti" diyerek Baby TV'ye veda ettik. Hepi topu 2-3 gün daha dodo'layarak gezdi evde. Sonra da unuttu gitti.




Geçtiğimiz aylarda Antalya'dayken aşırı hareketli olmasından bunalıp evde Yumurcak Tv açtım. Haliyle Tuna annemlerin evinde ilk kez o keltoş veletle, Caillou ile tanıştı. Aslında 2 yaş civarında birkaç kez görmüş ama hiç oralı olmamıştı. Ancak son izlediğinde resmen büyülenmiş gibi ekrana çakıldı kaldı. O zamandan beri yemek saatlerini Caillou+ Samsung Galaxy S işbirliğiyle geçiriyoruz... Tuna Youtube videoları arasında kendi gezinebildiğinden, yemek sonrası bana da siparişlerimle ilgilenmek için gerekli zaman kalmış oluyor.



Oğlum bu denli tutkuyla bağlanınca "neymiş bu veledin alamet-i farikası?" diyerek ben de izlemeye başladım. Malum internet annelerinden pedagoglara çok geniş bir anti-caillou ittifakı mevcut. Komik bir örneği burda mesela.



Hiç izlememiş olanlar için anlatayım. Ecnebi memleketin birinde anne-baba ve küçük kız kardeşi Rosie ile yaşayan 4 yaşında bir oğlan çocuğu Caillou. Meraklı, keşfetmeyi seven bir çocuk ve ailesi de ona bu konuda surekli yardım ediyor. (Jenerik müziğinden apartma cumle :P)


Ama asıl olay annesi.


İnanılmaz sakin ve tatlı dilli bir anne. Asla bağırıp çağırmayan, Caillou'nun keşfetme isteklerini anında yerine getiren, hemen çözüm üreten ideal ötesi bir anne. Baba da öyle ama kendisi sanırım işe gittiğinden pek iştirak edemiyor ortamlarda.




Bu haliyle klasik bir ideal aile portresi çiziyorlar. Annelerin büyk bir kısmı da Caillou'ya değil de annesine gıcık. O kadar pozitif bir kadın ki bizim gibi sesi kısılana dek bağırmıyor, bu yuzden onun oğlu ve kızı muhteşem uyumlu çocuklar, hiç uykusuz kalmıyor, çocuklarına her dakika bir şeyler öğretecek ve oynayacak enerjisi var.




Ben de başlarda her yorgun anne gibi Caillou'nun annesindne nefret ettim :)


Sonra bu çizgi seriyi yaratan pedagog ekibinin alttan alta vermek istediği mesajları düşündüm.


Çıkan sonuçlar:




- Caillou aslında anne-baba eğitim serisi olmaya aday bence. Nasıl daha iyi ebeveyn olunur? sorusunu cevabı gibi çoğu şey. Mesela bir bölümde Caillou ve arkadaşı Leo evde arabalarla oynuyorlar. Ortalığı çok dağıtıyorlar. Anne gelip aynen şunu soyluyor:"Ooo ne çok iş yapmışsınız, acıkmış olmalısınız. Siz ortalığı toparlarken ben de yemek hazırlayayım".




Buyrun çocuklara dağıttığını toplatma yöntemi. "Normal" bir Türk annesi söylene söylene kendi toplar, siniri tepesine çıkar sonra olmadık bir şey için çocuğuna bağırır. Sonra da Caillou'nun annesini bir kaşık suda boğmak ister.




Bu arada bir süredir bu dağıttığını toplama konusunda uğraşıyorum. Mesela acıktı mı? Önce şu şu şunları yerşne koyalım, ben de o arada yemeği ısıtayım.. diyorum. O oyuncaklar alındığı yere aynen geri konuluyor. Bir oyuncağı-eğer büyükse ve yer kaplıyorsa- istediğinde eskisini yerine koymasını istiyorum falan filan... Adım adım Caillou-Mom olacağım, evet azimliyim :)




- Çocuklara ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz de önemli. Mesela Caillou bir seferinde arkadaşı Clementine'ın ailesiyle ile çilek toplamaya gidiyor. Yalnız gitmekten çekindiği için babasını da yanında istiyor. Babası "olmaz Caillou, sen Celementine'ın özel misafirisin" diyor. "Normal" bir Türk babası "len amma korktun, seni yemeyecekler ya. Arkadaşın o senin. Hadi hadi erkekler korkmaz" diyip yallah tazzik kovar oğlanı. Caillou ebeveynleri empati kurmamıza yardımcı oluyor.




- Çocuklara sorumluluk vermenin yaşı yoktur. Kendi boyuna uygun bir poşeti taşımak, minicik ev işlerine yardım etmek, en azından kendi eşyalarının ve oyuncaklarının sorumluluğunu üstlenmek 3 + bir çocuktan beklenmelidir. Bir bölümde annesi, kardeşi ve Caillou alışverişe gideceklerdir. Annesi Caillou'dan alışveriş listesini ezberlemesini ve boylece alışverişte kendisine yardım etmesini istiyor. Çözüm yine her zamanki gibi basit :) Şarkı soyleyerek ezberletmek.


- Siz Caillou'nun annesi olmaya ne kadar yaklaşırsanız, ne kadar sakin kalmayı başarırsanız çocuğunuz da o kadar uyumlu oluyor. Gayet ciddiyim. Kabul, bazen uzun açıklamalar yerine sertçe "tamam, bitti" diye kestirip atmak daha etkili ama bu aralar bizde uzun uzun açıklamalar kriz savmada daha etkili.




Demem o ki bardağın dolu tarafına bakmak gerek bazen. Bir dönem yayınlayan muhafazakar kanalın gudik dindar çevirilerine takılmadan izleyebilmek gerek. Bir dönem "rabbim rahmet yağdırıyor" gibi cümleler duyulmuş Caillou'da. Ben izleyenlerin yalancısıyım...




Yukarda verdiğim linki açtıysanız daha da şaşıracaksınız, zira pedagog hanım Caillo'nun ailesinin kibarlığına takmış. Güzel Türkçemizin sağol yerine teşekkür ederim denilerek kirletildiği görüşünde.


Sözünü ettiği utanma, ölüm, karanlık korkusu gibi duyguların da çocukların er geç tanışması gereken duygular olduğunu düşünüyorum. Çocukları fanusa kapatıp her türlü kötülükten ve köt duygulardan korumak imkansız.




Bu arada tüm Caillou serisi aslında bir masal kitabı. Bir kadın etrafına çocukları toplayıp onlara kitaptan masal okurken akıyor her şey. Haliyle arkada sürekli anlatan bir dış ses var. Pedagog hanıma biri bu ayrıntıyı da verse iyi olacak. Zira çocukların bu şekilde aptal yerine koyulduğundan neredeyse emin!!

1 Temmuz 2011 Cuma

Profesyonel Çekim

Tükkan'ımın adeta imzası haline gelen slingler için profesyonel bi çekim yaptık.
Fotoğrafları sevgili Latife Tunç çekti.
Blogdan ve Nurturia'dan tanıdığım anne arkadaşlarım Neşe, Burcu, Peri, Azra ve Nihan sağolsun beni kırmayıp bebelerini kapıp çekime geldi.
Fotoğrafçı annenin elektriği, model annelerin ışığı, bebelerin enerjisi derken ortaya işte bu harika kareler çıktı.























Posted by Picasa