23 Mart 2012 Cuma

Blogger'lık Yan Gelip Yatma Yeri Değildir!

"E o zaman neden yazmıyorsun?" demeyin, valla yan gelip yatmıyordum. 
İstedim ki görüşmeyeli neler neler ettiğimi bu postla madde madde yazayım. (Madde bağımlısıyım evet) 


- Tuna'yı tamamen kendi isteğiyle tam gün okula başlattık. Yarım gün çok kısa kalıyor, eve kudurmuş vaziyette geliyor, gündüz zinhar uyumadığından akşam 18 gibi aç ve yorgun şekilde arızaya başlıyor ve 19:30-20:00 gibi bir saatte, çoğu kez babasını göremeden ve ağlayarak uykuya dalıyordu. Sonra bir gün aramızda şu diyalog geçti:

- Oğlum sen öğlen yemekten sonra eve geliyorsun ya, arkadaşların okulda kalıyor mu?
- Edeeet
- Okulda kalan arkadaşların n'apıyor?
- Uyuyooo
- Sen de okulda kalıp uyumak ister misin?
- (Gözleri parlayarak) Edeeeeeetttt!!!

Eh "edet"se biz de öyle yaparız dostum. 3 haftadır tam gün (9:15 -17:15)  okulda kalıyor artık. Haftasonları bile okula gitmek isteyecek kadar seviyor arkadaşlarını ve öğretmenlerini. Bu haliyle bir sonraki level'a geçti. Evvelden "X iştiyoooaam" şeklindeki nidalarını "annediiim X alabilir miyim?" ya da "X le oynayabilir miyim?" gibi cumleler aldı. Benim 3,5 yılda öğretemediğimi okulda şıppadanak öğrenmesinden mütevellit hasetimden çatlasam da haticeyi bırakıp neticeye bakalım diyoruz ve bu bahsi kapatıyoruz. 

Bunun yanısıra evvelden olmayan kızınca tükürme, arkadaşlarını gammazlama, diklenme, bağırıp çağırma gibi bonuslar da geldi. Bazen şaşkınlıkla izliyoruz. Okulda hayatta kalmak için hayli mücadele veriyor demek çocuklar. Tuna eskiden, elinden oyuncağı alınınca yere kapanır zırlardı. Şimdi diklenmeye ve itip kakmaya başlamış. Yaptığının yanlış olduğunu söylemekle birlikte ortama uyum sağlamasından da gizliden gizliye memnunum açıkçası. 


- İçinde gerçek hayvan resimleri olan her türlü kitaba, dergiye, olaya hayranlık duyuyo bu aralar. Biz de geçen haftalarda 578383985. kez Çiğli Doğal Yaşam Parkı'na gittik. Elinde çıkartmalı hayvan kitabıyla her gördüğ hayvanı kitapta bulup eşleştirerek harika bir gün geçirdi. Daha önceki gezilerde bu kadar katılımcı ve etkin değildi. Şimdi en gudik hayvanları bile tanıyıp kitapta buluyor. Halka kuyruklu lemur gibi misal. Evet parkta halka kuyruklu lemurlar da var :)


Bu hayvanat bahçesi olayından hiç hazetmiyorum esasen. İlk gittiğimizde (sene 2009) hayvanlar için çok üzülmüştüm. Evet çok geniş bir metrekarede iyi bakılıyorlar ama ne aslanın ormanlar krallığı kalmış ne zebranin atikliği. Yırtıcı hayvanları camlı bölmelerin arkasına atmışlar, birer eş de koymuşlar. Ama hepsi pek bir melûl göründü gözüme. Sonraki ziyaretlerde baktım ki artık o kadar da çok üzülmüyorum, alışmışım bu duyguya. Hatta oğlum orda tropikal hayvanların gerçeğiyle tanışıyor diye içten içe seviniyorum

"Demek ki" dedim son gidişimizde "insan böyle böyle kanıksıyor vicdansızlığı" 
Alışıyorsun başkalarının acısına.
Umursamıyorsun. 
Hani haberlerde gördüğümüz katiller, töre canileri, hırsızlar, rüşvetçiler... Hepsi bir günde kötü olmadı ya. Demek böyle böyle köreliyor insanoğlu ve insankızının vicdaı.

Hayvan cezaevi gibi bir parka gidip gayet de keyifle ayrılabiliyor insan. Üstelik son seferde hava çok soguktu ve hayvanların bir kısmı üşüyüp içeri girmek istediğinden yuvalarını kapısını tırmalıyordu. Ama şov devam etmeliydi ve daha hayvanların mesaisi bitmemişti.



Tuna'nın durumu böyleyken böyle. Beni soracak olursanız direkt işle ilgili gelişmeleri anlatırım elbet.


- Tükkan'da artık kredi kartı, hatta taksit ve dahi vade farksız 3 taksit olanağı var. Sanal pos alana kadar göbeğim çatladı. Bankanın Alsancak şubesine gidip bizzat başımı vurdum ve fakat yaklaşık 15 gun ses seda çıkmadı.

Ya da bankacı o arada arayıp "ee sizin müşteriler eve mi geliyor?" gibi abuk sorular sordu. "E-ticaret yapıyorum hanfendi, ne eviii!!" Zaten bir yıldır e-ticaret yaptığımı bankacının idrak etmesi hayli uzun sürdü.

Sonra hiç tanımadığım bir "iş meleği" twitter'dan serzenişimi duyup bankanın merkezinden tanıdıklarını devreye sokup süreci hızlandırdı. İzmir'in genel ağır aksak ritmi yıllardır zaten beni delirtirdi, bu banka işi hepten çıldırttı. İzmir bir kuralsızlar, acemiler ve ehl-i keyifler cenneti. (İzmir'de uyulan tek bir kural var. Okumak için buyrun)



- Pek de anlamadığım bir işe girdim: Kız çocuklar için özel gün elbisesi, şapkalar ve unisex maymun işi şirinlikler




Biraz Hayat'ın "la durduğun kabahat, şunların güzelliğine baksana" iteklemesiyle biraz da artık sadece sling satıcısı olmak istemediğimden yeni bir alan yaratmaya çalışıyorum. İlk grubu her bedenden  4-5 adet olacak şekilde sipariş ettim.Sanırım elbiselerin fiyatları 59 TL, şapkalar da 29 TL gibi olacak. En geç nisan sonu ciciler elimde. Kesin alım yaptıkça FB sayfasındaki albumleri güncelliyorum. Eğer ürünler stoklara girdiğinde haberdar olmak istiyorsanız sitede sol alttaki haber listesine üye olun derim ben. Sona kalıp dona kalmayın.




Epiciğinizi üperim



9 Mart 2012 Cuma

Çocuklar Sıkılmasın (mı?)

Daha önce de ifade ettiğim gibi, normalde çocuksever bir insan değildim. Elbette anne olduktan sonra çocuk düşmanı yanım törpülendi, pek çok çocugu sever ; hatta bazen hiç gormediğim sadece ekrandan tanıdığım anne arkadaşlarımın bebelerine bile "oyyyy" diyerek iç çeker oldum.
Ancak annesi ve annesinin arkadaşlarıyla dışarıda, kimseye huzur vermeyen çocuklara ezel evel daha da uyuz olmuşumdur. Anne baba dışarda iki lokma yemek yiyecek olur, sırayla yerler. Birkaç anne iki yudum kahve içeceklerdir, çocuklar sürekli birşey ister, paçaya yapışır, bir türlü oyalanmaz, mızırdanır dururlar. Bizim evdeki 3,5luk farklı mı? Değil elbet. "Alın şunu başımdan" diye haykırmak istediğim günler az değildi tabi ki. Hepimiz gibi.
Lakin bana oyle geliyor ki gunumuz çocuklarında sabır, sebat, bekleme, oyalanma, odaklanma, tek başına vakit geçirebilme konusunda bizim neslimizden daha beceriksizler. Acaba gene işin suçlusu Elevit, folik asit, hormonlu gıdalar mı (hani herşeyin suçlusu onlar ya) yoksa bu veletleri biz mi bu hale getiriyoruz.
Geçenlerde Blogcu Anne çok ama çok guzel bir yazı kaleme almıştı. Kaçıranlar okusun lutfen.

Aslında edilecek hemen her lafı etmiş, eklenecek pek şey bırakmamış Elif. Ben de istedim ki hem bizim geçirdiğimiz evreleri anlatayım, hem de çocukluğuma döneyim hem de ebevynleri bazı gorunmez tehlikeler konusunda uyarayım.



Anneliğin her donemi zordur belki ama dışarda oyalama konusunda 2,5 yaş civarını tek geçerim. O donem dışarda arkadaşlarımla vakit geçireceksem daha içeri girer girmez "kablosuz internet şifrenizi alayım" diyordum. Zira kıç üstünde oturma süresi hayli kısaydı.
Sonra sonra  bu "ver eline akıllı telefonu, aç youtube'u sen bak keyfine" durumunun yavaş yavaş suyu çıkmaya başladı. Daha bir yere oturdugumuz anda telefon istemeye, hatta oto koltuğunda bile telefon talep etmeye başladı. Kafe-restoran neyse de arabada etrafı izlerek nasıl vakit geçiremez bir çocuk? Tabi ki bunun sorumlusu bizzat anne-babalar olarak bizdik.

Derken tehlikenin ve bağımlılığın artacağını farkedip bu işe dur demeye karar verdim. Tabi bunda biraz da kablosuz interneti olmayan yerlerde nete girip yüklü faturalar ödememin de katkısını es geçmeyelim :) 
Dışarda katiyen telefonu eline vermiyorum uzun zamandır. Ipad'im zaten yok ki olsa da çocuk oyuncağı olamacak kadar hassas ve pahalı bir alet oldugundan onu da vermezdim. Evde TV saati zaten çok kısıtlı.Hal boyle olunca daha çok sıkılıp daha çok kendine oyun yaratır oldu. Dışardaysak ve misal ben çay içeceksem  yanımda oturuyor, bazen hiçbir şey yapmadan oylece boş boş bakıyor, peçetelerden kurdandan oyunlar uyduruyor ama fazla mızırdanmadan bekliyor!

Günümüz çocuklarının en büyük derdi sıkılmak. Tuna daha dogru dürüst cümle kuramazken "sıkıldım" demişti. Nasıl kuvvetli bir hisse artık çocuk dile gelmiş resmen. Piknikte, dağda bayırda, deniz kenarında sıkılıp, ipadde angry birds oynamayı tercih eden çocuk modeli artık hiçbirimize yabancı değil. Çocuklar evde ve uyanık olduğu sürece hep açık kalan çocuk kanalları da oyle. Çocuk bir yandan mesela oyun oynuyor. Oyundan sıkılınca ya da sevdiği bir program çıkınca oyunu bırakıp tv karşısına oturuyor; program bitince hoop yine oyuncaklarına.... Çocuk hiç boş kalmıyor, hiç sıkılmıyor. Peki bu tehlikenin farkında mıyız?

Çocuktum ve çok sıkılıyordum. Hele o bitmez tükenmez yaz tatilleri, tek kanallı TRT zamanı, dışarısı kavurucu sıcak, arkadaşsızım. Yapacak hiçbir şey yok. 

Yapılacak tek şey vardı: Okumak.  Şanslıydım ki okumayı seven babam, amcalarım ve abim vardı. Bu sayede yüzlerce çocuk kitabını, çizgi romanları, mizah dergilerini, üzerinde harfler olan okunacak herşeyi okuma şansım oldu. Muzaffer İzgü'nün Ökkeş serisini o kadar çok okumuştum ki ezberlemiştim. 

Günümüz çocukları kadar çok "oyalayıcı"mız olsa bu kadar çok okur muydum acaba? Zannetmem. 

Eşimle sık sık konuşuruz bu konuyu. O da çocukken sıkılanlardan. Sıkıntıdan ansiklopedi okur, radyoyu söker takar, bahçede teneke bidonunda patlayıcı yaparmış. Eminim sizlerin de sadece çok sıkıldıgınız için yaptıgınız ve gelişiminize katkısı olan anılarınız çoktur.

Geçen sene B-fite gidiyordum ya hani. Annesiyle gelip bekleyen çocuklar görüyordum. Hiçbiri onundeki dergiyi bile karıştırmayan, hepsi telefonla oyun oynayan ve istisnasız hepsi tombul çocuklardı. Bize de çocukken anamıza babamıza iki dakka huzur verelim diye oyalayıcılar sunulsa biz de muhtemelen boyle olurduk. 

Bizim nesil şahaneydi demiyorum ama gelecek nesilin hali beni daha çok korkutuyor. Hepsinin fast food şişkosu olması, evin kralı, patronu gibi büyütülüp dışarda kendi gibi başka patroncuklarla karşılaşıp egosal savaşa girmesi, bunun sonucunda çabucak yılıp depresyona girmesi olası tehlikeler. Sıkılmasına asla izin verilmeyip surekli ilgilenilen, oyalanan zinhar hiç ağlatılmayan, mutsuz edilmeyen, kuş kanadından yel alması engellenen çocuklar  ileri yaşlarında bizi daha çok yoracak bunu unutmayın. Bırakınız sıkılsınlar, bırakınız mızırdansınlar. Hem sıkı can iyidir, kolay çıkmaz :)

4 Mart 2012 Pazar

Ders: Bornoz Konu: Bambu


Tükkan'a ürün yerleştirirken "kendi çocuğuma alacağım kalite/fiyat/performans" gibi kriterlere önem veriyorum. Mümkün mertebe deneyerek, görerek alıyorum. Bu sefer de öyle oldu.



Bornozlar elbette ki işin üstatlarının memleketi, Denizli'den. Bu da önem verdiğim bir başka kriter. Malum  çoğu büyük tekstil markasının fason imalatçısı ülkemizde.Burada yapılan markalı ürünlerin önce dışarıya ihracını izleyip sonra oradan geri satın almak tam bir saçmalık olduğundan yerli üreticiler candır diyorum.



Tuna neredeyse doğduğundan beri banyoda mızırdanan bir çocuk. Kafaya su gelene dek her şey iyiyken kafası yıkanırken çıldırtır adamı. Yeni bornozu geldiğinden beri banyoya girmek için kendi kendini ikna etmeye başladı: "Okula temiz gideceğim, yeni bornozumla kurulanacağım vs vs." Hatta banyodan sonra bornozuyla evde takılıp poz verme aşamasına bile geçtik.




Bornozun dışı pike kumaşı, içi ise bambu ve havlu karışımı.
Peki neden bambu? Çünkü bambu bitkisi yetişirken kimyasal tarım ilacına gerek yoktur, yani doğal olarak organik ve çevre dostudur Antialerjik olduğundan hassas ciltlere birebirdir. Atopik dermatit ve sedeften muzdarip ciltlere özellikle öneriliyor.

Bambu lifleri normal pamuktan çok daha yumuşaktır. Özellikle bambu karışımlı havlular yüzlerce kez yıkamaya rağmen ilk günkü gibi yumuşacık kalır. Bambu karışımlı havlular normal havluya nazaran %60 daha fazla ve hızlı nem çeker. Bu da banyodan sonra bebeğinizin daha çabuk kurumasını sağlar.


Uzun lafın kısası: Denedik, beğendik, kefiliz. Satın almak isteyenler için serinin tamamı bu ve bu linkte.