24 Ekim 2011 Pazartesi

Van'a Yardım, Ama Nasıl?

Van depremiyle ilgili benim takip ettiğim blog listemde (hemen ekranın sağında) pek çok yazı bulabilirsiniz. Twitter'da da acil ihtiyaç listeleri retweet ediliyor sürekli. Takipte olmak gerek.

- İzmir için Büyükşehir Belediyesinin bir organizasyonu varmış:
İzmir Büyükşehir Belediyesi Van'a göndermek istediğiniz eşyalarınızı evinizden gelip alıyor.

Telefonu; 232 425 35 10 Afet koordinasyon 


– İzmir Bornova Belediyesi –  0 232 388 29 64
İzmir Bornova Uğur Mumcu Mrk.’de yardım toplanmaya devam ediliyor 0 232 388 29 64


- Izmir Balçova Belediyesi: Yardımlar semtevlerinde toplanıyor. Bilgi için: http://www.balcova.bel.tr/semtevleri/iletisim.html

 
Bir de bu blogdan guncel haberleri takip edebilirsiniz.

Lütfen nereye gittiği belirsiz yerlere yardım yapmayın. Böylesi felaketlerde fırsatçılar büyük bir hızla türeyiverir. Bir de etnik ayrımcılık ve nefret soylemlerine prim verme zamanı değil. Şurdaki yorumları okuyunca insan olduğundan şüphe ettim bazı kişilerin.

Sosyal medya sayesinde çok hızlı organize olundu. Umalım ki enkaz altındakilere de kolayca ulaşıp mimimum can kaybıyla atlatalım bu felaketi.

Doğallıktan Kırılıyoruz mu Ne?


Bizler Vita yağla ve salça-ekmekle büyüyen bir nesil değilmişiz gibi çılgınca bir doğallaşma yarışı içindeyiz. Metropollerin sıkış tepiş sitelerine Anadolu'dan kargoyla gelen organik sebze-meyveler, sütçü yolu gözlemeler, marketlerin organik stantlarını talan etmeler falan beslenme zincirinin sıradan bir halkası haline geliverdi. İstanbullu'ya göre tarlaya, bağa, bahçeye daha yakın olduğumdan belki, ben bu öykünmleri biraz abartılı buluyorum. Daha doğrusu "daha sağlıklı beslenme" talebine diyecek sözüm yok, hatta tamamen buna katılıyorum. Ama "herşeyin doğalı sağlıklıdır, köylü milletin efendisidir, paketlenmiş her ürün zehirdir" önermesinin de karşısındayım.

Hangi gıdadan, nerden başlayacağımı bilemiyorum. Hah, Tuna'nın enerji kaynaklarından biriyle, pekmezle başlayayım. Aslıberry yazmış ne güzel. Köylerde hababam, ayarsızca ve dengesizce kaynatılan pekmezler aslında sağlığa son derece zararlıymış.

Gıda Mühendisleri de geleneksel üretimdeki yüksek HMF* oranının kanserojen olduğundan bahsediyor. (Gıda sanayiinde kontrollü olarak bir çok yerde (örneğin ekmeğin kızartmasında ya da Créme Brulée'nin şekerini yakarken) oluşması istenen esmerleşme reaksiyonu kontrolden çıkarsa HMF istenmeyen bir yan ürün olarak ortaya çıkıyormuş.) Gıda satın alırken bilindik firmalara rağbet etmemizi, bir başka çözümün de henüz hiç bir makinanın insan duyuları kadar mükemmel gerçekleştiremediği tadımda olduğunu söylüyorlar. Eğer özellikle pekmezde ve reçelde aşırı yanmış bir tad alınıyorsa büyük olasılıkla ürünün HMF oranı yüksek anlamına geliyormuş.

Buyrun burdan yakın. Bunca sene biz Ege Bölgesi'nin "yin gari"li teyzelerinin kazanlarda kaynatıp eski kola şişelerine tıktığı pekmezleri tükettik, doğal diye.

Bunu öğrendiğimden beri (yaklaşık 1 yıldır) Koska'dan şaşmıyorum. 100+ yıllık firmanın Ar-Ge departmanına ve teknolojik altyapısına, yurdum köylüsünden daha çok güveniyorum, üzgünüm.

En çok tartışılan diğer mesele de süt. Çiğ süt mü, keçi sütü mü, UHT uzun ömürlü süt mü, günlük süt mü, Aysun The Sütçü'nün sütü mü derken kahvaltıda içeceğimiz 1 bardak süt burnumuzdan geldi. Ortada inanılmaz bir bilgi kirliliği var. Dahası bu "doğalcı" anneler, paketlenmiş ürün kullanan annelere çocuğuna zehir yediriyormuş gibi tepeden baktıklarından iş bir de "ennn bi' organik anne benim bi kerem" tadında bir yarışmaya dönüşüyor.
Sevgili Peri'yle İstanbul'da bu konuyu da konuştuk. Eşinin işi dolayısıyla süt ve süt ürünleri konusunda son derece bilgili kendisi. Eşimin kuzeninin, büyük firmalara süt temin eden bir inek çiftliği var ve biz de süt konusunda bu sayede çok bilgilendik. Size bu konudaki gerçekleri açıkalamak istiyorum. Rakamları birebir hatırlamamakla birlikte ana fikri vermede yeterli olduğunu düşünüyorum. 

- Süt ürünleri firmalarının belli kalite ve hijyen standartları vardır. İneğin memesinden süt sağılan ortamdaki duvarların fayans döşeli olması, sağım öncesi ineğin memesinin temizlenmesi, sütün boşaltıldığı kazanın temizliği vs gibi tonla faktör sütteki bakteri miktarını belirler. İyi firmalar belli bir miktarın ustundeki bakteri sayısını kabul etmez. Gerekirse sütü döker, o üreticiyle bir daha çalışmaz. Piyasada zaten 3-4 büyük süt firması var.Fiyatlarına bakarsanız anlarsınız zaten. Bunların ürettiği sütler en yüksek standartlarda üretilmiştir.

- Tesise gelen süt 135 dereceye dek hızla ısıtılıp bu ısıda birkaç saniye bekleyip sonra çok hızlı soğutulur ve paketlenirse uzun ömürlü süt oluyor. UHT sütün açılımı Ultra High Temperature-Çok Yüksek Sıcaklık.  Eğer 105 dereceye dek ısıtılıp soğutulup paketlenirse kısa ömürlü günlük süt olarak market raflarına gidiyor. . Aradaki temel fark maruz kalınan tepe noktası sıcaklığı. Uzun ömürlü sütler daha fazla ısıya maruz kaldığından hem lezzet kaybı oluyor hem de vitamin ve mineral açısından zayıflıyor. Bu sebeple en güzeli günlük pastorize süt.

- Çiğ süt merakı inanılmaz şekilde artmış durumda ama sonuçları ölümcül olabiliyor. Ben Tuna kadarken annem çiğ sütten yapılmış peyniri yiyip brusellaya yakalanmış. Ölümden dönmüş. Şimdilerde mail gruplarında falan sıklıkla "nerden çiğ süt bulabilirim?" türünden sorular görüyorum. Çiğ sütü sanırım kaynatmadan 41-42 dereceye getirip hemen mayalayıp yoğurt yapıp çocuklarına yediriyorlar. Bu tehlikenin nasıl göze alındığına aklım almıyor gerçekten.

- Hazır yoğurtlar sağlıklıdır. Ev yoğurdundan en büyük farkı kıvamı koyulaştırmak için süt tozu eklenmesidir. Tuna minnakken kefirimi de yoğurdumu da evde yaptığımdan basbaya ilim irfan sahibi olmuş ve mayalanacak süte, 3-4 kaşık süt tozu koymuştum. Evet daha kıvamlı bir yoğurdum oldu ve daha uzun süre dayandı. Tıpkı hazır yoğurtlar gibi. Ev yoğurdu yokken hazır yoğurt verdiği için sağa sola "allaaam yavrıma bir şey olur mu?" diye mail atan anneler, relax annem relax. Olmaz bi'şey.

Elim değmişken bir de sebze meyve olayına gireyim. "Eskiden bir domatesler, bir salatalıklar vardı, misss gibi" diyene şunu söylemek istiyorum: Bak dostum, senin özlediğin domates değil, çocukluğun. İçine Peter Pan kaçmış senin. Çocukken deli gibi koşar oynar ne bulursak iştahla yerdik. Şimdi sağ elimiz kuruyemiş tabağında, kucağımızda Nutella, sol el bilmem ne şarabında. Hiç çılgınca koşup yorulup acıkmıyoruz ki yediğimiz şeylerin tadına varalım. Öküz gibi sürekli yiyoruz. O eski domatesi zaman makinesiyle alıp getirsem yedirsem inan bana bi halt anlamazsın. Toksun çünkü. Dahası damak tadın değişti. Çocukluk nostaljinle domatesi karıştırma lütfen.

Yazın pazardan alıp derin dondurucuya attığımız bezelyeler var ya, onların dalından ne zaman koparıldığını biliyor muyuz? Ya da ziari ilaç kalıntısı olup olmadığını? Dondurulmuş gıda üreten firmalar dalından koptuktan birkaç saat sonra analiz edip işleyip donduruyor mesela. Bu bilgiler ışığında evde kendi yaptığım daha sağlıklı diyebilen var mı hala?
Çocukluğum turfanda sebzelerin üretildiği seraların dibinde, yazları da o en bi doğal sebzelerin yetiştiği köylerde geçti. İnan bana sevgili okur, o zamanlarda tarım daha denetimsiz yapılıyordu. Babam anlatır hep, sene '80lerin sonu. Patlıcanları mı biberleri mi ne bi hastalık sarmış. O ilacı atıyorlar, cık. Bu ilacı atıyolar olmuyor. En sonunda çiftçinin biri eczaneden bi antibiyotik almış, sulandırıp sıkmış bitkiye. Hastalığın kökünü kurutmuş.
Tam da bu sebepten pazardan alışveriş yaparken köylü tezgahlarından tırsıyorum. Denetim yok, bilgi yok ama hepsinin ağzında pelesenk olmuş bir laf: Gel ablaa geaal, horganik bunlar.

Yanlış olmasın, elitizim peşinde değilim. Ama "doğal" ve "organik" kelimelerini bu denli yüceltirken altının iyi doldurulmadığını düşünüyorum. İstanbul'da Buğday Derneği'nin organik pazarları sıkı denetlediğini duydum. Bu iyi bir gelişme ama hala ulaşılabilirliği çok çok az.

Tüm bunları neden yazdım? Evet her şeyin doğalı sağlıklıdır ama yemek yemek/yapmak, çocuklarımızı beslemek bu kadar eziyet haline gelmesin. Bir firma uzun yıllar ayaktaysa muhakkak işinin hakkını vererek çalışıyordur ve belli bir kaliteyi yakalamıştır. Evde yapamıyorsak hazırını alınca vicdan azabından ne kendimizi kurutalım ne de alamayanları ezelim. Çocuğunun minimum şeker tüketmesini, her gün yumurta, et ve sebzeyi dengeli vermek için çırpınan bir anne olarak yazıyorum bunu. Olamadığı şeyi kınayan insan profilinde değilim yani.

Organik kumaş ve bez üzerine de yazacaktım ama çok uzun oldu, sıkılır okumazsınız diye yazmadım. Bi dahakine artık ;)

18 Ekim 2011 Salı

İstanbul-Ankara-Antalya-İzmir Kazan Oldu, Biz Kepçe


Eylül ayı boyunca İstanbul-Ankara ve Antalya arasında seyahatteydik. İstanbul'da önce çok sevdiğim muhabir arkadaşım Arzu'yu evlendirdik. Sonra Sedat'ı, en son da hep sözünü ettiğim psikologve uyku danışmanı arkadaşım Aysun'un düğünlerine katıldık. Düğünlerin arasında birer hafta ara olunca tekrar git-gel yapmamak için İstanbul'da abimlerin evinde konuşlandık. Yabancı evde hem de baba desteği vs olmadan 3 hafta geçirmek zorunda kaldım.
Tuna artık 3+ yaş çocuğu olduğunu bu sefer iyice hissettirdi. Minimum sorunla atlattık bu seyyahlığı. Gündüz eğer evdeysek güzel ve uzun uykular uyudu. Ben de eğer bir önceki akşam sohbeti alkolle mayalayıp geç yattıysam, gündüz uykularına eşlik ettim. Oğlumla koyun koyuna uyudum.

Bizi bu seyahatlerde yoran iki şey oldu:
Birincisi Tuna'nın hala tamamlanmayan tuvalet eğitimi.
İkincisi de sürekli hava değişimine maruz kalmaktan mütevellit sürekli akan burnu ve genzi.

İkinci durumu tedavi için bol bol ıhlamur vermek zorunda kalınca kendiliğinden bıraktığı biberona -zorla-başlattım. Zira ıhlamuru fincanla içirmenin mümkünatı yoktu. Sıvı alımı had safhada olunca gece birkaç kez altına kaçırdı. Gündüz çiş kontrolü de zorlaştığından misafir oldugumuz evin muhtelif yerlerini üre ve ürik asitle tanııştırdık.

Bunlar dışında Tuna inanılmaz uyumluydu. Her gün yepyeni yerler keşfetmelere, Üsküdar-Beşiktaş takasına binmeye, İstiklâl'in efsane tramvayının geçişini izlemeye, fünikülerde son sürat Karaköy'e giderken "aşşaaaaa" diye kıkırdamaya, evin önünde kazı yapan kepçelere karşı ayran içmelere, kedi kankası Fitnaz'ı korkutmalara falan doyamadı.

 

İstanbul'da evlendirilecek kimse kalmayınca otobüsle Ankara'ya, Meltem'i evlendirmeye yollandık. Önceden derin bir araştırma yaptığımdan ve Kamil Koç'un rahat hatlarında her koltukta emniyet kemeri olduğunu öğrendiğimden içim rahattı. Muavinlerin ve diğer yolcuların şaşkın bakışları eşliğinde oto koltuğumuzu otobüse monte ettik. 5,5 saat boyunca ben kulaklığımı takıp film izledim; Tuna kâh etrafı izledi, kâh uyudu-uyandı. Uçakla seyahatten milyon kat daha konforlu bir yolculuktu. İncir Reçeli filmini ve bir de Roman Polanski ile ilgili bir belgeselin ilk 1 saatini izleyebildim. 

Ankara dönüşü arabayla Antalya'ya; ordan da uçakla İzmir'e döndük. 3 yaş sonrası gerçekten çok çok farklıymış. Artık her gittiğimiz yerde rahatlıkla uykuya dalan, düğünlerden eve geç dönüp geç yatınca geç kalkan, eskisi gibi sabahın köründe hortlamayan, ne dediğimi gayet net anlayan ve genelde kurallara uyan, kendi valizini taşıyan, bana yardım eden bir çocuk oldu Tuna. Çok değil geçen kış yaptığımız İstanbul gezisinin kabus gibi olduğunu hatırlayınca bu geldiğimiz nokta bir mucize. 0-3 yaş gerçekten bir başka devirmiş, 3 yaş sonrası bambaşka.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Sosyal Medyadan Çocuk Sağlığına İlişkin İki Önemli Bilgi

Malum, çocuk gelişimi ve sağlığıyla ilgili çok araştırmayı ve okumayı seviyorum. Bunca okumaya rağmen her gün de yeni bir şey öğreniyorum. Blog okurlarıyla paylaşmak da boynumun borcu.

Bu aralar twitter'da bir çocuk doktoru Gökhan Mamur'u keyifle takip ediyorum. Dr. Mamur çocukların günlük protein ihtiyacına ilişkin bir hasaplama yönetmini yazdı. Buna göre; çocuğunuzun günlük protein ihtiyacı kilo başına 1 gr'dır. Yani çocuğunuz 20 kg ise günlük 20 gr proteine ihtyacı var. Bir köfte ya da yumurtada 6 gr protein vardır.
Zaten ürün alırken etiket okumaya doyamam. Şimdi de protein değerlerine taktım.
Tuna günde 1-2 bıldırcın yumurtası yiyor, bir köfte kadar et ve 500 ml kadar süt ve ayran içiyor. Bıldırcın yumurtasının her biri 3 normal yumurtaya eşit oldugundan aşırı proteine maruz kalmasın diye arada protein diyetine sokuyorum. Yumurtayı bazen günaşırı veriyorum, diğer öğünlerindeki et miktarını azaltıp sebzeyi artırıyorum, sütü sulandırıyorum. Zaten çoğu doktor, 3 yaş sonrası artık yarım yağlı süt ürünlerinin kulanılması gerektiğini söylüyor.


Diğer faideli bilginin kaynağı da Acemi Anne-Esra Sert. Ntv'nin eskiden beri en sevdiğim spikerlerinden biriydi. Anne olunca sosyal mecrada tanıştık. Esra Sert, FB sayfasında şöyle seslendi: Anneler çocuklarınız soğuk havada da parkta oynayabilir. Mustafa Kemal Atatürk...

Üşümesi konusunda zaten aşırı rahat bir anneyim malum. Hemen kulak kabarttım. Esra, doktorunun önerilerini aktardı:
- Çocukların yatak odasını ideal sıcaklığı 18-20 derece olmalı.
- Sıcak odada çocukların burnu daha cok tıkanır. Zira bakteriler belli bir sıcaklığın üstünde burun içinde hareketlenmeye başlıyorlarmış. Bu da ödeme ve tıkanmaya yol açıyormuş.
- Yurdum çocuklarının basit bir nezleden üst solunum yolu enfeksiyonuna geçişinin; enfeksiyonun da ciğerlere inip bronşiyolite çevirmesinin en büyük nedeni nezle olan çocuğu aşırı sıcağa maruz bırakmakmış.
- Nezle olan çocuğu temiz havaya çıkarmak, koşup oynamasını sağlamak, burnunu sürekli açık tutmak gerekiyor. Sıkıca giydirip mümkün mertebe serin bir ortamda uyutmak ise en çok önerilen yöntem.

Bizden de iki deneyim aktarayım.
Alt komşumuz geçen kış başı doğum yaptı. Evlerine tebriğe gittiğimde sıcaktan kızılcık çıkarıyordum resmen. Tuna delirdi sıcaktan. Apar topar kaçtık. Aradan birkaç ay geçtikten sonra öğrendim ki bebek zatürre olmuş. Behçet Uz Çocuk Araştırma Hastanesi'nde yatmış bebek. Anneye geçmiş olsuna gittiğimde öğrendim ki aşırı sıcaktan dolayı bebeğin sürekli burnu tıkanıyormuş. Geniz akıntısı ciğerlere inmiş ve zatürreye yolaçmış. Bu sebepten zatürre olan tek bebek olarak araştırma hastanesinin literatürüne geçmişler. Bronşiyolit neyse de sıcaktan zatürre olan bebek hiç görmemişler.
Ev ısısını  asla 24 derecenin üstüne çıkarmıyorlar artık. Minnak da eskisi kadar çok hasta olmuyor.

Tuna kış mevsimlerine turp gibidir. Ne zaman mevsim bahara dönerse Tuna'nın burnu inceden akar. Yazın da pek hastalanmaz. Sonbahar çarpar. 3 yıldır durum böyledir yani. Şu an yine hasta mesela. Hatta 2 aydır burnunun akması hiç geçmedi diyebilirim. Burnu asla tam olarak açılmadığından orta kulak iltihabına çevirdi. Antibiyotik kullanmak zorunda kaldık.

Kışın hasta olmamasının en büyük sebebi gündüz uykularını sıklıkla buz gibi soğukta, açık havada ve pusette alması. Yanakları al al olur soğuktan ama evde uzun uzun uyumasındansa dışarda 1-1:30 saat uyumasını tercih ediyorum. Sonradan öğrendim ki Danimarka'da çocuklar kreşte ormanlık alanda ve açıkta uytuluyormuş. Tabi uyku tulumları içinde.
Bizdeki kreşlerde çocukların çok hastalanmasının en büyük sebebi de muhtemelen bu:  Aşırı sıcak ortamlar.  Zaten bahçeler kışın hiç kullanılmıyor.
Yukardaki fotoğraf Danimarka'da bir kreşin "outdoor aktivite" saatinden. Bizim kreşlerde böyle bir aktivite olsa sizce kaç anne-baba çocuğunu o okula göndermeye devam eder?

Konuyla ilgisiz edit: Tükkan'ımın wrapleri 17/10/2011de Minimoy'da kampanyada olacak. %20-25 gibi indirim oranlarıyla wrap sling sahibi olmak için tık tık.

7 Ekim 2011 Cuma

Kitap ve Kitaplık



Sanal dünyanın buluşturduğu iki blogger anne.
Biri sözcüklere hükmeden; diğeri çizen.
Kafa kafaya vermişler. Biri yazmış, biri resimlemiş.
Iphone ve Ipad kullanıcısı anne-babaların çoktan favorisi haline gelen Bir Kar Masalı artık sadece bir e-kitap değil. Dünya Ağacı Yayıncılık tarafından basılan Bir Kar Masalı'nı artık elinize alıp çocuğunuza keyifle okuyabilirsiniz. Kitap şimdilik sadece ideefixe ve kitap yurdu'nda on-line satışta. Pek yakında tüm kitapçıların raflarında yerini alacak.


"Eee kitapları al al, nereye kadar? Nereye koyacağız bu kadar çok kitabı? Evde yer kalmadı" diyenlerin ilacı da bende. Uzun zamandır hayalini kurdugum bir projeydi, gerçekleşti: Kumaş Kitaplık.

Ürünü incelemek için tık tık...


3 Ekim 2011 Pazartesi

Tuvalet Eğitiminde En Sık Yapılan 10 Hata

Tuvalet eğitimi konusunda uzun yazılardansa kısa kısa hap gibi bilgilerin daha çok işimize yaradığını farkettim. Ben bu yazıdan çok faydalandım. Sizler için aktarayım:

1- Tuvalet eğitimine çok erken ya da çok geç başlamak: Çocugunuz aşağıdaki sinyallerin hepsini ya da çoğunu veriyorsa başlayabilirsiniz. Belli bir ay/yaşa takılıp kalmayın.
* Basit komutları anlıyor ve uyguluyorsa
* Dışkılama faaliyetini farkıdnaysa. Bunun illa sözel bir eylem olması gerekmiyor. Yüz ifadesinden ya da saklanmaya çalışmasından bebeğiniz/çocuğunuz çiş/kaka sinyalleri veriyorsa ve bunun farkındaysa
* Islak ya da kakalı bezden dolayı rahatsızsa
* Bezi 2-3 saat kadar kuru kalıyorsa
* Kendi giysilerini çıkarabiliyorsa (En azından alt kısmını)
* Lazımlık, tuvalet, adaptör gibi tuvalet araçlarına ilgisi varsa

2- Kötü zamanlama: Tuvalet eğitimine çocuğunuzun sırdan bir gününde başlamalısınız. Yani diş çıkardığı, hasta olduğu, yeni bir kardeşin geldiği, kreşe başlama zamanında, tatilde başka şehirde olduğunuz, ev/şehir değişikliği yaptığınız zamanlar  tuvalet eğitimi için en kötü zamanlardır. Zira çocuklar hassastır ve bu tür değişikliklerden çabuk etkilenirler. Kendilerini daha çok güvende hissetmeye ihtiyaç duyarken bir lazımlığa konsantre olmasını beklemek saçma olur.

3- Karar verme zamanı: Başarıyı garantilemek için bir plana ihtiyacınız var. Başlarken  birkaç şeye karar vermeniz gerek. Lazımlık mı adaptör mü? Hediye olarak ne vereceğim? Gerekirse milyon kere usanmadan okuyabileceğim eğlenceli tuvalet kitabı hangisi olabilir? İççamaşırı giydirmeli mi yoksa yiğidin malı meydanda ekölünü mü benimsemeli? İşin aslı tüm süreci çocuğunuza da karar mekanizmasında yer vermeye çalışmalısınız. Giyeceği yeni külotlardan, büyük çocukların tuvaletleri kullanmalarından övgüyle sözedin. Çocuğunuzla ilgili özendirici olabilecek nesneleri ve olayları siz daha iyi bilirsiniz.

4- İstikrarsızlık ve tutarsızlık: Çocuklar rutinleri ve kuralları sever. Neyi, nasıl ve nereye yapacağını birkez anladıktan ve uygulamaya başladıktan sonra diğer kişilerin de aynı metodu kullanmasını sağlamaya çalışın. Bakıcısı, diğer ebeveyni, büyük ebeveyni.. Çocukla ilgilenen herkesin aynı şekilde davrandığından emin olun. Dünya üzerindeki anne baba sayısı kadar çok tuvalet eğitimi metodu vardır. Siz kendinizinkinin uygulandıgından emin olun.

5- Beklentileri yüksek tutmak: İş arkadaşınızın çocuğunda işe yarayan yöntem sizinkinde muhtemelen işe yaramayacaktır. Filancanın 2 günde halletmesine takılmayın. Gerçekçi hedefler koyun. "Bu iş şu tarihe dek bitmeli!" diyerek çocuğu da strese sokmayın siz de gereksiz yere gerilmeyin. Yeni edindiği bu yeteneği geliştirmesi için çabalarken her seferinde başarılı olamayacağını unutmayın. Tuvalet eğitimi sürecini stressiz geçirirseniz, çocuğunuz da bir sonraki gelişim basamağına adıma tmak için daha hevesli olacaktır.

6- Cezalandırmak: Bundan kaçınmak gerçekten çok zor. Özellikle aynı tuvalet kitabını lazımlığın yanına çömelip 589654. kez okurken, sürekli pantolon ve külot yıkarken, yerleri silerken. Fakat şunu unutmayın ki tehdit etmek, utandırmak ve cezalandırmak çocuğunuzu heveslendirmeyecek, aksine en az 1 hafta daha geriye gitmenize yol açacaktır.

7- Kazalara kötü tepki vermek: İşin aslı çocuğunuz pantolonu bilerek ve isteyerek ıslatmıyor. Bu konuda histerik olmayın. Oyuna dalıp çişinin geldiğini son ana dek farketmeyip tuvalete yetişememek çok yaygın bir durum. Tuvalete varana dek tutmayı öğrenmek için kaslarının kuvvetlenmesi biraz zaman alacaktır. Kazaların olabileceğini sürekli ona hatırlatın; cesaretlendirici ve sakin olmaya çalışın. Ve dışarı çıktığınızda muhakkak yanınıza yedek çamaşır alın :)

8- Zorlamak: Çocuklar sıradan meseleleri bile bir güç savaşına çevirmede ustadır. Sözkonusu tuvalet eğitimi olunca bu güç savaşı kabızlıkla sonuçlanabilir. Tuvalete oturmasını ikna etmek için kibar bir dil kullanmaya çalışın. Sürekli "Çişin geldi mi? Ya şimdi? Geldiyse oturalım" diye sormak ters etki yaratabilir. İççamaşırı giymeye ya da tuvalete/lazımlığa oturmaya çok fazla direnç gösteriyorsa ara vermek en iyisi. Temel hedef bez yerine iççamaşırını; alt değiştirme masası yerine lazımlığı/tuvaleti tercih eder hale gelmesi. Ve bu tamamen kendi seçimi olmalı. (Tuna henüz o aşamada değil mesela. Sürekli bez taksam "çıkar" demez.)


9 - Tezcanlı olmak: Ortalama bir çocukta tuvalet eğitimi 6 ay sürer. (6 AY!!) Bu aşama aşama ilerleyen bir süreçtir. Lazımlığa oturmak, iççamaşırı giymek, soyunmak, çişi kakayı tuvalete bırakabilmek gibi aşamaların her birini başardıktan sonra sonraki aşamaya geçmesi için cesaretlendirin. Çabalarından övgüyle sözedin. Üniversiteye dek bezli kalmayacağına emin olun. Sadece biraz zaman alacaktır ama eninde sonunda bezi atacaktır. Bu sürecin tadını çıkarmaya çalışın.

10- Yatağı ıslatmasından aşırı endişe duymak: Çocuğunuzun geceleri yatağını ıslatması tuvalet eğitimini sekteye uğratmasın. Gece altına kaçırmanın ruhsal, fiziksel ve tıbbi nedenleri olabilir. Yatağını ıslattığı için onu cezalandırmayın. (bkz madde 6). Sakince pijamalrını ve çarşaflarını değiştirin, çişini yaptırın, yatırın. Siz de gidip uyumaya devam edin. Ozellikle erkek çocuklarda 7 yaşa dek gece çiş kaçırmak çok yaygın.

Gelelim bizim durumuza. Gece de gündüz de çişte sorun yaşamıyoruz. Tüm gün bezsiz. Çişini ayakta, oturarak, şişeye, bardağa... kısaca herhangi bir yere sorunsuzca bırakıyor. Gece bezsiz yatırıp 12 gibi çişe kaldırıp uyku arasında işetip yatırıyorum. Sabaha dek kuru kalıyor. Kakası geldiğinde hala bez aranıyor. Takmazsam da tutuyor. Haliyle şimdilik baskı yapmadan yine kendi rızasıyla bu işi halletmesini bekliyorum.

Yine de kakayı tuvalete yapmaya ikna etme konusunda önerilerinize de açığım :)

kaynak: http://www.bable.com/