22 Haziran 2012 Cuma

Bir Devrin Sonu



İnternet girişimlerinde alan adı (domain) önemlidir. Akılda kalması, mumkunse bir sesli-bir sessiz harf şeklinde dizimi olması, kısa olması ve sitenin (ya da site sahibinin) ruhunu yansıtması gerekir. Sanal Bebek Mağazası'nda bunların hiçbiri yoktu. Daha blog aşamasındayken alelacele alınan, akıllara oyle yerleştiği için  de daha iyisi bulunana dek kullanılan ama bizzat benim bile çok sevmediğim bir alan adıydı.


Derken geçtiğimiz hafta bir gece Tuna'yı çişe kaldırıp yatağıma yattığım an birden zıpladım. "Aaaa Tuniko!!! " dedim. Bir yandan da sabaha bunu unutmayayım diye uzunca bir sure uyanık kaldım. Kalkıp bir yerlere yazsam hiç boyle stresim olmayacak ama acayip de uykum var. Sabah kalkınca ilk iş olarak domain'i satın aldım. 




Neticede once banner ve logoyu değiştirdik. Sevgili Meltem, bugun yarın doğuracak olmasına rağmen, tam da aklımdakileri çizmeyi başaran şahane bir grafiker. İstedim ki işin içinde pisicikler olsun. Slingin ne kadar doğal bir taşıma şekli oldugunu, anne kedinin yavrusunu taşımasıyla vurgulamak istedim. Çizimler tamamen Meltem'in marifetli ellerinden çıkma. Araklanan, hatta esinlenilen yer bile yok :)




Amma ve lakin domain transferi, ev taşımayla yarışırmış, ben dün bunu gördüm. Eski domaini tıklayanlar otomatik olarak yenisine yönlense de, eski domain hala aktif olsa da yüzlerce internet sitesinde hala eski domainle verilen linkler var. Yeni domainin akıllarda yer etmesi için hayli zaman gerek. 

Yeni FB sayfası açtım ve yeni bir twitter hesabı aldım. İkisi de pek tenha henüz :) Eski Facebook sayfamdaki 725 "beğen"eni yeniye taşıyamıyorum, eski sayfanın adını değiştiremiyorum. Her şeye sıfırdan başlıyorum anlayacağınız.


Yeni Twitter hesabım: @TunikoTuniko
Yeni FB sayfam: www.facebook.com/tuniko

21 Haziran 2012 Perşembe

Puset Kaç Yaşa Dek Kullanılır?


Bizim mahallede bir amca var. Daha doğrusu dede. Tuna'yla akran Oğuz adında sarışın, dilli bir oğlanın dedesi. İlginç bir insan kendisi. 
Şöyle anlatayım. 
Tuna 2 yaşındayken ilk kez saçlarını kesince parkta bizi görüp şöyle demişliği var: 
- Eee senin bir kızın vardı hani, bu oğlan nerden çıktı?
İşte öyle acayip bir kişilik.
Bu amca bir süredir Tuna'nın pusette gitmesine takmış kafayı. Ne zaman Tuna'yı elimden tutar bir yere görse önümüze atlayıp "hah kurtulmuşsun arabadan, yürü bakiyim şöyle" der.

Yok eğer pusetle bir yere gidiyorsak aksi yönde lafını çakmadan huzur bulmaz:
- Aaaa Tuna koca adam oldun kalk yürü artık!!!
Duyan da dünyanın en hımbıl çocuğu benimki sanacak.
İçimden "sana ne adam SANA NEEEEE???" desem de ağır konuşurum korkusuyla gülümseyip geçiyorum. 



Derken bu amcanın pusette giden bebek konusunda neden bu kadar teyakkuzda olduğunu anlamaya başladım. Gerçekten de etrafta Tuna kadar büyük olup da hala pusetle giden pek çocuk olmadığını farkettim.


Biz hala puset kullanıyoruz. Haftaiçi zaten tüm gün okulda ama haftasonları genelde uzak mesafelere gidiyoruz. Çiğdem çekirdek aileysek otomobil kullanıyoruz ve pusete gerek kalmıyor ama ben oğlanla yalnız seyahat edeceksem taksi, otobus çok kullanıyorum. Haliyle puseti yanıma alıyorum. Çünkü;
- Sürekli güvenliğini kontrol etmek çok yorucu. 
- Benimle aynı hızda yurumesi imkansız. Bana yetişmek için hızlandıkça çok fazla dşebiliyor. Ya da tam tersi çok hızlı koşup beni peşinden koşturabiliyor. 
- Uykusu gelince pusette uyuyabiliyor. Zar zor sığıyor ve rahat etmiyor ama kucakta uyumasından iyidir. Bir kere pusetsiz gittiğimiz yerden donerken otobuste uyuyakaldı da canım çıktı taşıyana kadar.Benim kendi boyum kaç da kilom kaç da 18 kg'yu saatlerce taşıyayım.
- Oyuncak çantasını almadan çıkamıyoruz yola. Haliyle oyuncakları da pusete koyabiliyorum. Hatta yukarda gördüğünüz gibi Maclaren'i fabrikadan çıktığına pişman da edebiliyoruz.


Bebek alışverişi yaparken bence üzerinde en çok düşünülerek alınması gereken ürün puset. Yaşam tarzınıza, otomobilinizin bagajına, kullanacağınız yere uygun ürünü seçmezseniz parayı resmen sokağa atmış oluyorsunuz. Arabanızın bagajı küçücükse Stokke tarzı bir şey almayın misal. 
Yenidoğandan itibaren yatabiliyor, kendisi hafif, az yer kaplıyor diye Maclaren almıştık ve 4 yıldır hemen her gun kullanabildiğimiz için yaptığımız en iyi yatırımdı diyebilirim. Kaldırabileceğinden çok daha fazlasını yüklediğim için tekerleklerde yeni yeni sorunlar çıkmaya başladı ama en az 1 sene daha kullanılabilir.



Maclaren'in en kötü yanı tekerleklerinin fazla ufak olması. Çukurlarda biraz dikkatli olmak gerek. Girdiği çukurdan çıkarmak için biraz fazla iteklemek gerekebiliyor. Bugaboo ya da Stokke tarzı koca tekerli pusetlerle Camel Trophy'ye bile katılırsınız. O derece kolay sürülüyor engebeli yollarda.  Ancak onlarla da yurdumun dar kaldırımlarında,  iki otomobil arasındaki daracık geçişlerde başarıyla ilerlemek imkansız.  


Bir de tüm baston pusetlerde olduğu gibi pusetin koluna astığınız ağırlık meselesi var. Market dönüşü evin kapısında ağırlıkları indirmeden yavruyu çözerseniz aldıgınız tm yumurtalar hooop alaşağı olabiliyor. Önce market poşetlerini indirmek gerekiyor, sonra bebeyi.
Bizimki Maclaren Techno Classics. Artık piyasada yok ama teknik ozellikleri Quest ve Techno XT arasında. Fikirdenk'te de puset yorumlarımı yazmıştım. Okumak isteyenler burdan buyursun. http://www.fikirdenk.com/urun/maclaren-quest-sport-baston-puset/

12 Haziran 2012 Salı

Yılsonu Gösterisi: Karşı mıyız, yanında mıyız?

Daha Tuna kreşe falan gitmezken Nurturia'daki "yılsonu gosterileri çocukları çok fazla strese sokuyor" tezlerinin yanında yer alırdım. Zaten koala modunda yapışık yaşadığımız için kreşe uyum sağlasa bile sahneye çıkınca koyvereceğinden öyle emindim. Henüz yaşamadığın konu hakkında tavırlı olmak ya da büyük konuşmak ne denli anlamsızmış bir kez daha gördüm.

Tuna balığımın ilk sahne deneyimi 23 Nisan'daydı. Ağlayarak bizden ayrılmasına ve hafif hasta olmasına rağmen en azından gosteriyi tamamlayabilmişti.

Geçtiğimiz haftalarda da yılsonu gosterisi düzenlediler. Bildiğim kadarıyla 3 farklı gosteri için hepi topu 2-3 hafta prova yaptılar. Bu arada son hafta dışında gunluk rutinlerinde pek şaşma olmadı. Sadece son hafta provalar yogunlaştıgı için bir kez gunduz uyutmayıp dansettirmişler. O gün de serviste uyuyarak gelmişti.

Gösteri günü salona girerken biraz ağladı. İkna etmeye çalıştık öğretmeniyle ama fena halde paçama yapıştı. Kucağıma alıp kulise götürdüm. Çişini yaptırdım. Arkadaşlarını ve öğretmenlerini bulduk. Babasıyla seyircilerin arasında olup onu izleyeceğimizi, onun çok eğleneceğini ve alkışlayacağımızı, video çekeceğimizi soyleyip olayı fazla dramatize etmeden yerime oturdum. Eşim bu arada sürekli söylendi. Bu kadar küçük çocuğu zorlamaya ne gerek var, falan filan.....

Tüm yaş grupları yavaş yavaş sahneye çıktı. Sıra bizimkilere gelince kocaman bir kahkaha attım önce. Kostümlere bayıldık :) Cazdan hazetmeyen biri olarak sevdiğim tek cazcı Louis Armstong'un şarkısını çok beğendim, çook....





Geçen gösteriden hazırlıklıydık. Ağlayan arkadaşı olursa sırtını sıvazlayıp "ağlama, annen orda seni izliyor" diyecekti ama ağlayanları bana ispiyonlamaktan ona fırsat bulamadı :) Çan çan konuşmaktan çoğu hareketi yapamadı.

Velhasıl kelam, 2 saat boyunca toplam 3 gösteriyle sahneye indi çıktı. Ağlayarak girdiği salondan zor çıkardık. Bahçede her gördüğü arkadaşını bize tanıştırdı:
- Anne bak bu Ahmet Tuna
- Anneeaaa anneeee bak bak Kaan ooorda
- Annne anne anneeeee bak bu Deyda (Ceyda)

Daha önce yatır-kaldır postlarımda da yazmıştım. Çocukları boyle zorlayan ve bir sonraki adıma itekleyen faaliyetlerden sonra beyinlerine birşeyler oluyor diye. Tuna son haftalarda sabaha karşı anne-baba yatağına gelmeye başlamıştı. Sabah 6:30 da sektirmeden yanımıza geliyor 2 saat orda uyuyordu. Tüm gün görmediğimden, birlikte uyumaktan zevk de aldığımdan ve en onemlisi gece boyu kendi kendine deliksiz uyudugu için ses etmeden sarılıp uyuyorduk. Gösteriden sonra yani kendi sınırlarını zorlayan ve duygusal anlamda sonraki levela geçiren bu olaydan sonra hiç yanımıza gelmek istemedi. Özgüveninde kırık olan her neyse, bu şekilde tamir ettiğine inanıyorum.

Madalyonun öte yüzünde ise sahnede ağlayan çocuğun anne-babası olmak var elbette. 23 Nisan'dan sonra Tuna günlerce "off Damla bebek bidi(gibi) ağladı yaaa" diyip durmuştu. Belli ki okulda kızcağızla alay etmiş arkadaşları. "Olabilir oğlum, korkmuştur belki. Bir daha ağlarsa sarılıp ağlama Damla'cım dersin, tamam mı?" dedim. Bebek gibi olduğundan değil annesini görmek istediği için ağlamıştır falan diye anlattım ama anladı mı bilmiyorum. Zira bebeklik üzerinden aşağılama ve aşağılanma trendinin etkisindeyiz fena halde.

Neticede yılsonu gösterilerinin aslında hem iyi hem kötü olabileceğine kanaat getirdim. Tıpkı paraşutle atlamak gibi, scuba diving yapmak gibi.
Yapmaktan korktuğunuz ne varsa onun gibi.
Yapana dek içi içini yiyor insanın ama başardıktan sonraki muzaffer his, insanı bambaşka yerlere taşıyor.
Ağlayan ve alay edilen çocuk olmak zor. Ama çocuklar böyle böyle büyüyor.
Böyle böyle gerçek yaşamın acımasızlıklarıyla mücadele etmeyi, kendilerini savunmayı, bir dahaki sefere "başarmayı", bu seferlik kaybetmeyi öğreniyor.
Ve en güzeli bu yolculuklarında onların yanında olup kendi geçmişimizle yzleşmek ki bu aslında başlı başına yeni bir post konusudur :)