26 Haziran 2013 Çarşamba

Gezi'nin Ardından

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" dercesine şaşırtıcı şeyler yaşadık son 1 ayda. Hiçbir şeyine eskisi gibi olmadığı/olmayacağı gün gibi aşikarken; memleket kaynayan bir kazanken başka bir şey yazmak istemedim. Zaten gece gündüz başka şey düşünemez haldeydik. Gezi olaylarına değinmeden yazmaya devam etmek de istemediğimden nadastaydı blog nicedir.
Zaten çok güzel tespitlerle dolu bir ton yazı okumuşken; hamile halimle değil meydanlara çıkmak PC başında haber izlemekten ve paylaşmaktan öteye gidememişken  iki satır karalamak haddim değil gibi gelse de yazmadan duramayacağım.
Olaylardan ben de çoğu insan gibi Sırrı Süreyya Önder'in, yıkıma gelen kepçelere "hoop hemşerim nerde yıkım izniniz?" diye sorup adamları geri göndermesiyle haberdar oldum. Polisin bu barışçıl/çevreci eylemcilere durduk yerde saldırmasıyla işler daha da büyüyünce, polis şiddeti arttıkça daha çok insanın sokağa dökülmesiyle kartopu misali çoğaldık. Yıllardır sosyal medyadan "yeter artık" çığlıkları atan profiller, ilk kez ete kemiğe bürünmüş sokağa çıkıyordu. Hem de en biraraya gelemez denen gruplar el el, kol kola yürüyordu.
Olayların gelişme ve sonuç kısımlarını zaten biliyorsunuz. Bilmiyorsanız da bu yazı bunu yeri değil. Benim asıl sıkıntım medyanın rolüyle ilgili olan kısımlar.
Kısa da olsa medya geçmişi olan eski bir çalışanım malum.
Toplumsal olaylar, haber merkezlerinde en titizlikle değerlendirilen gundem maddeleridir. Aşırı şiddet içeren görüntüler, toplumu daha da gaza getirmemek için tırpanlanır. (Bir dönem boğaz köprüsünde sıkça yaşanan intihar şovlar, bu haberleirn bültenlerde yayınlanmamasından sonra ciddi miktarda azalmıştır mesela)   Özellikle bir kesimi hedef alan saldırılar, o kesimin hassasiyetini de gözeterek kısmen sansüre uğrar. Fakat, azınlığı koruyormuş gibi görünse de medya bizim ülkemizde HER ZAMAN egemen güçten yanadır. 90larda orduya hık diyemezlerdi, şimdi hükümete diyemiyorlar.
Çoğu haber kanalı olayları basit bir eylem gibi görüp sadece saat başı bültenlerle verdi. CNN Turk, 2. ve 3. günkü yayınlarında onu bile yapmadı. Normal yayın akışına devam etti ve penguen belgeseli yayınladı. İşte sosyal medyada, ana akım medyaya en büyük tepki de o noktadan sonra gelmeye başladı.
Sosyal medyada herkes kendi medyasını ve okur/izleyici kitlesini oluşturabiliyor. Haliyle "şu an yanımdaki çocuk gözüne gaz mermisi yedi, kör oldu, yogun gaz altndayız" diye twit atarken ve bunu fotografla kanıtlarken TVde "olaylar kontrol altına alındı" diyen haber kanalları iyice itibar kaybetti. Bence olayların en büyük kazanımı da bu oldu. Zira yıllarca biz haberleri bu medyadan izledik.

90lı yılların Güneydoğu'sunu bu medyadan izledik. Faili mechullerin hepsini devlet düşmanı belledik.

Cezaevlerine Hayata Dönüş adında operasyon düzenleyip mahkumları yakıp "kendilerini yaktılar" diyen medyaya inandırırldık.

 Terörist sanılıp öldürülen 12 yaşındaki çocugun gerçekten terörist olduguna bu medya ikna etti bizi.

Uludere'de bombalanan 34 kişi için "ama zaten kaçakçıydı onlar, terore hizmet ediyorlar" dediler, katliamı meşru gosterdiler, inandırdılar.

Şimdi durum farklı. "Olan"la "yazılan"ın bambaşka olduğunu milyonlar gördü. Zira her şey kameraların dahi göremediği mecralarda değil şehrin en nezih semtlerinde, binlerce akıllı telefonun tanıklığında olup bitti. Yıllarca devlet/medya işbirliğinin yalanlarını yedi bu halk ama artık yemiyor. Hem de en apolitik, en etliye sütlüye karışmayan insanlar bunlar.

Şunu da belirtmekte fayda var. Bu hükümet ne öncekilerden daha vahşi ne de daha acımasız. Sadece biz aradaki farkı görecek haldeyiz. 90lı yıllarda bu ülkede kanın daniskası döküldü ve bir kısmında sosyal demokrat partiler koalisyon ortağı olarak da olsa hükümetteydi. Sivas katliamında Erdal İnönü; cezaevleri operasyonunda Ecevit iktidar ortağıydı örneğin. Bizimki gibi demokrasiyi içselleştirememiş ülkelerde devlet, yapısı gereği kendini korur ve her isyanı kanla bastırmaya odaklanır. Bizde de 100 yıldır olan bu. Ne eksik ne fazla. Bu hükümetin şanssızlığı sosyal medyada rezil olma ayrıcalığı yaşamak oldu, hepsi bu.

Gelelim sosyal medyadaki sıradan "anne"lerin tepkilerine. Bir "anne"yle takipleşirken sadece anneliğine odaklanıyorsun. Böyle olaylarda kimin ne olduğu; ne kadar vicdan/beyin sahibi olduğu ortaya çıkıyor. Olayları hiç umursamadan ürün reklamı yapanlar, "ay onlar da eyleme katılmasınlar şekerim"ciler, ölümüne Tayyipçiler, 1 ay boyunca tek satır yazmayıp kinle herkesi silenler, "biz de 28 Şubat'ta çok çektik, siz o zaman nerdeydiniz?"ciler, "Apo'yla görüşen Tayyip" diye kızanlar, başörtüsü takan her profile sataşan yobaz ulusalcılar, AKP tabanına her fırsatta makarnacı diye laf atan dangalaklar  ve daha nele neler....

Bu süreçte gerçekten en çok şaşırdığım "28 Şubat'ta nerdeydiniz?"ciler oldu. Ablacım sen 2 Temmuz '93te nerdeydin? O kadar geriye gidemem dersen, Hırant Dink sırtından vurulurken sesini çıkardın mı? Yoksa "zaten Ermeni'ydi" mi dedin? Daha yakına gel, Reyhanlı'da 50den fazla insan neden öldü düşündün mü? Yoksa sana söylenen yalana mı inandın en kolayından?

Birisi "ben asıl 10 yıldır özgürüm" yazmıştı hiç unutmuyorum. Yurdun kuzeyindeki ağaçların yarısı baraj ve HES yapımı için yok olacak, köylü kendi suyunu kullanamayacak, ben çocuğumu verecek devlet okulu bulamıyorum, sağlık çalışanları pek çok açıdan sıkıntı çekiyor, yüzlerce öğrenci, gazeteci basit suçlardan hapislerde yatıyor ama ablam "artık özgür"
Bu mudur özgürlük anlayışınız? Sadece artık daha rahat başörtüsü takınca özgür mü oluyorsunuz gerçekten?
Gerçek hayatta artık kimse kimseye başortusu takıyor/takmıyor diye bakmıyor. Başörtüsü artık sadece siyasilerin dilinde bir mazlum edebiyatı malzemesi.
Ben İzmir'de yaşıyorum. Başortusu konusunda en tepkili parti olan CHP'nin kalesinde. Burada BİLE kimse kimseye böcek gibi bakmıyor. Korkunuzu anlıyorum. "Ya AKP gider ve biz yine eskisi gibi başımızı açmak zorunda kalırsak" diye endişelisiniz. Eğitim hakkınızın elinizden alındığı için kinlisiniz, onu da anlıyorum ve tamamen haklısınız ama lutfen siz de bizi anlayın.
Lütfen.....