21 Mayıs 2013 Salı

Çocuğumla Nasıl Konuşursam Beni Dinler



6 yaşında falanım. İlkokul 1'de olmalıyım, zira öğlenleri okuldan eve yürüyerek, arkadaşlarımla laflayarak geliyoruz. Bugün ne adını ne simasını hatırladığım bir kızın, nedense o gün bana hayat dersi vereceği tutmuş. Diyor ki ; 
"yalan söyleyenler cehennemde cayır cayır yanıyormuş. "
"yalan söylemek büyük günahmış, yalancılar ölünce mezarda huzur bulamıyormuş"
..........
Ve bunun gibi bir sürü başka şeyi, 6 yaşında bir çocuk için sıradışı denecek kadar abartılı ve korkunç mimiklerle bana anlatıyor, tüm o okul yolu boyunca. 
Eve korku içinde ve ağlayarak giriyorum çünkü daha dün bir arkadaşıma yalan söylemişim. Yalanım ne mi? Sokakta oynarken kurabiye yiyorum. Bir mahalle arkadaşım gelip "evde başka kurabiye var mı? bana da versene" diyor. Eve gitmeye üşendiğimden "yok, bu sonuncu" diyorum. Yalancıyım ben. Kötüyüm. Cehennemde yanacağım.
Eve girince hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Annem, abim yanıma geliyor. Ne olduğunu soruyor. Anneme anlatmanın bir anlamı yok diye düşünüp "yok bir şey" diyorum, gidiyor. Abime anlatıyorum. "Yaa saçmalama, yok öyle bir şey" gibi şeyler söylüyor, biraz rahatlayıp sakinleşiyorum. Din kavramıyla o gün tanışıyorum.


Ebeveynlerimizi bugün, oturduğumuz yerden suçlamanın anlamı yok. Pedagoji bilimi, çocukların bile bir psikolojisinin olduğu gerçeği henüz dünya için bile çok yeni bir kavramken; Türkiye'de son 10 yıldır adamakıllı uzmanlar yetişmişken 30 sene onceyi irdelemeye ve kendi anne-babalarımızı suçlamaya gerek yok. Osho'nun dediği gibi "Anladık, çok kötü ebeveynlerin vardı ama artık bir yetişkinsin. Lütfen kendini topla :)"

O gün anneme neden hiçbir şey anlatmadığımın cevabını, geçtiğimiz günlerde katıldığım bir seminerde buldum.
Seminer, daha doğrusu atölyenin "Çocuğumla Nasıl Konuşursam Beni Dinler?" Alternatif Anne'nin kurucusu Gülüş Türkmen'in verdiği eğitimde, inanılmaz keşiflere ve içsel yolculuklara çıktık; anneliğimiz kâh yerden yere vurduk, kâh kendimizi ödüllendirdik.

Herkes aynı kitabı okur ama aklına kazınanlar bambaşkadır ya, ben de eğitimden sadece kendi geçmişim ve anneliğimle ilgili notlara yer vermek istiyorum:

- Çocuğunuzla konuşurken önce onun duygularını anladığınızı hissettirin, o duyguyla kendi kendine başa çıkmasını destekleyin: 

Çocuk düştü, canı yandı.Cesaret verip "oo hadi hadi yok bir şey" ya da "daha dikkatli gitseydin düşmezdin"  demektense "sanırım biraz canın acıdı, haklısın" demek daha çok işe yarıyor. İşe yaramasını geçtim, çocuk anlaşıldığını hissettiği için daha çabuk rahatlıyor. 

Tuna'nın ayak başparmağı çatlamış, canını acıtıyordu. Haftasonu tam evden çıkarken zaten sızlayan ayağını bir yere çarptı ve tırnak daha çok yarıldı, kanamaya başladı. Daha bir gece önce krem sürme çabamı geri püskürtüğü için kızdım ve ağzımdan istemsizce "bak gece krem sürsek böyle olmayacaktı, şimdiye iyileşecekti" diye çıkıştım. Tuna daha kuvvetli ağlamaya başladı. Hemen derin bir nefes aldım. Atölye notlarına döndüm: 
"Haklısın, canın çok acıyor" diye başladım. O an Tuna derin bir nefese aldı ilk kez. 
"İstersen krem sürelim acını hafifletsin" dedim.
"Ama anne ÇOK korkuyoruumm" dedi. Bu arada ağlaması azalmış bana sarılıyordu.
"Korkmakta çok haklısın, ben de olsam korkardım ama sana söz veriyorum bundan daha fazla acımayacak" dedim. Sustu, krem sürmeme izin verdi. Kriz bitti.

Çocuğu suçlama psikolojisinin, 35 yıldır üzerinde yaşadığım toprakların geleneği olmuş annelik tarzına sirayet etmesi, otomatik reflekslerimizin geçmişimizden bu denli etkilenmesi-bunca okumaya rağmen- ne tuhaf değil mi? İşte bu eğitimlerin temel amacı bu otomatik reflekslerimizi geleneksellikten çıkarıp, doğru olanlarla yer değiştirmek. 
                                        

- Çözüm bulmak zorunda değilsiniz. Kaldı ki aslında çocukların çoğu kez tek beklentisi anlaşılmak.

Kreşte bir arkadaşıyla sorun yaşıyor ve çözemiyor. Size anlatıyor. Sizin için çok ama çok saçma üzüntü gerekçeleri bunlar ama çocuğun bir anda tüm dünyası kararabiliyor. Tıpkı benim cehennemde cayır cayır yanma endişem gibi. Bir yetişkin için komik ama çocuk için travmatik bir durum.

Tuna okuldan bazen çok kızgın geliyor. Servisten iner inmez arıza çıkarmak için bahane arıyor diyeyim. Sakız istiyor, çıkarıp veriyorum. Bu sefer de "ama ben bu rengi istemedim kiiii" diye bağırıyor. Ya da eve çıkmadan "bisikletimi getir, evin önünde sürcem" diye tutturuyor. Bir şekilde eve çıkmaya ikna ettiysem arıza orda da sürüyor böyle muayyen günlerde. Bununla ilgili daha önce Esra Sert'in Aletha Solter serisinden aldığım tüyoları uyguluyordum zaten. Şöyle yapıyorum.

Önce biraz bağırıp çağırmasına kendini odaya kapatmasına izin veriyorum. Sonra itikleneceğimi bile bile yanına gidip sarılıyorum. O arada kollarımdan kaçmaya çalışıyor tabi :)
"Bugün okulda canını sıkan bir şey mi oldu?" diyorum. 
Daha böyle muayyen günlerde bir kez bile "hayır olmadı" demedi. Krizin sebebi genelde okuldaki bir vak'a gerçekten de.
"Evet, Ece simli kalemini vermedi, bak daha burasını çizecektim. "
"Çağan bana evime gelme, seni sevmiyorum dedi"
"Demir benimle lego yapmak istemedi"
................................................... gibi son derece çocukça, basit ama Tuna için çok üzücü olaylar. Tuna'nın arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlara ne kadar üzüldüğünü ve içine kapandığını (bazen de hırçınlaştığını)  pek fark edememiştim. Öğretmeniyle bir gn sohbetteyken okulda da benzer tepkiler verdiğini anladım ve çok duygusal olduğunu bir kez daha idrak ettim.
Neticede böylesi durumlarda öncelik yine çocuğun duygularını anladığımızı belli etmek. Benim burda yaptığım hata, anlamaya değil çözüm bulmaya odaklanmak. Ece simli kalem vermediyse gidip Tuna'ya kırtasiyeden simli kalem almak mesela :) 
Eğitimde kendimle ilgili en büyük keşfim "sorun çözücü anne" olduğum gerçeği.
Haliyle Tuna benim de ortamda bulunduğum her arkadaş buluşmasında "anne bu oldu, şu oldu, bu onu yaptı, oteki şunu yaptı, beriki beni ittirdi..." diye bıdı bıdı yapıyor sürekli.  Otomatik refleksim her zamanki gibi "o zaman şöyle yapalım" demeye çalışsa da artık "bence sen bunu kendin halledebilirsin" demeye çalışıyorum. 

Nisan ortası gibi havalar ısınınca battaniyeleri atıp pikeyle yatırdım Tuna'yı. 1-2 gece sonra hava aniden soğudu ama nedense akıl tutulması yaşayıp çocuğun pikesini battaniyeyle değiştirmedim ve neticede fena halde böbreklerini üşüttü. Hastalanmadı ama o ara delice altına kaçırdı. Bir gün okuldan gene böyle üzgün geldi. "Anne altıma kaçırdım diye arkadaşlarım bebek bebek diye alay etti benimle" dedi. Alt dudak sarkmış. 
Tamamen kendi salaklığımdan kaynaklandığı için yaşadığım suçluluğun tarifi imkansız. Öte yandan olan olmuş.  Çocuk aşağılanmış. Acil terapi lazım.
"Hay allah, keşke arkadaşların böyle davranmasaymış. Çok utanmış ve üzülmüş olmalısın, ama herkes bazen çişini kaçırır. Hani Efe de bir kere altına kakasını kaçırmıştı, Mert de kusmuştu hatırlıyor musun. Olur böyle şeyler" dedim.
Hissettikleri tam olarak buydu ve "evet çok üzüldüm" dedi ama o zamandan beri külodunda bir damla bile çiş olsa (malum ne kadar sallarsan salla, dona düşer son damla) hemen yenisini giyiyor. Biraz obsesif bir duruma dönüşecek gibi. O bir damla çişin bu sıcakta hemencecik kendi kendine kuruyacağına bazen ikna edemiyorum. Umarım zamanla geçer

- Tepkinin şiddeti/tavrınız: 
Ebeveyni robotlaştıran, sürekli pedagojik ve yapmacık bir tonda konuşturan önerileri hep gerçek dışı bulmuşumdur. "Aman çocuğun psikolojisi bozulmasın" diye sürekli gülümseyerek ve sürekli uzun uzun bir şeyler izah etmeye çalışmak bence aksine çocuğun kafasını daha çok karıştırıyor. Eğitimde "çocuğunuza üsturuplu şekilde bağırmayı" da öğrendik :)
Bir milyon kere o sivri oyuncağı salonda bırakma dediniz ve binbirinci seferde o sivri oyuncak ayağınızı kesti, can havliyle zıplarken gülümsemeye çalışıyorsunuz.
Saçma!
O an bağırmak istiyorsanız bağırın ama asla çocuğunuzu rencide etmeyin. Yani "sana bin kere bunu kaldır dedim, ne laf anlamaz aptal bir çocuksun sen, kime çektin bilmem" demeyin. Gururunu kırmak yerine ne kadar canınızın yandığını haykırın.

Otomobilde yolunuzu kaybetmiş ve kafası karışmış şekilde ilerliyorsunuz. Arka koltuktaki geveze de sürekli size sorular soruyor: "Türkiye'de yanardağ var mı? Patlar mı? Balinalar ne yer? Anne Çağan'ın şimşek makmuin oyuncağı varmış, benim de olsun anne, anne anne anne" Bilirsiniz ki sorulara cevap vermek iki ucu güllü değnektir. Cevaplamazsanız aynı soru bir daha bir daha bıkmadan sorulur. Cevaplarsanız hemen ardından yeni soru gelir. Kırk katır mı kırk satır mı?

Trafikte yol bulmaya çalışmaktan sütlaca dönmüş kafayla geveze bir veletle uğraşmak-kabul edelim- çıldırtıcı oluyor. Bir anda "oğlum bir sus, yol bulamıyorum senin yuzunden. Ne geveze, boş boğaz bi çocuksun yaa " diye bağırmayın diyor Gülüş. 
"Biraz sessiz olur musun! Yol bulmaya çalışıyorum." Normal bağırma tonunda söylüyoruz tabi ki bunu. Gülümseyerek değil.

"Ama benim bebeğim daha kelimeleri anlamıyor, konuşamıyor" demeyin. Bebekler sözcükleri anlamıyor ama ağzınızdan o cümle çıkarken sizin ne hissettiğinizi bir yetişkinden çok daha iyi anlıyor. "Off bu yogurt ekşi gibi, kesin yemez şimdi" diyerek yemek yedirmeyin misal. 6 aylık bebek ekşiyi bilmez ama offf'layan annenin ruh halini sünger gibi emer. 

Gülüş'ün atölyelerine katılmak ve çocuğunuzla iletişim kanallarınızı artırmak istiyorsanız;
Ya da Alternatif Anne'nin FB sayfasını begenebilirsiniz. 

17 Mayıs 2013 Cuma

"Erkekler 40 Yaşına Dek Gazla Çalışır!"

Ömrümde duyunca en çok güldüğüm ve "eveeet kesinlikle eveeet" diye katıl katıl katıldığım cümle olarak tarihe geçebilir.
Bu özlü sözün kaynağı, Emziren Anneler grubundan arkadaşım Özlem. Ona da bir doktor, pedagojik nasihat olarak vermiş.



Derhal flashback yaptım. Tuvalet eğitimi olayımız tamamen "yaparsın, edersin, kaplansın, koçsun" gazları vererek ilerledi. Değişik tatları denemesi için verdiğim gazlar da cabası. (Bunu yiyen ooo dağları delerek koşuyor, boyu uzuyor). Ya da gece bizim yanımıza yatmak istediği zamanalrda "ama kocamaaaan abisin sen, bence kendi yatağında uyuyacak kadar da cesursundur" diyerek gazmana çevirdim oğlanı.

Ama gazın kralını geçtiğimiz günlerde verdim.

3 gün kadar önce, gece 2 civarı, tuvaletin kapısının açıldığını duydum. Normalde Tuna, çişi gelince yattığı yerden cılızca "annneee, çişim vaaarr" diye seslenir. Yanına giderim, kolundan tutar işetir yatırırım. E evdeki 3.şahıs yani baba da yanımda uyuduğuna göre bu olsa olsa Tuna'dır diyip tam kalkacaktım ki biraz bekledim. Çişini yapmasını, sifonu çekmesini duydum. Hiç bana seslenmediği için o ara geri uyuyakalmışım zaten. (Hamile uykusu).
Ertesi sabah baktım, belini gayet güzel toplayıp üstünü kendi örtüp uykuya dalmış. Hemen tebrik ettim. Bol bol "aman da benim oğlum abi olmuş da" diyerek okula yolladım.
Gece yatma seansı geldiğinde yanına uzanıp "tek başına tuvalete gidebildiği için ne kadar gurur duyduğumu, yaptığının çok önemli bir hareket olduğunu, ben küçükken ancak 10 yaşımdayken bunu başarabildiğimi, artık çok cesur bir abi olduğunu" falan uzun uzun anlattım ve ekledim: "eminim senin yaşındaki çok az çocuk bunu başarabiliyordur" 
Bizimki ağzı kulaklarında dinledi beni ve inanılmaz onore oldu. O gazla 3 gündür gece çişleri annesiz-babasız yapılıyor. Sağa sola işer mi ya da donu-atleti perişan halde kıçı başı açık yatar mı diye düşünsem de çocuğumun özgüveni iki damla üre ve ürik asitten daha kıymetli olduğu için uyansam da yatağımdan kalkmıyorum.

"Bunu yiyen karaşimşek kadar güçlü oluyor" gazıyla 2 tabak yeşil mercimek yedirdiğimi başka zaman anlatıp hemen birkaç soru sorayım:

- Kızlar da böyle safça gaza geliyor mu? Kızlar daha cingöz ve kolay kolay punda gelmiyor gibi sanki.
- Sizin erkeklerde de var mı böyle "vırnnn, gazzzz" öyküleri?
- Asıl büyük erkeklerin(babaların) kolayca gaza gelmesi daha komişk değil mi? :)
İyi haftasonları herkese



13 Mayıs 2013 Pazartesi

Mayıs-Haziran Ayları, Başlar Tuvalet Eğitimi Tafrası



Eveeet, geldik yılın "e bu çocuk ömrü billah beze mi işeyip mıçacak? bi yerden başlamak lazım di mi?" sezonuna.


Ben tuvalet eğitim zamanı Aysun'u bolca arayıp fikir almıştım. İki ileri bir geri derken-Tuna'nın kararlı (dediğim dedik) karakterini de dikkate aldığımızdan- uzun bir zamana yayarak halletmiştik. Elinin altında pedagog bir arkadaşı olmayan, biraz kafası karışık ve nereden başlayacağını bilemeyen anne-babalar içinse rehber niteliğinde bir kitap önereceğim: Stressiz Tuvalet Eğitimi

Kitap, 5 ayrı testle başlıyor. Çocuğunuz tanımaya yönelik bu testlerde yavrunuzun etiketlerden rahatsız olup olmadığından annelik tarzınıza; çocuga sınır koyunca verdiği tepkilere dek pek çok soru var. Bunlara verdiğiniz yanıtlar sonucu çocuğunuzun karakteri ortaya çıkıyor ve buna yönelik metodları okumaya başlıyorsunuz. Kişisel önerim, sadece kendi çocuğunuzla ilgili kısmı değil kitabın tamamını okumanız. Farklı ebeveynlik yaklaşımları, hiç de ummadığınız yerde ufkunuzu açabilir.

Şu sıralar pek çok annenin ihtiyacı olduğunu düşündüğüm bu kitabı bir blog okuruma hediye etmek istiyorum.

Bunu için  yapmanız gereken 17 Mayıs Cuma 13:00'a dek bu posta yorum bırakmak ve Tuniko FB sayfasını beğenmek.

Bu arada tuniko.com'un en çok satan ürünlerinden merdivenli tuvalet alıştırıcısı ile Stressiz Tuvalet Eğitimi kitabını özel fiyatlı bir paket yaptım. Almışken bunu da alayım diyenlere.....

Zorunlu not: Çocuğu dogrudan tuvalete alıştırmak sakıncalı değil mi? diye soran cok anne var. Hayır. Hatta eğer çocuğunuz tuvaletten korkmuyorsa dogrudan tuvalete alıştırmanız çok daha hijyenik olacaktır. Ezberimizde "önce lazımlık, sonra tuvalet" diye belletilse de bu genelgeçer bir kural değildir. Tıpkı bebeğin artık kendi odasına geçmesinin bir ayı/yaşı olmadığı gibi bunda da kesin bir doğru yoktur. Bazı bebek, 2 aylıkken kendi odasında yatabilirken, kimisi de 10 yaşında hala yalnız kalmaktan korkar. Bu tamamen çocuğun karakteri ve sizin olaylara yaklaşımınızla ilgilidir. Lazımlıksız tuvalet eğtimi de pekala olur.



8 Mayıs 2013 Çarşamba

Gebelik Günlüğü-12.hafta

 Sosyal medyada infial yaratan hamilelik haberim üzerine PR ajansıyla çalışıp imajımı düzeltmeye karar verdim. Zira gelen yorumların yarısından fazlası şu şekildeydi: "Kendi hamilelik haberimi alsam bu kadar şaşırmazdım", "Sende çocuk yapacak tip var ama ikinciyi yapacak tip yok", "Aaaa çok şaşırdım, şaka mı bu haber?" 

5 yılda toplasan çocuksuz 2 kere gece gezmesine giden, ilk 3 sene 24 saat annelik yapan birine edilen laflara gelin sayın okur!
Şaka bir yana tam da enerjilerinden ve samimiyetlerinden son derece memnun olduğum insanlardan oluşan sosyal medya çevremi bir kez daha sevdim bu vesileyle. 


Bu girizgahtan sonra bir anne-blog klasiği olan gebelik günlüğü serisinin startını da vermiş olayım. Efendim, bugun itibariyle 12 haftalık hamileyim. Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz.... 1.trimestır bitecek. 
Yazmaya bu denli ara vermemin sebebi her bahar ayında artan iş yoğunluğum ve dahi mide bulantısı/yanması/uyku hali adlı şeytan üçgeninde kaybolmam. Kedi misali her yere kıvrılıp uyumak istiyorum sürekli. Gün içinde Tuna tüm gün okulda olduğundan bazen kestiriyorum ama ya çalan telefon ya da kapı yüzünden derin derin uyumam imkansız. Günlerdir uykusuzsam kapıyı falan duymadan uyusam da bu 12 haftada toplam 4ü geçmemiştir.



Midem ve burnum ise insanlıktan çıkmış durumda. Geçenlerde bir yerlerde otururken gelen çayı "bu bardak sigara kokuyor" diyerek geri yolladım. Adamlar "nasıl olur yahu, makinede yıkanıyor bardaklar" dedi. Meğer sigara içen birisi ellemiş bardağı. Bardağa sinen kokuyu hiç affetmemiş bu tazı burnum.  Burnumun hassasiyeti şu sıralar uyuşturucu köpekleriyle yarışır cinsten. Apartman merdivenlerinin yıkandığını, kapı kapalıykan salonda otururken hissedip; yan komuşunun kocasının balkonda sigara içtiğini falan anlayabiliyorum. Bu kadar açık duyular, insanı çok yoruyor. İştahım had safhada kesik. Et, balık, tavuk 3 ayda toplam 5 kere anca yiyebilmişimdir. Balık yiyememek özellikle çok fena benim için. Ama biliyorum ki 2.trimestrdan sonra geçecek bu halim. Yine de şimdilik Omega-3 alıyorum arada. Elevit ise haftada 1-2 falan alıyorumdur zira tahlil sonuçlarım gayet iyi çıktı. Gereksizce vücudu vitaminle doldurmaya gerek yok.

Allahtan yumurta, peynir ve sütle aram iyi. Sağlam bir kahvaltı, idare eder bir öğlen yemeği ve mide ekşimeleri yuzunden mecburen hafif bir akşam yemeğiyle yaşıyorum. Aralarda bol bol meyve yiyorum zira Tuna'ya hamileyken olmayan bir şey oldu: Çılgınca meyve aşeriyorum. 



Kokular içinde beni en çok çıldırtansa deterjan kokusu. Çamaşır suyu, ağır kimyasallar vs zaten kullanmazdım ama hamilelik bahanesiyle artık klasik deterjanlarımın hepsine veda ettim. Kullandıktan sonra havada asılı  kalmayan, doğada çözülen, kullanırken genzimi yakmayan ve içeriğinde doğal özler bulunan Amway ürünlerini kullanıyorum artık. Sonuçta bunlar da-daha az zararlı da olsa- kimyasal ürün. Kullanırken her yeri havalandırıyorum, gerçekten gerekmedikçe kullanmıyorum ve işimi çok hızlı bitirmeye çalışıyorum.

Fetusun organ gelişimi ilk 14 haftada olup bitiyor. Bu yüzden  özellikle ilk 14 hafta boyunca paketli hiçbir gıda tüketmemek, ilaç kullanmamak, hasta olmamaya dikkat etmek gerekiyor. Dondurmada çılgınca katkı maddeleri olduğunu biliyor muydunuz? Market işi dondurmadan değil pastane işi olanlardan sozediyorum. Katkı maddeleri yüzünden dondurma bile yiyemedim henüz. Kahveye de veda ettim sayılır. İçtiğimin hepsi hepsi haftada 2-3 kere Türk kahvesi. 


İnsan iradesi sandığından daha kuvvetli demek ki. Kahvesiz duramam sanırdım. İlk gebelikte bu kadar dikkat etmediğimden her gün bir fincan nescafe içiyordum. Bırakamam sanıyordum, bırakılıyormuş. 

Çok komik bulantı/kusma oykulerim oldu:

Vak'a 1: Dün bir tabak çilek yedim, evden çıktım. Nasıl fazla geldiyse yediğim, birden bir öğürme hissi belirdi. Otoparkın kenarına kuytu bir yer bulup fazla gelen çileği çıkarıp yola devam ettim. Hiçbir şey olmamış gibi. Arkama, sağıma soluma bakmadan hızlıca kaçtım ordan. 

Vak'a 2: Tuna bu aralar su altı canlılarına taktı. Resimlerinde hep balina, ahtapot, köpekbalığı vs vs. Kalamar ve ahtapot çizmeyi becremiyor. "Anne kalamar çizsene" dedi. Ben de başladım çizmeye. Tabi çene durmuyor o arada. "Anne köpekbalıkları kalamar yer mi? Kalamarlar ne yer? Sen kalamar sever misin?" derken derken burnuma inceden kalamar tava, vıcık vıcık yağ kokusu falan geldi. Kağıdı kalemi atıp banyoya zor koştum. Normalde bayılırım kalamara ama o an beynimin ortasına kızgın kalamar yağı döküldü sanki. Tabi benim tahliye sırasında Tuna'nın ahret soruları devam ediyor.
- N'oldu anne, miden mi bulandı?
- Evet oğlum, çıkar mısın dışarı artık (öğğğhhkk)
- Bebek mideni mi bulandırıyor?
- Evet. Çık artık
- Ben de karnındayken mideni bulandırdım mı?
- Evet. Yani hayır. Seninle alalası yok. Kişisel algılama. (Öğğğhhhk) Karnında bebek olan annelerin hep midesi bulanıyr.(Öğğhkk) Çıksana oğlum artık
- Anne kardeşim kız mı erkek mi? Nasıl girdi karnına?
- Belli değil daha. (Böğğğğkk) Tuna, çıksana oğlum yaaaa

Tuna şimdilik çok hevesli. Karnıma inanılmaz dikkatli yaklaşıyor. "Kardeşimi öpcem" diyip öpüyor ama zaman ne gösterir bilinmez tabi.

Karın demişken, Tuna'da neredeyse 20 haftalıkken çıkan göbeğim bu sefer 12 haftalıkken bile "aloo ben buradayım" diyor. Henüz 1 gr bile kilo almadım ama göbek pörtledi. Haliyle kıyafet bulmak şu an sıkıntı. Hamile kıyafeti giymek için çok erken. Tayt+uzun t-shirtleri zaten hep severdim ama kotlarımı giyememek üzücü. Siteye geçen haftalarda koyduğum çit-çit bel kopçalarını denedim hemen ve bayıldım! 
Sadece belim kalınlaştığı için tüm kotlarımın kapanmayan düğmelerini boylece kontrol etmeyi başardım. Gittiği yere kadar boyle kullanıp o kabus hamile pantolonlarından hiç almamayı hedefliyorum bakalım. Bu arada göbek kısmı bebek figurlu t-shirtlerden de nefret ettiğimi belirteyim :) Bu tür şirinlikler ilk hamilelikte olup bitiyor. İlkinde karnındaki canlıdan paso "bebiş", "minnoş" falan diye sözederken, 2.de "fetus" derken buluveriyor insan kendini.  


İlk doktor muayenemizde annem evdeydi ve Tuna'nın okuldan gelme saati yaklaşmıştı. Doktor karnımda aleti gezdirirken tek düşündğüm "inşallah annem zamanında aşağı inebilir" idi. Pek prezaantaabıl doktorrum "bu aleti yeni aldık, 500 bin dolar verdik ama tam 4 boyutlu gosteriyor. Bak ne guzel vs vs" derken "amaan hepsi birbirine benziyor anne karnındaki bebeklerin, çabuk olalım lutfen, oğlanın servisi geliyor" diyerek de bu durumu tescillemiş bulunuyorum.
Doktor demişken. Tuna'yı doğurtan doktorum hiçbir şartta sezaryen sonrası vajinal doğum yaptırmayacağını, bilmemkaç bin tane bebek doğurttuğunu, hiç ölü doğumu olmadığını, bu yaştan sonra mesleğini riske atamayacağını(!)  beyan edip kendisiyle vedalaşmamı sağladı. Zaten bu prezantaabıl hallerinden, klinikteki hemşirelerin afrasından, her seferinde bekletilmekten sıkılmıştım. İsabet oldu. Şimdi daha mütevazi, kendi eşi dahil pek çok anneyi SSVD (sezaryen sonrası vajinal doğum)  yaptırmış, tüm gün hastanede yanımda olacağını ben soylemeden deklare eden bir başka doktor buldum. Aramalarda isimleri çıkmasın diye iki doktorun da adını vermiyorum ama İzmir'de SSVD yaptıran doktor arayan varsa lütfen ya benimle irtibata geçsin ya da Facebook'taki SSVD grubuna katılsın.